İran'ın başı dertte

09 Haziran 2017 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Ortadoğu gibi, yalnızca iklim olarak değil, siyasi gerilim olarak da sıcak olan bir bölgede, sadece bir iki haftanın içine sığan (sansasyonel medyanın çok sevdiği terimle) "çarpıcı" gelişmelerin raslantı olduğuna düşünmek inandırıcı mıdır?

Burada sözü edilen ve ardarda gelen üç gelişme elbette.

 a) ABD Başkanı Donald Trump'ın Suudi Arabistan'a yaptığı ziyaret ve bu vesielyle İslam İşbirliği Örgütü'nün alelacele düzenlenen toplantısında yaptığı konuşma,

b) ardından Suudilerin öncülüğündeki bir Arap koalisyonunun Katar'la yalnızca diplomatik ilişkileri kesmekle kalmayıp bir ekonomik ambargo uygulamaya başlaması ve...

c) İran İslam Cumhuriyeti'nin ilan edildiği 1979 yılındaki devrimden bu yana ülkede ilk kez bir terörist eylem düzenlenmesi ve eylemin İslam Devrimi'nin adeta kalbini hedef alması.

Bu gelişmeleri sırasıyla irdelemeye başlayacak olursak:

Trump'ın ABD Başkanlığı görevini devraldıktan sonra ilk diplomatik turunu Suudi Arabistan'dan başlatmasının sembolik olmanın çok ötesinde bir anlam taşıdığını söylemek abartı sayılmamalı. Trump'ın Riyad ziyaretinden, 110 milyar doları silah ve teçhizat olmak üzere, 350 milyar dolarlık bir sipariş paketiyle ülkesine dönmesinden sonra, Suud hanedanının kendini epeyce palazlanmış hissediyor olması şaşırtıcı omamalı. Daha önce de belirtildiği gibi, Suudi hanedanının Trump'tan satın aldığı 350 milyar dolar değerindeki güvenlik, sadece Riyad'ın Yemen'deki iç savaşta bir türlü ele geçiremediği askeri üstünlüğü sağlamak için açılmış bir şemsiye olarak görülmemeli, Bu yüksek fiyatlı güvenlik ticaretinin ana konusu çok daha kapsamlı: Ortadoğu'daki Sii nüfuzunu mümkünse tamamen yok etmek, olmazsa önemli ölçüde zayıflatmak.

2015 Mayıs'ında, İngiltere'de yayınlanan The Independent gazetesi emekli Mİ6 istihbaratçılarına dayandırdığı bir haberde, Suudi Arabistan'ın eski Washington büyükelçisi ve aynı zamanda ülkenin istihbarat örgütünün eski başkanı Prens Bender bin Sultan'ın, Şiiliği Ortadoğu'dan kazımanın Suudi rejiminin temel amacı olduğunu söyledigini ileri sürmüştü. 

Donald Trump'ın gorevi devraldıktan sonra İran'a karşı hasmane bir tutumu benimsemesi ve Suudi rejimiyle can ciğer kuzu dolması arasında bir ilişki olmadığı düşünülebilir mi? 

Katar sorununa gelindiğinde ise, Suudi stratejisinin Doha'yı cezalandırmaktaki asıl amacının ne olduğunu iyi irdeleyebilmek için, Suudilerin yarattığı Katar karşıtı koalisyonun ipuçlarını değerlendirmek gerekir. Riyad'a destek verip Katar'la ilişkilerini kesen iki Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn'e bakıldığında görünen şu: Bahreyn de tıpkı Suudiler gibi Şii nüfuzundan çekiniyor, çünkü Bahreyn'in yerli nüfusu içinde çok sayıda Şii unsur yer alıyor. BAE ise güvenliği açısından Suudi askeri gücüne muhtaç olduğu için Riyad'ın borusunu çalmak zorunda. Ama Suudiler Katar'a karşı koalisyonu genişletebilmek için Mısır'ın Müslaman Kardeşler ve Hamas'tan duyduğu rahatsızlığı kullanma taktiğini başarıyla uygulamış görünüyorlar. Katar'ın Hamas ve Müslüman Kardeşler'e verdiği desteğin Suudileri rahatsız ettiği gerçek olmakla birlikte, Riyad'ın Doha'yı öncelikli olarak bu nedenle yalnızlığa ittiğini düşünmek yanıltıcı olabilir. Ayrıca Suudilerin bu adımının zamanlamasının ilginçliğine de dikkat çekmek gerekir. Son aylarda Hamas veya Müslüman Kardeşler'in hangi ciddi eylemi Katar karşıtı bu koalisyonun ortaya çıkmasını motive etmiş olabilir?

Burada Suudilerin asıl amacı, İran karşısındaki KİK tabanlı Arap ittifakını zayıflattığı için Doha'yı cezalandırmak olarak ortaya çıkıyor.

Donald Trump'ın, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın KİK üyeleri arasında uzlaşma olması gerektiği yolundaki çağrılarını bir kalemde silerek Katar'ı terörizme destek vermekle suçlaması da hesaba katılırsa, Suudilerin Beyaz Saray'dan beklentilerinde ne kadar isabetli oldukları da açıkça ortaya çıkıyor.

Olayların üçüncü halkası olan Tahran'daki terör eylemlerine gelindiğinde ise, işin içine yine bir Sünni güç giriyor: İslam Devleti (IŞİD) 

İslam Devleti'nin örgütsel tabanının ABD müdahalesiyle devrilen Saddam ordusunun belkemiğini oluşturan Sünni Baas komuta kademesi olduğu artık herkesin bildiği bir sır.

Suudiler bugüne dek hep yarım ağızla kınamış olsalar da, gerçekte Ortadoğu'daki Sünni nüfuzun güçlenmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuş olmalarından dolayı İslam Devleti'nin eylemlerinden çok da rahatsız olmasalar gerek. Hele hele, askeri güç olarak zayıflayan İslam Devleti'nin giderek daha çok benimsemeye başladığı terör yöntemleriyle İran'I hedef alması, Riyad için kadayıfın üzerinde kaymak kadar sevilesi bir durum olusturuyor .

Uzun lafın kısası, son iki haftadaki gelişmeler İran'ın başının ciddi olarak dertte olduğuna işaret etmektedir.

İran'ın ezeli düşmanı olan İsrail'in, Beyaz Saray danışmanı olan Yahudi damadı Jared Kushner aracılığıyla Trump üzerinde rahatlıkla kullanabildiği nüfuzun üzerine, Körfez Araplarının Tahran'daki yönetimi hem iç istikrarsızlık yaratarak  (belki de devam edecek terör eylemleriyle) hem de Katar gibi bir yandaş ülkeyi izolasyona zorlayarak izledikleri hasmane politika eklendiğinde ortaya çıkan tablo Tahran için pek iç açıcı görünmüyor.
Bu yaz Ortadoğu'da her açıdan çok sıcak geçecek gibi.
 

Cengiz İzmirli (mahlas)