'Hoş geldin Yeni Asır'a'

29 Mayıs 2017 Pazartesi  |  KÖŞE YAZILARI

1. Bölümün özeti: Keşke üşenmesen de 1'inci bölümü okuyup gelsen. Ya da ne diyeyim sana? Üşeniyorsan direk 2. Bölüm'den başla. Ayıp olmaz bana.

2. BÖLÜM

Asansörün kapısı tam kapanacakken kendimi kıl payı içeri atıyorum. Kan, ter içinde nefes nefese ve işte Yeni Asır'ın hiyerarşide Aydın Bilgin'den sonraki en büyük yöneticisi Hamdi Türkmen burnumun taş çatlasın bir karış ötesinde.

"Gündaydın Hamdi Abi... " horon gibi titrek, kırlangıç gibi ürkek sesim.

"Günaydın..." bıçak gibi keskin, cam gibi net sesi.

Gazeteye başlayalı daha belki 5, belki 6 ay olmuş. Haliyle ast-üst ilişkilerinde elimi kolumu ne yapayım, yere mi göğe mi bakayım, selam mı vereyim görmezden mi gelmeliyim, mümkünse şu yönetici takımıyla hiç mi hiç karşılaşmayayım kıvamında pek çekingen, en çömez dönemlerimdeyim.  

Halbuki bak, çıkacaktım merdivenlerden epi topu bu 2 katı. Gençliğime yazık. Sırf asansörü seçtim diye, hem de bu defa Hamdi Türkmen'e yakalandım. Bu kaçıncı haber toplantısına geç kalışım. Cık, cık.

Kız, diyor Hamdi Türkmen, Filistinli değil miydin sen? Asansörümüz zemin ila 1. kat arasında hantal hantal seyrederken. Pattadanak.

Bu soruya her cevap verişimde kendimi zihnimde bıçakla ortadan keserim. Bir tarafımın elma, diğer tarafımın armut olduğunu hayal ederim.

Çekirdeklerim ortadan kesilmiş.

Evet diyorum. Babamdan dolayı yani yarı yarıya. Yani yüzde ell...

- E o zaman Arafat'la röportaj yapsana. 

Hoppala! Tam da 2. katta. Asansörün sarsıla sarsıla, gacur gucur durduğu tam da ineceğim anda. 

Sanki dalga geçiyor ama... Böyle bir laf mı olur ya?

Hamdi Abi'nin gidilecek daha bir katı var. Ama sen de tam da böyle bir cümlenin ertesinde, nasıl da asansörden karışabilirsin meçhule, şu fani haber merkezinde?

Çıkıyorum asansörden ve kapanmakta olan kapısından içeri, salıyorum son nefesimi. Sanki can çekişen, cinayeti kimin işlediğini söyleyecek tek cümlelik nefesi ve hırsı kalmış olan zavallı maktul gibi.

EĞER diyorum HAMDİ ABİ! gözlerimi kısa kısa, kollarımı doğu ve batının en uçlarında sallaya sallaya. RANDEVU ALIRSAM GERÇEKTEN YOLLAYACAK MISINIZ BENİ? ARAFAT'A! ACABA SÖZ VEREBİLİR MİSİNİZ BANA? Bağıra, bağıra. Annesine, haylaz çoçukların topunu nasıl bıçakla patlattıklarını detaylarıyla ağlaya ağlaya şikayet eden ve az sonra kendisi de tıpkı topu gibi sinirinden patlayacak olan yumurcağın titrek ses tonunda.  

Gülümsüyor. Muhtemelen beni kafaya alıyor. Tabii, tabii sen al randev... Tronk. Ağır kapı kapanıyor. Asansörün ışıkları yukarı doğru süzülüyor.

