Cinsel kriz hâli

06 Haziran 2017 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

Tecavüz, taciz ve cinsel istismar vakalarının sayısının alıp başını gittiği ve neredeyse olağanlaştırılmaya, bir nevi toplumsal "norm" haline getirilmeye çalışıldığı Türkiye gibi Ortadoğu ve Güney Asya ülkelerinde, bu sosyo-psikopatolojik durumun arka planında çok ciddi bir kitlesel cinsel kriz hali ve onun da altında çok boyutlu sosyal-çevresel yetişme şartları yatmaktadır.

Bu açıdan dünyanın en geri ve gelişmemiş söz konusu bölgelerinde kadın cinsine karşı şizofrenik saldırı güdüsünü besleyen bilinçaltı sorunları, temel olarak ağır ve kronik eril cinsel krizi ile açıklamak yetersiz ve şekli kalmaktadır. Genellikle mevcut tarihsel ve sosyolojik sorunsalın beslendiği kaynakları ve sebepleri ters yüz etmek ve en nihayetinde meseleyi çarpıtmak maksadıyla kullanılagelen bu bilindik argüman kuşkusuz ki 'iceberg'in görünür kısmından başka bir şey değildir. Üçüncü dünya ülkelerindeki eril güruhları karşı cinse karşı seksüel-saldırı psişiği halinde tutan temel motif; cinsel açlık çekmek, cinsel gereksinimleri yeterince ve düzenli olarak giderememek değildir. Bundan ziyade esas olarak; dişi bireyin eşeysel görünüşüne, kadın vücudunun temel dışsal uzuv ve hatlarına karşı çok fazla derecede uyarılır durumda olmak, kadının cinsel kimliğini aşırı ve sapkın derecede mistifize ve idealize edici ruhsal koşullanıştır. Diğer bir ifadeyle; kadın bedenine, karşı cinsin anatomisi karşısında haddinden fazla bir yabancılaşma psikolojisi içinde olma halidir.   

'Duyarsızlaşma'nın negatif anlam yüklü olmadığı alan 

'Duyarsızlaşma' terimi, psikoloji biliminde 'aynı koşullar altındaki olaylarla tekrar tekrar karşılaşılması sonucunda duyusal tepkilerin azalması, duyusal bir azalma' olarak tarif edilir ve genel itibarıyla olumsuz, arzu edilmeyen bir duruma işaret eder. Kısacası kavram aslında negatif bir karakter yüklüdür. Hâlbuki aynı kavramsal değişkeni; genel olarak herhangi bir cins üyesinin karşı cinse, özel olarak da erkeklerin kadınlara yönelik duyusal süreçlerine, eril bireylerin dişil cinsel kimliğe dair temel dışsal ve görünür uzuvları, bedensel kısımları algı ve bunlara dönük potansiyel ve içgüdüsel motivasyon düzeneğine uyguladığımız zaman göreli pozitif bir mana elde ediyoruz. Çünkü gelişmiş ve modern bir toplumun kamusal alanında her iki cinse ait bireylerin de; bedensel estetiklerinden, giyim kuşamlarından ve hareket tarzlarından bağımsız olarak tamamen özgür, birbirlerine hiçbir şekilde müdahale etmedikleri ve bunu akıllarına dahi getirmedikleri bir şekilde yaşayıp var olabilmeleri için birbirlerinin cinsel kimliklerine dönük maksimum oranda bir 'duyusal tepki azlığı, zayıflığına' sahip olabilmeleri ve bunu da içselleştirmeleri gerekmektedir. İşte biz buna 'pozitif duyarsızlaşma' diyoruz ve konu bağlamında bu kavramsal modifikasyonu öneriyoruz.  

Sosyo-seksüel kimliğe 'pozitif duyarsızlaşma'    

Dünyanın göreli en gelişkin ve modern toplumlarında bireyler henüz doğdukları andan itibaren toplumun her birimi ve ortamında karşı cinsle bir arada yetişir, büyür ve olgun hayata katılırlar. Çocuklar henüz küçük yaşlarından itibaren; ailede, kreş / anaokulunda ve açık fiziki kamusal alanda karşı cinsin her türden doğal görünümüne, dışsal-fiziksel görüntüsüne ve de sosyo-cinsel kimliğine dair hareket ve davranış biçimlerine alışkın şekilde, makul oranda bir "duyarsızlaşma" hali içinde eğitilir ve yönlendirilirler. Her iki cins de; fizyolojik ve 'gender' tabiatları gereği, her halükarda birbirlerine asgari derecede potansiyel bir cinsel şartlanma hali içerisindedirler. Ancak buradaki problemli taraf; bu gizil ve kaçınılmaz dürtüsel durumun; ufaklıklarından yetişkin çağlarına değin her iki cinsin birbirlerinden azami seviyede ve her açıdan yalıtılması, izole edilmesi sonucu bu 'şartlanmanın', olması gerekenden ve doğasıyla uyumlu tepkisellik raddesinden çok daha fazla nispette ve şiddette tezahür etmesi vaziyetidir.

