Trump ne çoraplar örüyor?

29 Mayıs 2017 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Donald Trump ABD Başkanı sıfatıyla yaptığı ilk diplomatik turu büyük bir çam devirmeden tamamladı. Gerçi gezisinin çeşitli duraklarında biraz aşırıya kaçan vücut dili dolayısıyla, kendi karısı bir yana, Papa tarafından bile terslenmeyi becererek Amerikan televizyonlarındaki güldürü programlarında başrole çıktı bir iki kez ama, Rusya ile seçim kampanyası sırasındaki ilişkileri nedeniyle süregiden siyasi çalkantıyla kıyaslandığında, bu hafifilikler sinek vızıltısı cinsinden, fazla yankı yaratmadan geçti gitti.

Ne var ki, Trump'ın gezisinin uzun dönemde yaratacağı jeostratejik, siyasi ve ekonomik dalgalanmaların aynı derecede hafif olacağını söylemek oldukça zor.

ABD Başkanı'nın gezisinin her durağında, statükoyu sarsacağını apaçık ilan veya ima eden açıklamaları muhataplarının kimilerini sevindirdi, kimilerini hayal kırıklığına uğrattı ama bu gezinin temelini attığı uzun vadeli gelişmeler henüz hiç kimse tarafından etraflıca tartışılmaya başlanmadı.

Bu alanda iddialı bir denemeye girişilecek olursa, Trump'ın gezisinin yaratacağı uzun dönemli stratejik sonuçlar hakkında şu spekülasyonları yapmak olası:

Ortadoğu:

Burada üç nokta üzerinde durmak mümkün: İran,  Körfez Arapları  ve son olarak Filistin sorunu.

En kolayı olan üçüncüsünden başlamak gerekirse, hem Filistin özerk devletinin El Fetih yönetimi, yani Mahmud Abbas, hem de Gazze'deki Hamas hükümeti yani Halit Mesal, artık Filistin sorununun iki devletli bir çözüme kavuşturulabileceği düşüncesinin üzerine birer bardak soğuk su içebilirler. Trump İsrail'de ve Filistin liderleriyle yaptıkları görüşmelerde söyledikleri ve söylemedikleriyle, Filistinlilerin ABD tarafından tanınacak bir devlete kolay kolay sahip olamayacaklarını  ima yoluyla duyurmuştur.

Bundan sonra ABD için Ortadoğu'da bir Filistin devletinin değil bir Kürt devletinin kurulması öncelikli hedeftir ve bu hedefe ulaşmak için yalnızca İsrail değil Körfez Arapları nezdinde de temel taşları yerli yerine konmuştur.

Bu da bizi doğal olarak Trump'ın gezisinin Suudi ayağına getiriyor ki, burada olanlar dikkatle ve altı çizilerek not edilmeli.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse Suudi Arabistan Donald Trump'tan 10 yıl vadeyle yaklaşık 350 milyar dolarlık güvenlik satın almıştır. Bunun ayrıntılarına girecek olursak, şöyle bir liste çıkarmak mümkün:

- Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) Suudi Arabistan'a 110 milyar dolarlık silah satıyor;

- Suudi sermayesi ABD'de 200 milyar doları aşacak yatırımlar yapacak, bu yatırımlar petrol, rafineri ve petrokimya sektörlerinde olacak;

- Ayrıca Suudi Arabistan'ın  2018'de sermayesini kamuya açacağı dünyanın en büyük petrol şirketi ARAMCO'nnun hisselerinin 100 milyarlık bölümü Amerikan piyasalarında işlem görecek.

Bunun karşılığında ABD Körfez'deki statükoda, Şii İslamın ağırlığının aşındırılması ve  Suudi Arabistan'ın istediği şekilde Sünni İslam lehine köklü bir değişikliğin gerçekleştirilmesine yardımcı olacak.

Burada ABD, İsrail ve Sünni İslam devletlerinin çıkarlarının buluştuğu bir denklemi görüyoruz: Hem israil'in hem de Körfez Araplarının en büyük tehdit olarak gördüğü İran ortak hedef olarak belirleniyor ve hedefin icabına bakılması için zımni bir anlaşma sağlanıyor.

Burada açılacak bir parantezde Türkiye'nin Katar'da niye bir askeri üs kuracağını ve bu üste konuşlandırılacak Mehmetçiğin kimi kime karşı savunacağını sorgulamak gereği de açıkça ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Washington'dan çıkan bazı sesler (*) yalanlıyorsa da, Osmanlı/Türkiye ile İran, Kasr-I Şirin anlaşmasının imzalandığı 1639 yılından beri, en azından ortak sınırlarını değiştirecek bir savaşta karşı karşıya gelmediler.  Katar'daki üs, Körfez Arapları'nın Şii korkusunu bastırmak uğruna Türklerle İranlıları karşı karşıya getirecek mi? (George Soros, "Türkiyetinin en iyi ihraç malı ordusudur" sözünü bugünleri öngörerek mi söyledi acaba?)