Ben olduğum yerde donmuş ve gözlerimi giden asansöre kilitlemişken, ayların en hovarda, şıpsevdi ve çiçeklisi olan Nisan o sırada 1992'de. Oh tarlalar, filizlenmiş. Keyfi yerinde. Ve uğurlu gelmiş yedi canlı, dört bir yanı çelik kaplı, kurşun geçirmez FKÖ liderine. O ne suikastlerden suikastler mi beğenmedi, kadın kılığında kara çarşaflar giyip, ülkelerden ülkelere firarlar mı etmedi. Her defasında küçük parmağının tırnağını bile incitmedi. Patlayan bombaların arasından hacı yatmaz gibi ayağa kalkıp üstünü silkeleyip, işine gücüne devam etti. Bir değil, bütün James Bond'lar birleşseler, senin hayatın mı yoksa benimki mi daha maceralı acaba adlı bilek güreşi oyununa girişseler, Arafat'ı yenemezler. O denli. 
Daha dün gece şöyle söyledi spiker TRT'de, eğer anlatırsam kendi cümlelerimle:

"Pek sevgili izleyiciler, bir süredir kendisinden haber alınamayan ve kum fırtınasının sarıp sarmaladığı uçağı Libya çöllerine çakılan Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat'a ulaşıldı. 2 pilot ve 1 mühendisin hayatını kaybettiği kazadan Arafat, hafif yaralarla kurtuldu..."

Bir sonraki de konuşan kedi ya da bale yapan köpek haberi değil üstelik. Daha o yıllara gelmemişiz, bültenlerimizi henüz sulandırıp, pullandırmamışız, allayıp, pudralamamışız düşün.

Haydi bakalım, bul sen şu üç günlük stajyerden hallice bir çömez muhabir halinle bütün dünyanın bulamadığı Arafat'ı da röportaj yap! Düşüncesi bile buz kalıplarına sokup dondurur beni. Normalde. Çözülmek üzere 300 yıl sonrasının dünyasına ışınlar. O derece şok edici. Ama böyle bir normal olabilir mi?

Sudan çıkmış bir balık gibi hem geç kalmış olmanın ezikliği hem de Arafat şokunun sersemliğiyle (şaka mıydı ciddi mi?) telaşla giriyorum Haber Merkezi'ne.

Haber Müdürü Yücel Arı tek tek soruyor herkese:

- Sende ne var?

Ne olsun abi, işte iyilik sağlık diyesim var her seferinde. Ama onun kastettiği şey, haber önerini görelim güzel kardeşim. 

Birkaç ay önce gazetedeki o ilk günüm, hayatımın ilk haber toplantısında da tir tir titremiştim, sonsuza dek hep ve her seferinde titreyeceğimi bilmeyerek. Yerin 6 bin fersah dibine ilelebet girmek, görünmezlik hapı yutmak istemiştim. Yücel Arı yine "Sende ne var?" diye sorarken herkese tek tek. 

Bir kere haberi nereden bulacağım da önereceğim? Kafam almıyor bir türlü. Sanıyorum ki haber dediğin, sen yolda avare avare yürürken gökten papuçlarının dibine düşecek olan bir uçak.

Senin her daim boynunda hazır duran, film rulosu mütemadiyen harcanmamış makinenle, şak şak şak diye hemen oracıkta fotoğraflarını çekivereceğin, ertesi gün yaldızlı fırıldak puntolarla, al işte muhabirimiz oradaydı şeklinde gazetenin baş köşesinde boy göstereceğin...

Ama olur mu öyle şey yahu? Yok almayayım, istemem, yüce gönüllüyüm ben diyorum, buz gibi sular serperek o dağlardan dağlar beğen yüce gönlüme. Bir haber önereceğim diye de koskoca uçaklar düşmesin. Ölmesin masum insanlar! En iyisi ben yine toplantıda "benden pas, en iyisi mi biz yine beni geçelim" diyeyim. Sırıtarak ama gerçekte içim kan ağlayarak.

Toplantıdaki muhabirlerin yüzlerini tek tek incelediğinde her biri senin gibi kurdeşen dökmekte sanırsın. İdam sehpasına da yollasan, ağızlarından tek bir öneriyi söküp alamayacağını... Halbuki onlar ne poker suratlılar. Sıra kendilerine geldiğinde hiç duraksamadan bülbül gibi şakımaktalar. Hatta 1 değil, peşpeşe öneri üstüne öneri sunmaktalar.

Onlar cömertçe saçtıkça ve sıra sana doğru yaklaştıkça içinden içine doğru okuduğun duaların, dışına salgıladığın soğuk terlerin hızını arttırırsın. Vitesi kömürle çalışan puf puf trenden Japon'un fişek gibi hızlısına geçirirsin. Yarabbim yarabbim dersin, şu yer, artık bir an önce yarılsın, yarılsın da beni içine alsın. Bir kez daha pas demek zorunda kalmayayım.

