Tesadüfen gazeteci

19 Mayıs 2017 Cuma  |  KÖŞE YAZILARI

27 yıllık bir medya gülü ve bülbülü olarak üşenmedim. Sizler için inişli çıkışlı, dikenli yokuşlu, düğünlü cenazeli, savaşlı zurnalı, çiçekli böcekli anılarımı derlemeye karar verdim. 90'lı yıllardan başlayacak hikayemiz. Ve müsterih olun, Arabın yalellisi gibi uzayıp giden pembe dizileri aratmayacak. Belki bir zengin Maria, fakir bir Jose olmayacak başrolde. Ama tanıdığınız gazeteciler, siyasetçiler, sanatçılar, önemli olaylar, maceralı yolculuklar, savaşlar ve dedikodular tek tek ip gibi dizilecek gözünüzün önünde. Yeterince uyardım. Başlıyorum öyleyse.

1. Bölüm 

Nasıl tesadüfen gazeteci oldum?

O gün laf olsun diye öylesine okula gitmeseydin, tam o saniye kantine ya da tuvalete uğramak yerine 2. katın koridorundan geçmeseydin, hocana rastlamayacaktın.

Hocan seni kolundan çekip, sırtından itip içinde sadece Yeni Asır gazetesinin genel müdürü Aydın Bilgin'in olduğu boş sınıfa zorla sokup, arkandan kapıyı kapatmasa, bambaşka sularda akıp, bambaşka bir insan olup, bambaşka bir hayat sürecektin.

Ne gazeteci olacaktın, ne de ilerleyen yıllarda televizyoncu.

Zerre niyetin yoktu. 

Aklın fikrin gezmekteydi senin. Sen içmediğin halde arkadaşların sigaralarını tellendire, tüttüre Alsancak'taki küçücük odanın badanasını, üfledikleri dumanla yavaş yavaş sarartıp çene çalarken, aklını bir türlü anlattıklarına veremez, dinliyormuş gibi mal mal sırıtır, bakışlarını boş tavana devirir, hayaller kurardın.

Ah derdin kendi kendine şimdi tam da şu an kim bilir neler oluyordur Yeni Delhi, Tıkrit ya da Paris'te. Yaş gereği hayat arsızının tekiydin.

Kendinden yüz binlerce karbon kopya çıkarmak, onları aynı anda dünyanın dört bir yanına salmak, dün izlediğin kovboy filmindeki kanyonlarda at koşturmak, Fas çöllerinde höpürdeterek naneli çay içmek isterdin. Otel resepsiyonlarının arkasında asılı New York, Paris, Londra, Tokyo'daki zamanları gösteren saatleri bile sanki seni yutup o şehirlere ışınlayacakmış gibi bir ayrı severdin. Öküz - tren misali, hipnotize ederlerdi seni.

Sırf bol bol gezesin diye turist rehberi bröveni yeni almıştın. Bir aylık eğitim amaçlı Türkiye turunu bitirmiş hatta İskandinav ülkelerinden gelen grupları Efes'te, Pamukkale'de gezdirmeye başlamıştın. Niyetin iş-rehberlik bahanesiyle Türkiye'yi sonra da bütün dünyayı bir an önce yalayıp yutmaktı.

O gün koridorda ayak diresen de, hocam almayayım ben, gazetecilik boğazıma takılır, midemi deler, rehber oldum, rehber kalacağım, dünya kazan ben kepçe olacağım desen de kader kaderdi işte.

Hocan ortalıkta tek bir Allah'ın kulu öğrenciyi bulamamanın mahcubiyeti içinde itti seni boş sınıfın içine. Kendini hayatının ilk iş mülakatında buldun. Karşında oturan, ayağının tozuyla Londra'dan yeni gelmiş, lord gibi mesafeli, saçının tek bir teli yamuk yapmayan jilet gibi şık ve intizamlı adama, her bir saç telin farklı bir şarkı tutturmuşken hazırlıksız yakalandın. Palas pandıras. Adam yabancı dil bilen yeni kan gazeteciler arıyordu, sana hiç alışık olmadığın acayip sorular sordu.

O taş çatlasın 15 dakikalık görüşmede, hızlı bir makas hareketiyle bir raydan diğer raya zıpladın. Bir geleceği dinamitle patlatıp, başka bir geleceğe sıçradın. Ve şuursuzca yaptığın bu hayati hareketin o an farkına bile varmadın.

Tamam okuduğun okul zaten ziraat değil iletişim fakültesiydi. Bu okuldan eczacı çıkmayacağın da kesindi. 

