ABD-Rusya-Katar ekseninde Türkiye

12 Haziran 2017 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Ortadoğu'nun, uluslararası hukukun tanıdığı bugünkü sınırları iki aşamada çizildi: İlki, daha Birinci Dünya  savaşı bitmemişken, 1916 yılında İngiltere ile Fransa arasında, Rusya'nın da oluru alınarak varılan Sykes-Picot anlaşmasıydı.  İkinci aşama ise Yahudilerin devlet kurma hakkının tanıyan Birleşmiş Milletler kararının ardından İsrail devletinin 1948'de ilanıydı.

Ancak bundan sonra 1967 ve 1973 savaşlarında İsrail, işgal ettiği toprakları keyfi biçimde ve BM Güvenlik Konseyi'nin, bu topraklardan çekilmesini dayatan kararlarını hiçe sayarak kontrol altında tuttu ve 1980'lere kadar Arap (Filistin)-İsrail çatışması böldedeki ana çelişkinin eksenini oluşturdu.

Türkiye'deki 12 Eylül darbesinden hemen bir kaç gün sonra patlak veren ve sekiz yıldan uzun sürecek olan Irak-İran savaşı, Ortadoğu'da ikinci kez bir Arap ülkesini, Arap olmayan ama Ortadoğu siyasetine yön verme gücüne sahip olan üç aktörden biriyle  daha çatışma noktasına getirdi: Yani Araplar Yahudi devletinden sonra Fars devletiyle de çatıştılar. Bu Ortadoğu'daki Arap olmayan siyasi aktörlerden sadece birinin, (büyük ölçüde Atatürk'ün "Yurtta Barış-Dünyada Barış" düsturuna bağlılığı sayesinde) Türkiye'nin Arap komşularıyla barış içinde yaşamaya devam edebilmesi demekti.

Suriye'deki iç savaşta Beşar Esad karşıtı güçlere askeri, parasal, diplomatik ve siyasi destek veren AKP hükümetlerinin politikalarından sonra bu durumun hala devam ettiği söylenebilir mi, bunun tartışması aşağıda, Katar krizi çerçevesinde yapılacak.

Ancak önce Ortadoğu'daki 40 yılın çatışma dinamiklerini nasıl dönüştürdüğüne bir göz atmak, gelecek ayların ve yılların nelere gebe olabileceğine ilişkin spekülasyonlar için gerekli alt yapıyı oluşturacak.

İran'a karşı başlattığı savaş sırasında yalnızca tüm Arap dünyasından değil, ABD ve Batı dünyasından gizli veya açık büyük destek alan Irak, bütün yardımlara karşın İran'ı alt edemedi. Farsi İran'ı altedemeyen Saddam Hüseyin, bu kez bir başka Arap ülkesi olan Kuveyt'i işgal etmekle bu kez Araplar arasındaki sözde birlik ve dayanışmanın gerçekte var olmadığını kanıtladı.

Kuveyt'in işgali, ABD'ye bölgede süresiz asker konuşlandırma olanağını sağladı ve böylece kitlesel imha silahları ürettirdiği bahanesiyle 2003 yılında Saddam'ın devrilmesiyle sonuçlanan süreci önemli ölçüde kolaylaştırdı.

Burada saptanması gereken nokta şu: İran-Irak savaşı, Kuveyt'in işgali ve Saddam'ın devrilmesi gibi süreçler Arap (Filistin)-İsrail çelişkisini sürekli olarak uluslararası toplumun gündeminin alt sıralarına itti.

Zaten Arapların İsrail'e komşu bir Filistin devleti kurma mücadeleleri, Enver Sedat'ın imzaladığı Camp David barış anlaşmasıyla büyük bir darbe yemişti. "Ortadoğu'da Mısır'sız savaş, Suriye'siz barış olmaz" deyişine uygun olarak, İsrail bu anlaşmayla varlığına yönelik askeri tehdidi fiilen ortadan kaldırmış oldu.

Böylece Filistin davası o derecede ihmal edilir hale geldi ki, israil başbakanı Benjamin Netanyahu Birleşmiş Milletler'in Filistinlilere sosyal progamlar aracılığıyla insanı destek sağlamaya çalışan UNRWA ajansının feshedilmesini talep edecek kadar ileri gitme cesaretini buldu.

Bu noktada artık Ortadoğu'da ana çelişkinin  iki İslam mezhebi arasındaki çatışmanın eksenine oturduğunu kabul etmek gerek: Suudi Arabistan öncülüğündeki Sünni İslam, Fars İran'ın Şii mezhebinin örgütsel gücünü siyasi nüfuza dönüştürmesine son vermek istiyor.

Paradoksal bir şekilde, ABD Irak'a yaptığı ikinci askeri müdahaleyle, 1979 İslam Devrimi'nden beri diplomatik ilişkilerinin kesik olduğu İran'a, bölgedeki Şii azınlıkları kendi nüfuz alanına çekme fırsatını altın bir tepside sunmuş oldu, çünkü Irak'taki nüfusun çoğunluğu oluşturan Şii nüfusun, Baas partisinin ve Irak ordusunun komuta kademesini oluşturan Sünni elit tarafından, ordunun elindeki silah gücü sayesinde yönetildiği biliniyordu. 2003 yılındaki Amerikan müdahalesi, sadece Baas partisinin yönetim üzerindeki tekelini kırmakla kalmadı, ordunun Sünni komuta kademesini de yasal askeri yapılanmanın dışına iterek İslam Devleti'inin kuruluşuna zemin hazırladı.