Kimler kimler var toplantıda bir bilsen. Sana sırf ekonomi muhabirlerini saysam şaşarsın. Günümüzde bile sırf üçüyle THE ECONOMIST dergisi çıkarırsın. İncecik fiziğiyle, tıkır tıkır topuklularıyla gazetede rüzgar gibi esen, kırmızı ojeli uzun tırnaklarıyla klavyeyi şıkır şıkır gürleten Filiiiiiz Çiçeeeeeek, Sadece gazetecilik değil biz çömezlerin dertlerini dinleyen, gülüşü içimize işleyen, bir kadının mutlaka iyi nemlendiriciler kullanması gerektiğini öğreten Eseeeeen Evraaaan. Ve ah Aytaç (Sefiloğlu) Abla. Maalesef genç yaşta çekip gitti, çok kalmadı bu dünyada.

O yıllarda gazetede stajyer bir muhabir olmak, Çin'de oyuncak fabrikasında çalıştırılan bir çocuk işçi olmak kadar acıklı ve meşakkatli bir süreçti.

Abartmıyorum inan. Sen gazeteci olacağım diye yırtınırken, ciğerini paralarken alırlar seni, yüzüne bile bakmazlar, 5 kuruşsuz tepe tepe kullanıp, ilk temizlikte de en yakın çöplüğe fırlatırlardı. Yani yaşadığımdan değil, fakültemizin koridorlarında bir perili köşk efsanesi, bir Kemalettin Tuğcu hikayesi gibi dolaşırdı böyle söylentiler. Bak filanca İstanbul'daki bir gazeteye gitmiş... Fısır fısır... Çektiği eziyetlerden ince bir hastalığı yakalanıp annesini kahretmiş... Fısır fısır.

Halbuki biz Aydın Bilgin tarafından seçilmiş 6 muhabir (Handan Çeliker, Saime Balkır, Turan Gültekin, Coşkun Keskingözler, Fatih Yüzbaşıoğlu) öyle bir debdebe ve şaşaayla karşılandık ki, biz bile sapıttık. Sanırsın birimiz New York Times'tan diğerimiz Guardian'dan milyon dolara buraya transferle gelmişiz. 

İlk hafta gazetedeki deneyimliler bize gösterilen ihtimamı ağızları açık şaşkınlık içinde izlediler. Bir yandan da deney fareleriymişiz gibi olup bitenlere şaşıp, kıs kıs güldüler. 

İlk hafta bulduğumuz her fırsatta, yapışık altızlar gibi dolaşmaya çalışsak da, ayırdılar bizi sık sık.

Daha ilk gün sigortamız yapıldı. Bir öğrenci için hiç de fena olmayan maaşımız açıklandı. Ellerimize gittiğimiz haberlerde not alalım diye kapağına kendi adlarımızın yazılı olduğu özel bastırılmış ciltli defterler tutuşturuldu.

Bizim için toplantılar, oryantasyonlar, departman müdürleriyle tanıştırmalar, neler neler düzenlendi.

Önceden yapılmış programa göre ilk hafta her birimiz deneyimli bir muhabirle habere çıktık. Bana ilk gün magazin muhabiri Yusuf Çınar denk geldi. Yürü dedi havaalanına, niye gittiğimiz konusunda sır vermeden bana. Özel uçakların inip kalktığı yerde buldum kendimi. Bir adam, özel uçağın içinden o zamanlar için bile geçkin, eski sayılabilecek bir steyşın arabaya sanki tepsi içinde eşyalar taşıyor. Çabuk dedi Yusuf abi, git konuş Mustafa Koç'la. Aaaa adam demek Mustafa Koç'muş, hani nerede şoför, papyonlu uşaklar, kristal bardaklar diye düşünürken ve tam da yanımdan geçerken ne diyeceğim, neyi nasıl soracağım ya sabır bilemezken "Şey kolay gelsin size..." kelimeleri döküldü bir vantrolog gibi midemden. "Sağolun" derken Mustafa Koç, şakur şukur arka arkaya denklanşöre bastı Yusuf Abi. 