Gel gör ki, üniversite sınavında bile 17 tercihli günlerdi. Sıralardın birbirinden alakasız meslekleri alt alta. TOTO, LOTO oynar gibi gözün kapalı sallaya sallaya. Hangi bölümün tutacağı bilinmez, dünyanın en iyi falcısı bile senin ileride fizikçi mi yoksa baterist mi olacağını kestiremezdi.

Ordinaryüs profesör de olabilirdin, evinizdeki baltaya kırık bir sap da. Aralarındaki fark ufuk çizgisinden inceydi. Gelecek dediğin şey, şaşkın ve cılız bir kuş tüyünden ibaretti. Püf diye püflerdin onu, işveli bir kadın misali sağa sola kıvırta çalkalaya, çıkardı meçhule doğru yolculuğa. Sonunda nereye konup dinleneceğini kimse kestiremezdi.

Dolayısıyla o 17 tercihi bile kendin tercih etmezdin. Bir kere sürüler halindeki insanlar seni rahat bırakmazdı. Bak hatırla, senden dört yaş büyük teyzenin kızı Melda tam da tercihlerini alt alta yazarken evlerinin zili çalmış, patlıcan oturtma pişirmeye hazırlanan yan komşu Binnur abla evde kalmadığını fark ettiği için tek bir soğan istemek üzere, o zamanların modası, parlak pullar işlenmiş kırmızı kadife eşofmanıyla, açılan kapıdan içeri dalmıştı. .

Soğanı alıp tam da çıkacakken duraksamış, Melda'nın tercih yapmakta olduğunu göz ucuyla görüp anlamış, patlıcan oturtma hedefinden derhal çark edip ona, kız bak bunlar da doktorlar gibi beyaz önlük giyiyorlar, beyaz da mavi gözlerine çok yakışır diye ısrarla mikrobiyoloji yazdırmıştı.

Melda da sırf hadi Binnur ablamıza ayıp olmasın şunun şurasında kaç zamandır karşı komşu ablamız deyip, o güne kadar adını sanını duymadığı mikrobiyolojinin kod numarasını, piyanist şantörden istekte bulunmak için peçeteye alelacele şarkı adı karalayan sadık bir dinleyici edasıyla yazmıştı. Hem de Binnur ablasına biraz jest biraz da şov olsun diye bol keseden davranıp mikrobiyolojiyi listeye 3. sıradan sokmuştu. Torpilli.

Halbuki mikrobiyolojinin adını daha 2 gün önce başka bir komşuya kahve içmeye gittiğinde oraya ziyarete gelmiş uzak bir akrabadan ilk kez duyan ve havalı bulan Binnur ablanın soğanı bitmese ağzı muhteşem laf yapan, okul ve mahalle münazaralarında karşı takımın çocuklarını zırıl zırıl titretip ağlatan, en absürt tezi bile savunsa tartışmalardan hep taçlandırılarak kraliçe sıfatıyla galip ayrılan Melda, belki de avukat olacak, ileriki hayatlarınızda sizin adınıza girdiği iş davalarını çatır çatır kazanacak, hepinizi tazminatlarla refaha kavuşturacak, erken emekli edecek, sonra da siyasete atılıp seçim meydanlarını inim inim inletecek, kitleleri deliler gibi peşinden sürükleyecekti.

Fakat o günkü Melda eliyle koymuş gibi 3. sırayı şak diye tutturdu ve gelecekteki Melda mikrobiyolog oldu. Hatta lejyonella hastalığına yol açan legionella pneumophila adı verilen bakteriye de sempati derecesini aşan özel bir ilgi duydu. Rakı sofralarında bile 2. kadehten sonra sık sık kendini tutamayıp, yakışıklı İtalyan bir sevgiliyi anlatırmış gibi ballandıra ballandıra bu bakteriyi anlattı. Üniversite sınavından üç ay sonra kocasının tayini Burdur'a çıkan Binnur ablayı da, neden mikrobiyoloji yazdığını da ömrü billah unuttu. Binnur Abla zaten soğanı alıp o evden çıktığı anda Melda ve mikrobiyoloji ikilisini hafızasından ilelebet uçurmuştu. 

Yani canım benim sen de doğuştan gazeteci değilsin, tesadüflerin eserisin. Gazeteci olayım diye de asla yanıp tutuşmadın. Bunu hepimiz biliyoruz. 