İslam Devleti, halifelik iddiasıyla Irak'ta olsun Suriye'de olsun Sünni İslam'ın siyah bayrağını dalgalandırdıkça, İran'ın korumasına ihtiyaç duyan Körfez ülkelerindeki Şii (Suriye'de Alevi) topluluklar gözlerini Tahran'a çevirdiler.  Ortadoğu'da İsrail'in askeri üstünlüğüne boyun eğmeyen tek askeri güç olan Lübnan'daki Hizbullah örgütünün kendi denetimi altındaki bölgelerde (ve Suriye'deki Alevi) halkı koruma becerisi de, Suudi Arabistan'ın algıladığı Şii tehdidini de olduğundan daha büyük göstermekte etkili oldu.

Suudi Arabistan'ın Şii islamın siyasi gücünü ve bölgedeki nüfuzunu mümkün olduğunca etkisizleştirmek için elinden gelen her türlü çabayı harcadığı açık bir gerçek. ABD Başkanı Donald Trump'ın son gezisinde kesenin ağzını açabildiğince açarak hem 110 milyar dolarlık silah, hem de bunun iki katından fazla yatırım sözü karşılığında İran'a karşı güvence alan Riyad, Trump'ın Washington'a dönmesinin üzerinden bir ay bile geçmeden Katar'a diplomatik ve ekonomik ambargo başlatmakla bu konuda sabra ve gecikmeye yer olmadığını açıkça göstermiş oldu.

Bu da bizi bütün bu dönüşen dengeler arasında Türkiye'nin konumuna getiriyor.

AKP iktidarı boyunca Katar'ın Türkiye ekonomisinin önemli sektörlerinde başat aktör haline gelmesinin yalnızca iktisadi mülahazalarla alınmış kararlara bağlı olmadığını görmek gerekiyor. Suudi Arabistan önderliğindeki Sünni Arap koalisyonunun ilan ettiği ambargodan sonra, Katar TV kanallarında "Biz Türkiye'nin koruması altındayız" mealinde yayınlanan mesajlar, işin ekonominin çok ötesinde boyutlara vardığını kanıtlıyor.

Burada durup ABD ve Rusya'nın krize yaklaşımına bir bakış atmak gerek:

Washington tam bir başıbozuk yönetim görüntüsü veriyor: ABD Dışişleri Bakanlığı, beklenebileceği gibi, "itidal ve teenni" çağrısı yaparak tarafları soğukkanlı olmaya ikna etmeye çalıştıkça Başkan Trump her açıklamasında gaz vermeye devam ederek Katar'ı terörün finansörü olmakla suçluyor. Yani ABD yönünden soruna getirilen yaklaşım çelişkili ve güvenilir değil.

Rusya'ya gelince, Putin'in sorunla yakından ilgilendiği söylenebilir mi? Rusya lideri için şu anda önemli olan petrol fiyatlarındaki istikrarın en azından bir iki yıl daha devam etmesi ki gelecek başkanlık seçimine kadar ekonomiye biraz ivme kazandırabilsin. Rusya ve Suudi Arabistan halen petrol fiyatlarının varil başına yaklaşık 50 dolarda seyretmesini sağlayan petrol ihracatçısı ülkeler arasındaki üretim kesintisi anlaşmasının sonuçlanmasında önemli ölçüde işbirliği yapmışlardı.

Gerçi petrol fiyatlarında görülecek herhangi bir düşüş, Rusya gibi Suudi Arabistan'ı da etkiler ama Rusya'nın Katar krizinde Riyad'ı tam olarak karşısına alması halinde ortaya çıkacak durumdan Putin çok daha fazla zarar görür.

Burada Türkiye'nin durumuna bakılacak olursa, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorunun diplomatik yollardan çözümü için çaba göstermeye devam ediyorlar. Bu çabalarda, Türkiye'nin Katar'ın tutumuna sempati gösteren bir yaklaşım içinde olmakla birlikte sorunun tüm taraflarıyla temas halinde olmaya özen göstermesi önemli bir unsur. Suriye'deki iç savas konusunda takınılan beceriksiz diplomatik tutumun burada yinelenmemiş olması olumlu.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'un bu konuyu görüşmek için Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nu araması ve Putin'in de Cumhurbaşkanı Erdoğan'la konuyu en yüksek düzeyde görüşmesi, Türkiye'nin bu krizin çözümünde etkili bir rol oynayabileceğini gösteriyor.

Ama herşeyden daha önemlisi, bölgenin ana çatışma ekseninin iki İslam mezhebi arasındaki nüfuz mücadelesine oturması, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerinden laikliğin yalnıza iç barış değil, bölgesel dengelerin korunması açısından da ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor.

Cengiz İzmirli (mahlas)