Sonra da bana tamamdır gidelim dedi. Bu kadarcık mıydı yani? Zaten bak Mustafa Koç, o eski püskü arabanın direksiyonuna geçip, yüklediği eşyalarla gitti bile. Leb-i derya zenginlik içinde, sazsız, pırlantasız, uşaksız. Tek başına.

Ertesi gün gazetede gazeteyi elime aldığımda yerli yersiz kahkaha kaçırmamak için kendimi zor tuttum. Dudaklarımı ısırdım. Bak işte, birinci sayfanın sağ tarafındaki koca fotoğrafta Mustafa Koç'la aynı karedeydim. Sanırsın saatlerce kıran kırana, terleten, soyup soğana çeviren bir röportaj yapmışım. 

"Caroline Giraud ve Mustafa Koç'un nişan öncesi hazırlıklarında sadece Yeni Asır oradaydı" minvalinde birşeyler yazıyor fotoğrafın altında.

Matrak bir meslek bu gazetecilik, sanırım ben bu işi seveceğim diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Ah daha neler neler oldu gazetedeki o ilk haftalarımız, aylarımızda. Mesela Saime'yle, dünyada "Lady in Red" şarkısıyla patlamış ve İzmir'e gelmiş Chris de Burgh'le röportaja bile gittik. Bak fotoğraf burada işte. Gülüşümüzden belli ki kendimiz bile inanamıyoruz, içimize içimize gülüyoruz, Chris de Burgh'un fotoğraf çekilirken omuzuma asker arkadaşıymışım gibi elini koymasına, yaşamakta olduğumuz Forest Gump'tan daha Forest Gump koşuşturmalarımıza, Forest Gump filmi bile çekilmemişken henüz o yıllarda. Ellerimizde bizim için hazırlanmış, adlarımızın yazılı olduğu o lacivert ciltli defterlerle.

Koşuyoruz son hız, çok bilinmeyenli denklemin içinde. İzmir'i Karşıyaka ve Alsancak'tan ibaret sanırken arka mahallelerle, fakirliklerle, hiç ummadığımız zenginliklerle, kan ve gözyaşlarıyla tanışıyoruz. Eve benzemeyen evlere girip, sokağa benzemeyen sokaklarda yürüyoruz. Şık bir davetten gecekonduya ışınlanıyoruz. Koca koca milletvekilleri, koca koca başkanlar, iş adamları saygıyla selamlıyor bizi, bana göre biz hayatın dalgasında olan, yarın okuldaki sınavda kopya çekmeyi planlayan 3 günlük tipleri. Sırf gazeteciyiz diye. Evet evet yemin ederim sizlere, gazetecilik epey hürmet görür bir meslekti o senelerde.  Özal iniyor havaalanına, ameliyat olduğu için bir şalvar giymiş koş onu izle, Turizm Bakanı Fikri Sağlar tüm gün Kuşadası'nı gezecek. Git onu dinle...

Okula sadece sınavlardan sınavlara uğruyoruz. Haberden geliyoruz. Habere gidiyoruz. Evlerimizde hiç görmediğimiz, bilgisayarları kapışıyoruz.

Çektiğimiz fotoğrafların banyosunu karanlık odanın içinde beklerken güm güm gümleyen kalbimizi elimize alıp, nefesimizi tutarak sonucu merak ediyoruz. 

Film koymayı unutmuşsun! diyor karanlık odacı. Bazen şaka. Bazen de gerçek.

Gerçek çıktığında, hemen şuracıkta ölüverseydim de bu cümleyi duymasaydım diyoruz. O kadar dünyamızın sonu geliyor.

Hayat arsızın tekiydin. Al işte gazetecilik küreklerle besliyor seni.

Faklı alanlarda bir sürü habere gittikten sonra, çektiler bizi tek tek kenara ve hangi alanda uzmanlaşmak istediğimizi sordular kibarca. 

Eğer bu memleketin herhangi bir köşesinde herhangi bir zamanda gazetecilik yaptıysan şaka gibi geldi sana, itilip kakılmak yerine bize prensesler ve prensler gibi yapılan muamele ve sorulan bu son soru. Biliyorum merak etme, anlıyorum seni. Tüm bunlar Londra tozu yutmuş Aydın Bilgin'in gazetecilik kültürüne getirmeye çalıştığı yeniliklerdi. Ve ne güzel ki bize denk geldi. 