Elbette burada, İran'ın siyasi bir güç ve dini bir nüfuz odağı olarak tasfiye edilmesinin, Körfez Araplarının iç siyasi istkrarı açısından da ne denli önemli olduğunu unutmamak gerekir.

Ayrıca, bölgede yeni kurulacak Kürt devleti, hem Sünni islam için bir stratejik ortak, hem de İran Kürtleri için yaratacağı çekim alanıyla Tahran için bir istikrarsızlık kaynağı olacağından, bir taşla bir kaç kuş vurmanın güzel bir örneğini oluşturmaya da adaydır.

Milyarlarca dolar harcamasına rağmen, Vahhabi Suudi rejiminin, Yemen'deki iç savaşta dengeleri bir türlü kendi lehine değiştirmeyi beceremediği hatırlanacak olursa, ABD'den alınan yeni silahların ve muhtemelen bu silahlarla birlikte sessiz sedasız eğitim amacıyla bölgeye gidecek küçük Amerikan askeri unsurlarının, bölgedeki durumun değişmesine ne kadar katkıda bulunacaklarını tahmin etmek zor olmamalı.

NATO Doruğu

Trump'ın katıldığı ilk NATO doruğunda, toplantıyı izleyen gazetecilerin deyimiyle, "müttefik liderlerin ağzında eksi bir tat bıraktığı" herhalde tartışmasız bir gerçek.

NATO'nun bütçesine üye ülkeler tarafından yapılan katkılar aslında "gönüllü" katkılardır, antlaşma koşullarında bu konuda bir bağlayıcı hükümler olduğu söylenemez. Her ülkenin NATO'ya kendi bütçesinin yüzde 2'sı oranında katkıda bulunması gerektiği yolundaki söylem, bir zorunluluktan çok bir rehber ilke olarak kabul görmüştür.

Müttefik liderlerin kafalarına çakar gibi askeri harcamalar konusunu biraz da küstahça bir üslupla, hem de tüm batı ekonomilerinin büyüme hedeflerini gerçekleştirmekte zorlandıkları bir dönemde, dile getirmesinin Trump için büyük bir eksi puan oolduğu herhalde tartışılmaz, ama sonuçta NATO'da patron ABD'dir ve patronun söylediğine itiraz etmek biraz güç ister.

G-7 Zirvesi

Bazı Avrupalı diplomatlar Donald Trump'ın katıldığı ilk NATO zirvesindeki tutumunu "felaket" olarak nitelediler. Japonya Başbakanı Shinzo Abe dışındaki G-7 grubu liderleri için, Trump'ın Brüksel'deki NATO doruğu'nda gösterdiği performansın İtalya'daki ekonomik zirvede tekrarlanmasını görmek herhelde beklenebilir bir şeydi. ABD Başkanı da onları hayal kırıklığına uğratmadı.

Gündemde yer alan konular arasında bulunan Rusya'ya uygulanan eknomik yaptırımlar ve uluslararası ticarette korumacılığın engellenmesi gibi maddelerde, fazla sorun çıkarmadan uyum gösteren Trump'ın, küresel ısınmayla mücadele amacıyla geçen yıl imzalanan Paris anlaşmasına ABD'nin bağlılığını teyit etmeyi reddetmesi ise en büyük sorunu oluşturdu. Ama işin daha kötüsü, daha G-7 doruk toplantısı devam ederken, meşhur twitter hesabından yaptığı açıklamayla Paris anlaşması konusunda bir hafta sonra karar vereceğini ilan etmesi herhalde diplomatik kabalıktan başka bir şey değildi. Daha Trump Sicilya'dan ayrılmadan bile, yakın çevresi gazetecilere ABD'nin paris anlaşmasından çekileceğini fısıldamaya başlamışlardı. Yani 2017 G-7 zirvesi doğa ve gelecek nesiller açısından bir hayal kırıklığından başka bir şey  olamadı.

Şimdi asıl soru şu: Trump ilk diplomatik gezisinden, özellikle de Suudi ayağından, aşırı derecede zevklenip, Washington'daki istihbarat kaynaklarından basına sızdırılan skandallarla uğraşmak yerine yeni diplomatik turlara özenir mi?

Cengiz İzmirli (mahlas)

*http://www.turkishpac.org/pdfs/KasrıŞırın.pdf