Yer sofrasındaki Başbakan

13 Haziran 2017 Salı  |  SERBEST KÜRSÜ

Haberlerde izledim dün sabah.

Sayın Başbakan, pazar günü iftar saatinde İstanbul Sancaktepe'de bir belediye işçisinin evine konuk olmuş. Sayın eşi ile birlikte (gazete ve TV haberlerinde kullanılan ifade ile) "mütevazı" bir yer sofrasına oturarak, ev sahipleri ile birlikte orucunu açmış.

Bugüne kadar geçmiş iktidarlar dönemlerinde de yapılan kim bilir kaç yüz ya da kaç bin haberdeki ile neredeyse tıpa tıp aynı dil ve üslûp dikkatimi çekti.

Özetle, "Ayy... Ne hooş.. Yer sofrasında yiyorlar. Aynı köydeki gibi. Yere bağdaş kurmuşlar. Çömelmişler. Yerdeki teknenin üzerine serilmiş örtüyü hep birlikte kucaklarına çekip oradan atıştırmışlar... Ne şekeeeer... Başbakan da, onların bu geleneksel yaşam tarzına yabancı olmadığı için, sağ olsun o da kendini adeta evinde hissetmiştir.. İşte bu.. İşte buuu. Halk adamı diye ben buna derim.. Ağlamak istiyoruuum..." tavrı.

Yani, şu "feodalite" ve "feodal yaşam biçimi" yalakalığımızı bir kez daha sergileyerek büyük bir marifet yaptığımızı sanarak, sanal bir mutluluk yaşıyoruz, medya alemi olarak.

Peki, gerçekten marifet mi bu?

Peki, gerçekten kente göçmüş ve belki de kentte doğmuş insanların bu "köylü" yaşam biçimini "yüceltmek" ve bunu "tevazu" etiketi ile sürekli kılmanın goygoyculuğunu yapmak, kimseye (en başta da bu insanlarımıza) yarar getirecek bir davranış mı?

Net olayım. Herkes de öyle olsun. İtirazım var.

Yer sofrasının neresini yüceltiyorsun? Bunun ucu, aynı tepsiden ya da tencereden elleriyle pilava "dalmaya" kadar gider, farkında mısın? Yani "pilava dalmayı" da yüceltmeye ve "Ayyy ne şekeeer"leştirmeye kadar.

Bunun ucu, sokaklardaki umumi tuvaletlerde rastladığımız "günde 18,000 kişinin bilmem neli elini sürdüğü ibriklerden taharetlenmeyi" de, tuvalet kağıdını reddetmeye ve yüceltmeye kadar gider..

Bunun ucu, 28 daireli bir apartmanda ortalama 5'er kişiden (misafir geldiğinde de 28'er kişiden) toplam birkaç yüz ayakkabıyı daire kapısının dışına koymayı da yüceltmeye kadar gider.

Bunun ucu, kent caddelerinde kaldırımda yürümeyi öğrenemeyen bir toplumu, sürekli bağırarak konuşmaktan vazgeçememeyi, traktörden otomobile, müstakil bağ evi terasından apartman balkonuna "evrilememeyi" de yüceltmeye kadar gider.

Bunun ucu, apartman yangın merdivenlerini saksı tarlasına hatta o saksılarda domates biber yetiştirilen bir "mütevazı" (aynı yer sofrası gibi) serayı da yüceltmeye kadar gider.

Hatta daha da uzatayım menzili: Bunun ucu, aynı insanların bir gün gidip yerleştikleri filanca Avrupa ülkesinde komşuları ile çatışıp dışlandıklarında da "Gotu bohlu gavur bizi beğenmeyo" savunmasına kadar bile gider.. Onyıllar önce gitti de.

Şimdi bu satırları yazana da, "köylüyü aşağılamak, hor görmek, tepeden bakmak" suçlaması getireceklere, küçük ama önemli bir notum var:

Evet. İstanbul'un göbeğinde doğdum büyüdüm. Sevgili Anneciğim de öyle. Ama rahmetli Babam, batı Trakya'nın bir köyünden buraya göç etmişti.

Tütün tarlasından çıkmıştı. Fabrika işçisiydi. Ama, bırakınız düğünü bayramı, akşamları gittiğimiz ev ziyaretlerinde dahi kravat takmayı ihmal etmezdi.

Yani "kent yaşamına" hemen adapte olmuş, "Yer sofrasını marifet sayan" zihniyeti anında dışlamış elinin tersi ile kenara itmişti. Sorunları bağırarak ya da "odunu kaparak" değil, alçak sesle konuşarak çözmeyi öğrenmişti. Apartman yaşamının gerekliliklerini de hemen öğrenip bize o öğretmişti.. Çıtımız çıkmazdı, "aşağıya-yukarıya" gürültü gitmesin diye. Hâlâ da öyleyim ben, yani bu konuda nasıl titizim bilen bilir.

Şuraya getirmek istiyorum lafı:

Köylülükten, yani feodal yaşam biçimlerinden sıyrılabilmenin ve kentli olabilmenin değerini ve önemini hala kavrayamadık. Köylü olan, yani feodal olan her şeye, yer sofrası örneğindeki gibi "Ayy Ne şekeeeer ne mütevazıııı" diye sarılıvermeyi bir türlü terk edemedik.

Eh tabii, "siyasi rant için kullanmanın dayanılmaz cazibesi" de buna eklenince, bir de oturduğu sofrada "K"ları "G" yaparak "Gonuşmayı" marifet sayınca, mutlu oluyoruz. "Vay bee adam bizden biri.. Ne güzel. Zaten biliyon mu, Erzincanlıyımış.. Biz de filanca köydeniz.. " diye irtibatı sıkılaştırınca, "alan razı satan razı."

Ama öyle olmuyor işte. Üzgünüm kardeşim. 

Evrilmek gerekiyor. 

Yer sofrasını, folklorik değer olarak koruyup, gidip eve dört bacaklı bir masa ve sandalyeler alıp, herkesin kendi kaşığı ile kendi tabağındaki bulgura "dalmayı" öğrenmesi gerekiyor.

Haa.. kimse bana "yoksulluk, para pul edebiyatı" yapmasın. O gecekondu mahallelerindeki yer sofralı "tevazu abideleri"nin kapılarında park etmiş 100 milyar+ değerindeki arabaları, o insanların ceplerindeki 3,5 milyarlık telefonları ben kullanamıyorum.. Beni konuşturmayın.

İş oraya geldiğinde, kim kimi küçük görebilir? Kim kime tepeden bakabilir?

Zafer Arapkirli