Aman epi topu yerel bir gazete canım işte ne olacak diye de sakın küçümse. 1895'te Dinç Bilgin'in ailesi tarafından kurulmuş, satış rakamları 100 binleri bulmuş, yaptığı her haberi olay olan, içinden İstanbul ve Ankara piyasalarına ne gazeteciler yollayan, Sabah gazetesini doğuran, acayip reklam alan bir gazeteden bahsediyoruz. Gerçekten gazete gibi bir gazeteden.

Neyse Fatih ve ben "politika" muhabiri olmayı seçtik. Hey hey hey.

Akşam eve gittiğimde havamı görmeliydiniz.

Politika muhabiri oldum ben dedim 2.80 havalarda uça uça girerken salona. Gözlerimi de süzdüm. Bir yandan öteki yana.

Abim Adil göbeğimin kenarının politika muhabiri dermiş gibi  ters ters baktı bana.

Annem yine odamı toplamamışım, kıyafetlerimi yerlere saçmışım, kirliyi temizi ayırmamışım diye fırçaladı.

Babam çekil şu televizyonun önünden ve buz gibi bir bira getir bana buzdolabından dedi. Ki bu onun en fazla kullandığı cümlesiydi.

Allah cezanı versin tişörtümü sen giymişsin çabuk çıkar diye bağırdı Cem. Bütün gün aramış. 

Bir tek sağolsun Fatih, insaflı davrandı ve konuya ilişkin bir soru sordu, sırıtarak da olsa:

"White House'ta mı, Lordlar Kamarası'nda mı?"

Odama çıktım. Adet olduğu üzere kasetten arkalı önlü bazen fır fır bir, iki şarkıyı geriye sara sara, 2 kere Pink Floyd'un The Wall albümünü, 2 kere de Dire Straits'in Money for Nothing'ini baştan sona dinleyip efkarlandım. Tek bir müzik setimiz vardı ve gün sonunda güçlü olan 4 kardeşten en güçlü olanın elinde kalırdı. Demek ki bir gün önce en güçlü benmişim ki benim odamda kalmıştı. Helal olsundu bana. Sonra bu gazla, yemin ettim kendi kendime dünyanın en iyi politika muhabiri olacağım diye. Göreceklerdi bu dalgacıların hepsi. Özürler dileyip kapıma geleceklerdi.

Gazetemizin politika haberlerine bakan ve her "iyi akşamlar" lafını duyduğumda "öpsün sizi tavşanlar" cümlesini hatırlamama sebep olan Uğur İşven, (aslında sadece bir kere gazeteden çıkarken iyi akşamlar dediğimizde bize böyle demişti, kendi haberini telaşla yetiştirmeye çalışırken, Handan'la çok hoşumuza gitmişti ve çok gülmüştük) o kadar centilmendi ki, Fatih'le bana DYP'yi bıraktı. Bundan sonra bu parti sizin sorumluluğunuzda gençler dedi.

Ve biz Fatih'le her sabah kahveye gider gibi DYP'ye gitmeye başladık. Orada oturup, çay kahve içtik, sonra gazeteye dönüp partiyle ilgili ortak imzalı haberler yazdık. Bir süre sonra acaba dedim kendi kendime, yemin etmese miydim keşke? İlle de ille de politika muhabiri olacağım ve şu evdeki umursamazlara günlerini göstereceğim diye.

Politika dediğin bir mahalle dedikodusu, bir o öyle dedi, sen şöyle dedin, yok ben demedim yap bozu.

Sanırım o yıllar DYP ve SHP koalisyonu vardı. Sanırım diyorum çünkü şu sıralar günümüz dünyasında wikipedia engelli olduğu için dönüp hatırladıklarımın sağlamasını yapamıyorum. İçim sıkılıyor ve dönüp internette avlanmak içimden gelmiyor. Zaten sırf bu yüzden bir önceki yazımda 1991 yerine 1990 yazmışım. Gazeteye başladığımız tarihle ilgili. Handan uyardı.