Liseden sonra allem ettin kallem ettin, üç itin arasında biricik kızınım, bak bu elimde görmüş olduğun benzinle kendimi yakarım diyerek babanı güzellikle ikna edip İngiltere'ye gittin. Orada, 17-18 yaşının verdiği süt almak için bir koşu Mars'a gidip dönebilecek bitmez tükenmez enerji ve hırsla 6 ay içinde hem okula gittin, hem çocuk bakıp para kazandın, hem de mülakatlardan çıkıp, yazılılara girip, aslında orada zorunlu olan 2 yıllık A Level'ı bile atlayıp, kendini Canterbury'deki Kent Üniversitesi'ne kabul ettirdin. Bıraksalar üstüne Everest'i delip, deldiğinden delikten tek hamleyle Büyük Okyanusu çekip çıkarır, hop öteki tarafa Atlas Okyanusu'nun yerine geçirirdin. 

Eylülde politika okumak üzere üniversiteye başlayacak olmanın rahatlığıyla, daha yeni Londra'da George Michael'ın Faith konserine gitmiş olmanın haklı gururuyla, artık pantolonlarla sığamamana neden olan sana yeni katılmış ve bir süre de ısrarla eşlik edecek kovalasan-gitmez 12 kilonla, tombul bir tavus kuşu gibi salına salına Türkiye'deki üniversite sınavından bir gece önce İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na indin.

İşte buyur bak, karşında 7 sülalen! Çiçekler ve ürkek bakışlarla seni bekliyorlar. Yengenin amca kızından başla saymaya, çık babandan.

Uzaya ilk gönderilen köpek Laika'ymışsın ve insanlığı kurtaracak görevini başarıyla tamamlayıp dönmüşsün gibi konvoy konvoy arabalar, dolu dolu gözlerle karşılamaya gelmişler seni.

80'lerde böyle bir karşılama normaldi canımın içi. Almanya dışında yurtdışında herhangi bir yere gitmek başka bir galaksiye gitmek gibiydi.

Havaalanları NASA gibi gizemli Bo Derek kadar çekiciydi. Bu yüzden aile bireyleri birbirlerini yaz, kış, çamur demeden sevgiyle uğurlayıp, gocunmadan karşılardı. Üstelik bunu görevden ziyade bir panayır eğlencesiymiş gibi yaparlardı.

İnsanların kafalarını karabataklar gibi cep telefonlarına gömüp bir daha da kaldırmayacağı, birbirlerinin canlı suratlarına bakmaya tenezzül etmeyeceği yıllar henüz çok uzaklardaydı. E ne yapsındı o zaman insanlar? Sıkıntıdan patlasın mıydı? Onlar da etraflarındaki insanlarla oyalanır, ilişkilere mecburen emek harcardı. Mesela postanelere gider, postanelerden gelirdin. Oralardaki kuyruklarda beklerken şekerin düşer, bayılmanın eşiğine gelir, kendinden geçerdin. Yalayıp zarfa yapıştırdığın pulları biriktirir, lalettayn birinden lalettayn bir cevap alacağım diye haftalarca postacının yolunu gözlerdin.

Halbuki babasının esnediği, annesinin gözüne kalem çektiği esnada, çocuklar Tazmanya'ya gidip dönüyor günümüzde. Karşılamayı bırak, gittiklerinden bazen haberleri bile olmuyor.

Havaalanından eve dönüş yolunda tombul tombul kollarına bakarken ve yuh amma da şişmanlamış olduğunu düşünürken annen, gitme sakın bir daha o İngilterelere, özlüyoruz seni, yarın şu sınava gir de, hep dizimize dibimize yakın ol dedi sana.

Halbuki sen babacıydın. Göz kırptı sana dikiz aynasından baban. Bilmukabele idare edelim şu kadını dedin sen de hiç konuşmadan sırıtarak ona aynadan. Sanki Amerikan filmlerindeki babalar ve çocukları gibiydiniz.

O gece ne yaptılar ne ettiler, sülalece seni sınava girmen için ikna ettiler. 17 tercihini tabii ki sen değil, kuzenin Banu yaptı.

Herkes gibi yaşamaktaydın sen de tesadüflerle dolu tesadüfi hayatı.

Tebrikler Ege Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema'yı kazandınız dedi sana gazete. Sonuçların açıklandığı gün.

Televizyonumuz bozuldu yetiş, tamir et ve kurtar bizi diye kikirdeyerek ev telefonundan gün boyu arka arkaya aradı arkadaşların. 

Sırf sen değil, onlar da muhtemelen ilk kez duyuyordu bu bölümün adını.

Ne yaptılar ne ettiler, serseme çevirdiler, paketleyip oturttular seni. İngiltere'ye gitmeyip, İzmir'de kaldın. Ah ama olsun yine de umutlarının kamyonlardan taştığı yaşlardaydın.