Bundan dolayı da, her iki farklı cinsin de ufak bireylerinin yetişme ve ergenlik çağlarından itibaren içselleştirmeleri lazım olan 'doğal duyarsızlaşma hali' aslında bir nevi sonradan ve sistematik olarak öğretilmiş bir duyarsızlaşma, bizim tabirimiz ile "pozitif duyarsızlaşma"dır.  

Olumlu duyarsızlaşmayı destekleyen pedagojik süreçler    

Çocukların ve ergenlerin, karşı cinse karşı bir "pozitif duyarsızlaşma" halinde büyüyüp olgunlaşacakları pedagojik metotlar, teknikler bilinmez değildir. Bu bakımdan; her iki cinsin de küçük üyelerinin karşı cinsi farklı eğitsel, sportif, rekreasyonel etkinlik ve ortamlarda olabildiğince 'çıplak', açık; diğer cinsin bedenini, vücut hatlarını maksimum açıklık ve 'şeffaflıkta', doğal durumunda ve yalınlığında görmeyi kanıksamaları ve zamanla bunu bilinç dışı bir süreçte özümseyip bir gender dili haline getirmeleri sağlanır. Bu açıdan; birinci olarak, okul öncesi ve ilk-orta öğrenim süreçlerinde tamamen karma eğitim dâhilinde kız ve erkek öğrencilerin resmi üniforma veya resmi olmayan giyim kuşamlarının son derece doğal olmasına, bedensel hatları gereksiz ve aşırı derecede kapatıp örtmemesine bilakis sosyo-seksüel kimlikleri makul ölçüde görünür kıldığı bir formda ve dengede bulunmasına özen gösterilir. İkinci olarak; yüzme, jimnastik, atletizm gibi sportif dalları örgün eğitimin başından sonuna maksimum derecede yaygınlaştırmak, kitleselleştirmek ve düzenlileştirmek suretiyle erkek ve kız çocuklarının, ergenlerin karşı cinsin bedenini ve sosyo-cinsel kimliğini doğal ortamında ve hareket halinde tanımasına, bunlara alışmasına ve aynı kolektif uzamda aynı spor faaliyetlerinin aktif bir bileşeni olarak onlara karşı pozitif olarak duyarsızlaşmasına çalışılır. Üçüncü olarak da; bale, ikili dans, tiyatro gibi temel kültür-sanat etkinlikleri yoluyla, karşı cinslerin birbirlerini sürekli ve çok boyutlu bir dinamizm halinde görüp, birbirleriyle çok katmanlı bir devingenlikte kaynaşıp, etkileşim içine girecekleri bir sosyal ortam temin edilir.  

Erkeğin asıl kendisini köleleştirmesi  

Ünlü Sovyet komedi filmleri yönetmeni Eldar Ryazanov'un meşhur "Görev Aşkı" filminde; devlet dairesinde alt katta çalışmakta olan mühendisin, gün içinde hemen önündeki merdivenlerde inip çıkan mini etekli genç memurenin bacaklarına her defasında bakıp iç geçirdiği sahne oldukça külttür. Sovyetler gibi kadın ve erkek arası ilişkilerde en özgür, rahat ve gelişmiş toplum başta olmak üzere pek çok Avrupa, Kuzey Amerika ve Okyanusya ülkesi ile diğer bazı modern cemiyetlerde de sağlıklı, yetişkin kadın ve erkekler birbirlerine elbette ki minimum bir sosyo-cinsel koşullanma güdüsü ile bakarlar(dı). Ancak bu durum hemen hiçbir zaman; sürekli aşırı bir uyarılma halinin esiri olarak psikopatik cinsel saldırganlığa dönüşüp kadınlar üzerinde doğrudan ya da dolaylı, fiziki veya sözlü bir cinsel teröre dönüşmüyor(du). İslami ve türbanist toplumlar başta gelmek üzere; kadının hem kapalı ortamda hem de daha çok kamusal alanda her anlamda rahat hareket edemediği güdük kalmış sosyal yapılarda; bu durum otomatikman erkeğin içinde bulunduğu sosyo-cinsel krizi tetikliyor ve artırıyor; ataerkil, gelenekçi, namusçu ve sapkın erkek kitleleri bir nevi kendi kazdıkları kuyuya düşürüyor, kendi elleriyle 'erkek erkeğe' olageldikleri ortamı pekiştiriyor.