Bak işte yine içim karardı, yazıya ara verdim ve kendimi geçen gün ziyaretime gelen ve pembe ojesini bende unutan süslü annemin, pembe ojesini tırnaklarıma sürerken buluverdim. Ki ben hayatımda hiç pembe oje sürmemişim. Bilmiyorum neden yaptım bu harekatı, bu pembe oje çıkarmasını. 

Neyse pembe ojeler kurur kurumaz döndüm klavyeme.

Hiç mi yamuk yapan çıkmadı? Sizi kıskanan? Ayağınıza çelme takmaya çalışan şu bahsettiğin koskoca gazetede? diye sorarsan bana eğer, vallahi de billahi de, iki gözüm önüme aksın çıkmadı.

Hele hele sonraki yıllarda İstanbul'un gazete ve televizyonlarında havalarda buram buram uçuşup birbirine tekmeler savuran egoları, koltuk kapmaca oyunlarını gördükten sonra daha da ısrarla söylerim sana: HİÇ!

Tam da tersine hep, hep, hep yardım gördük. Profesyonellerin kendi aralarında ne oluyordu bilemem. Oluyorduysa da bize boşanmak üzere olan anne ve babalar gibi hissettirmediler. Foto muhabirlerinin kralı Ergun Ulcay'ı mı anlatayım önce sana, yoksa güldükçe yüzünde güller açan, hepimizin hayatını kolaylaştıran ve Saime'nin onun servisini zıplayarak seçtiği Hürol Dağdeviren'i mi? Katman katman kendinden deryalı bir tarih ansiklopedisi olan koskoca Yaşar Aksoy'u mu? Abartmıyorum, her ama her konuda uzman Nedim Atilla'yı mı? Haftamızın röportajsı, röportajcı olmasını yasaklasan, doğal haliyle Türk filmlerine jön olacak Ünal Ersözlü'yü mü? Dış Haberlerimizin biz geldiğimizde ilk müdürü olan ve fakat günlerden bir gün hafta sonu İstanbul'a ateş almaya gidip geliyorum deyip sırra kadem basan, gül yüzünü bir daha da göstermeyen, ilerleyen yıllarda Cihangir'de komşum olacak Kürşat Akyol ya da nam-ı diğer Riko'yu mu? Ve Riko'dan sonraki dış haber sorumluları birkaç seneler sonra Türkiye güzeli seçilecek o sıralarda ortaokula giden, tatilinde gazetemize ziyarete gelen Demet Şener'in abileri Enis ve Ercüment Şener kardeşleri mi?

Ve gazetenin en parıl parıldayan 3 genç yıldızından ah Süleyman Gencel ve ah bana sayfa yapmayı ilk öğreten, sonrasında gazeteciliği elinin tersiyle iten, itmese ortalığı yakıp kavuracağı kesin olan, sorduğunda Küçük Ev, Bonanza ya da Mavi Ay'ın jeneriğindeki yardımcı sesçinin bile adını ezbere, hiç istemese de gereksiz başka bir sürü bilgiyi ah işte öylesine söyleyiveren Batuğ Evcimen mi?

Nur ya da Kurti? Onları nasıl unuturum. Kurtuluş Babaoğlu'nun bir tuşa nasıl sığdığına hayret ettiğim koca koca parmaklarını? O sosisten hallice parmaklarına, hayatlarımıza yepyeni giren Machintosh'larda nasıl kuğu gölü balesi yaptırdığını?

Ve Recai Seyrek'i. Tüm gazetemizin görsel yönetmenini. Ressam, sanatçı, filozof. Hangi tarafından tutarsan tut. Yıllar sonra ilk kez çıkan Ufuk Güldemir'in başını çektiği Star Gazetesi'ni de daha bir sürü bir sürü gazete ya da dergiyi de ilk o yaptı. Bir daha gazete yapsanız hangi isimlerle çalışırdınız diye sorulduğunda milyon badirelerden geçen Dinç Bilgin'e ilk ve hep onun adını verdi, söyleşilerinde.

Hatırlıyorsun hepsini. Gençsin çünkü ve algıların çok açık o zaman. Jiletlerle kazıyorsun her anı, zihnine. Tek, tek. Hiç ama hiç çıkmamak üzere.