80'lerin sonlarında Stan Smith, Converse, giyerdiniz. Saçlarınızı Cher gibi kat kat keser vatkalı tişörtler severdiniz. Fil Pizza'dan hot dog alır, Doy Doy'da kızarmış patates yerdiniz. 

3. sınıfa başladığın sene 1990 yılına gelmiştiniz. 

O sırada Turgut Özal cumhurbaşkanı, Yıldırım Akbulut başbakandı. Teybinde REM'den Loosing My Religion çalardı. O yıl içinde Türkiye'nin ilk özel kanalı İnterstar açılacak, Çetin Emeç öldürülecek, Irak Kuveyt'i işgal edecek, insanlar çekirdek çıtlatıp savaşı canlı canlı izlemeyi CNN yayınlarını veren TRT üzerinden öğrenecek, Melda, Banu ve Ali'nin annesi, hayatta kendine idol belirleyip taptığın biricik Ayşe teyzen intihar edecekti.

Daha bunların olacağından haberin yoktu.

Yokken, hocan seni çağırdı. Müjdeler olsun müjdeler dedi.

Yeni Asır'a kabul edilen 6 öğrenci arasındasın. Bravo ve tebrikler. İş bulamazken öyle kolay kolay dört bir yanda gazeteciler, sen hemen üstelik daha öğrenciyken yarın işe başlayacaksın. Aman da aman ne şanslısın. Çat çat çat, pat pat pat havai fişikler patlasın!

Kös kös baktın hocana. İçinden. Kös kös bakışını kös kös bakarak geri yolladı sana hocan. İçinden.

Hay hay dedin ne kadar da sevindim bir bilseniz, gözlerini yana devirerek dışından. Yaaa ben de tahmin ettim zaten dedi hocan gözlerini tam da diğer yöne yuvarlayarak dışından.

Yarın oraya giden beter olsun, eşekler yedi düvelde kovalasın dedin içinden. Yarın oraya gitmezsen bu okulu sana dar ederim, tavuk gibi boğazlarım seni dedi hocan içinden.  

Sabahın köründe hafif bir kalp sızısıyla uyandın.

Trik trok, trik trok diyordu kalbin. Kızarmış ekmek kokusunu duydu burnun. Kulağın ocaktaki çayın fokurtusunu.

Annen her zamanki gibi gün doğmadan ahaliden önce uyanmış kahvaltıyı hazırlamıştı. 

Dur dedin ya! Ben şu Yeni Asır'a bir gideyim de bakayım. Hem şu hocama da ayıp olmasın, bir de bana takmasın. Ne olacak canım en kötü ihtimalle yarın, uymadı bana deyip hayatımın ilk istifasını basarım. 

Yataktan isteksizce kalktın. Yerlerde atılı duran yün el örgüsü kazağını, kot pantolonunu hızlıca giyip mutfağa ışınlandın.

Ah keşke bir daha asla geri dönülemeyecek sahneler derin dondurucularda saklanabilseler! İşte annenle baban ellerinde bulmacalar, kahvaltı sofrasında ne de güzel oturmuşlar. Bu onların gün içindeki en uyumlu en muhabbette olduğu, çocuklar uyanmasın diye kulaktan kulağa fısıl fısıl fısıldaştığı en huzurlu anları.

Senin için o sırada sıradan bir sahne. 

Sanki böyle anlar yüzyıllar boyunca hep aynı kalırlar. Zamanla 4 çocuk büyüyüp 4 bir yana çil yavrusu gibi saçılıp dağılmaz, eşyalar atılıp satılmaz, evlerden taşınılmaz, evler yıkılıp yenileri yapılmaz, anneler yaşlanmaz, babalar ölmezmiş gibi. 

Bir lokma ekmek koparıp masadaki zeyt ve zahtara bandırdın. Annenle babanı peynirle zeytin gibi, sonsuza dek o sofrada bulacakmış gibi. 

"Günaydın" dedin.

"Günaydın" dediler.

Sen bendim. Ben de sen.

Sen benim yanaklarımda papatyaların açtığı 20'li yaşlarımın başıydın.

Ve omzunda hiç sulamadan yaşattığın kendinden hayatlı çiçeklerle, peşinde dolaşan kelebeklerle gazeteye gitmek üzere kapıdan telaşla çıktın.

Karabiber ağaçlarıyla dolu 1487'inci sokakta hızla uzaklaşıp kayboldun. 

Aslında başlar başlamaz istifa etmek üzere gazeteye değil, bir hayatlık meçhule...

Kendi ayaklarınla. İradenle. 

Saf, saf.

Bundan sonrasında yaşayacaklarını öncü bir rüyada görsen inanmazdın.

Sonrasında seni artık ben bile durduramazdım.