Dövmesini yapıyorsun beynine. Çünkü herşey o kadar yeni ve o kadar ilk ki. Ve hepsini çok ama çok seviyorsun. Yıllarca bir daha hiç bir uzay boşluğunda onlarla yüzyüze gelmesen de, teyet bile geçmesen de. Her biri binbir farklı fikir ve nehirlere akıp gitse de...

Sonraki anıların artık bu kadar keskin olmayacak. Ağırlaştıkça ağırlaşacak ve su üstüne yazılacak.

Çünkü ilk başlangıçlar, ilk aşklar, ilk okullar, ilk adımlar kolay kolay unutulmazlar. Yeni Asır senin ilk başlangıcın, meslekteki ilk aşkın. 

Ana kucağından, ilk gerçek dünyaya atılışın.

İstesen de unutamazsın.

Bu kozmik bilmecede denk gelmeseydin belki tüm bu insanlar denklemine inan sen değil gazeteci, sen sen olmazdın. 

Peki geliyorum ismini zikretmekten en zevk aldığım insana. Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Gönül Soyoğlu'na. İster inan, ister inanma.

Daha o yıllarda bizim gazetenin genel yayın yönetmeni bir kadındı. Ve dünyanın en tatlı yöneticileri sıralamasında halayın başıydı.

Bir kere, bir kere bile ne kızıp bağırdığını duyardın. Ne de birilerini kastığını. Sabırla ve gülümseyerek dinlerdi seni. Seni ve herkesi. O senin hayatını kolaylaştırdıkça, dünyanın en iyi manşetlerini getirip önüne koymak isterdin.

Oh be sen de, pembe ojelerinin etkisiyle amma da pembeleştirdin dikenli, çakıllı bir medya ortamını dediğini duyar gibiyim.

Peki de. Ama bil ki, üç günlük bir muhabir gözündendi bütün bu dinlediklerin. Bunlar benim kaydettiklerim. Bilemem başkalarının gözünden o günler nasıl görünüyordu? Yönetici katında, patronlar koridorunda ne hummalı, stresli hikayeler yaşanıyordu? Gerçi ilerleyen zamanlarda ben de üstelik iki kere kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağlayacaktım yazı işlerinin göbeğinde.

Ve muhteşem altılımızdan Handan'a yapılan haksızlığı da hiç bir zaman unutmayacaktım.

Ama daha yaşanmamıştı bunların hiç biri.

Neyse işte laga luga yaparken, sana burada gerekli gereksiz laklaklar anlatırken bak yine haber toplantısında sıra geldi bana:

Sende ne var dedi Yücel Arı. Beni hayallerimden söküp, kopardı.

Yani... dedim. Tam da yani ve tam olarak... Kesin olarak pek bir şey yok da... Yani uçak falan da düşmedi papucumun ucuna... Ama Yaser Arafat'ın uçağı düştü ya... Ve dün bulundu, ölmediği anlaşıldı ya hani... Şey...

Röportaj yapacağım ben onunla.

Floş Royal.

Hayatımın ilk yüksek elini şuursuzca masaya açtım. 

Güldüler mi? Eğlendiler mi? Beni utandırmamak için bir belediye, yol haberi öneriyormuşum gibi sıradan karşılamış gibi mi yaptılar?

Hatırlamıyorum.

Toplantı biter bitmez, gazetenin üç parlak genç yıldızından bir diğerine, bizden sadece birkaç yaş büyük, yazı işleri müdürümüze gittim. Hepiniz tanıdığınız için onu tarif etmiyorum. Yılmaz dedim. Ne sorayım sence ben Arafat'a. Ona gideceğim de röportaja.

Sonra Yılmaz Özdil dedi ki bana;

Merak ediyorum. Türk futbolunu izliyorsa, hangi takımı tutuyor acaba?

Bi sorsana.

Ve ben gerçekten gittim. Tunus'a. Sürgündeki Arafat'a. Birkaç hafta sonra.

Ciltli defterime alt alta yazdığım, gazetedeki herkesten topladığım sorularla.

 

1. fotoğraf: Chris de Burgh, Bilge Egemen, Saime Balkır.

2. fotoğraf: (soldan) Handan Çeliker, Ergun Ulcay, Saime Balkır, Bilge Egemen.

İlk bölümü okumak için TIKLAYIN