Arafat beni evlendirecekti

20 Haziran 2017 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

"Sayın yolcularımız, uçağımızda meydana gelen teknik bir arıza yüzünden, Atatürk Hava Limanı'na zorunlu iniş için, zorunlu dönüş yapıyoruz. Lütfen... zırt, pırt, cart, curt... Ve aman aman sakın paniklemeyeniz!.."

Tabii tabii, yeter ki sen iste. Paniklemeyiz. Gökyüzünün en tepesinde gülümsememiz ve bembeyaz dişlerimiz sana vals yaparken, biz çaktırmadan altımıza ederiz diye kendi içinden hostese cevap verdi gazeteci. Ters, ters.

Sonra koltuğunda huzursuzca kıpırdanıp sağına soluna baktı. Uçağın içi, yolcuların üzerinden bir arı sürüsü geçmiş gibi dalgalanmıştı. Kimi dudaklarından fısır fısır dualar kaçırıyor, kimi önündeki alkollü içeceği fondipliyor, kimi daha fazla açıklama yapılması ya da korktuğu için bağırıp çığırıyordu. 

Koridorun diğer tarafında oturan koskoca kapı gibi Paşa'nın bile yüzü kireç gibiydi. Foto muhabiri Ergun Ulcay'a Yeni Asır'daki herkes gibi o da Paşa derdi.

Paşam iyi misin? Paşa?.. Yo, ne iyisi! Gözlerini tavana sabitlemiş, değil cevap vermek, gözlerini o tavandan söküp de bakacakmış gibi durmuyordu.

Yani bu kendisindeki de şans mıydı? Birkaç aylık muhabir haliyle Ankara'daki Filistin Temsilciliği'ne gitmiş, uzun uzun diller döküp derdini anlatmış, Arafat'tan randevu almayı başarmış, peşinden gazetedeki herkesin bayıldığı, beraber habere gitmek için yarıştığı çektiği her fotoğrafın güzelliğine kalıbını bastığı Paşa'yı yanına katmış, hayatının ilk yurtdışı röportajını yapmak üzere bu uçağa binmiş Tunus'a doğru yol almaktayken, düşen uçağından sağ kurtulmuş FKÖ lideri kendisini beklemekteyken, kendi uçağının düşmesi ve böyle bir final reva mıydı? 

Olmaz olsundu. Habere giderken haber oldurtan kader bu denli kahpe, yaşam - ölüm arasındaki mesafe bir ses teli kadar ince miydi? 

Yok canım ölmesinler, ölmesinlerdi. Hostes, İstanbul'a geri dönüş zamanı için 1 saat demişti.

Ah bu bir saat nasıl geçecekti? Duyurdukları teknik arıza bir düdüklü tencere kadar tehlikeli,  uçak döndürtecek kadar ciddi miydi?

*                          *                          *

Filistinliler'in lideri, sembolü Arafat kimbilir belki de Marilyn Monreo'dan sonra (belki de önce) dünyanın en tanınan yüzlerinden biriydi. Seveni de çoktu. Sevmeyeni de. Kimine göre dünyanın en azılı teröristi, kimine göre sünni, şii, hristiyan, sağcı, solcu tüm Filistinliler'i birleştiren bir halk kahramanı, bir direnişçiydi.  

1974'te Birleşmiş Milletler toplantısında "Bir elimde zeytin dalı, diğerinde direnişçinin silahı... Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin!" dediğinde dünyanın hafızasına kazınmıştı. Salondakiler onu uzun süre ayakta alkışlamıştı.

Peki şimdi niye Tunus'taydı?

Çünkü Filistin ya da İsrail topraklarına girmeye kalksa herhalde İsrail onu iki kaşık suda boğardı.

Ve çünkü 1971'de Ürdün'den ardından 1982'de Lübnan'dan olaylı, iç-dış savaşlı, katliamlı (Sabra ve Şatilla gibi) ve bol kanlı kovulmuştu. 1989'da

Filistin Merkezi Konseyi onu Filistin devleti başkanı ilan etmişti ve sürgündeki yönetim karargahı artık Tunus'taydı. 

Gazetecinin arızalı uçağı istikameti Tunus'tan tekrar İstanbul'a çevirdiğindeyse yıllardan 1992'ydi. 

Ve Arafat çok değil kısa bir süre önce Irak'ın Kuveyt'i işgalini desteklediği için birçok ülkenin gözünden düşmüş ama bir yandan da Madrid ve gizlice Oslo barış müzakerelerine başlamıştı.

O sıralar gazetecinin yanına uçakta aniden kahinler gelip otursalar ve sayın gazeteci, şu an yanına gitmeye çabaladığınız Arafat çok değil 1 yıl sonra Amerika'da Clinton'ın yamacında İsrail Başbakanı İzak Rabin'le tokalaşacak. Böylelikle Filistinliler, Batı Şeria ve Gazze'de sınırlı da olsa kendi kendini yönetme hakkına sahip olacak. Ve daha dur, dur - dinle; hatta Arafat ve Rabin bu antlaşma sayesinde Nobel Barış Ödülü'nü alacak deselerdi, gazeteci kızımız hiç sektirmeden ufak atın da civcivler yesin lafını hemen oracıkta kahinlerin alnına yapıştırıverirdi. Çekinmez, çüş bile derdi.

Bu yüzyıllık çözümsüz yılan hikayesinin ezeli düşmanlarının bir araya gelip de tokalaşacağına herhangi bir konuda nihayet anlaşacağına en saf Keloğlan bile inanmazdı.

Kahinler gelmedi. Ama yukarıda kahinlere anlattırdığımız olaylar 1 yıl sonra tek tek gerçekleşti.

Ve gazetecinin uçağı İstanbul'a sağ salim inip, arıza giderildikten sonra tekrar gökyüzündeki Tunus asfaltına girdi. Oh! Son hız. Pilot, kimbilir saatte kaç kilometre hızla bastı gaza. 

Arafat'ın ofisinden Um Tarık karşıladı Türkiye'den gelen 2 gazeteciyi. Hatta muhabirin kırk yıllık teyzesiymiş gibi alıp onları önce evine götürdü.

Cana yakın bir kadındı, yemekler hazırlamıştı. Dumanı tüten tepside etli kuskuslar. Çoluk çocuk hep beraber sofraya oturdular.

Fakat keşke şu muhabirin kafasındaki 24 saat uyumak bilmeyen tilkiler ona bir rahat verseler! Tamam kafası yarın yapacağı röportajda ama gazetecilik heyacanı çoktaaaaan, Arafat'tan başkasına kaydı. 

Hani Yazı İşleri Müdürü Yılmaz Özdil demişti ya ona, Tuttuğu takımı sorsana Arafat'a diye. Aslında o sahne bu kadarla bitmemişti. Devamı aynen şöyle gelişmişti:

Kızımız teşekkür edip tam da arkasını dönüp gidecekken, Özdil şöyle seslendi ensesinden. Ve sahici baklayı o an çıkardı:

- Sen asıl karısıyla röportaj yapsana. Daha tek bir gazeteci konuşamadı onunla bütün dünyada. Asıl bombayı o zaman patlatırsın. Dünyada onunla ilk röportajı yapan gazeteci sen olursun.

Çömez kızımız zınk diye zımbalandı, basmakta olduğu zemine. İlk tilki işte o zaman kafasının içine kaçtı. 

Odağı tezgahtaki en kırmızı ve sulu görünen domatesten, şıp diye diğerine kaydı.

Gazeteciliğin aynı zamanda ayran gönüllü olmayı gerektirdiğini henüz bilmiyordu. Bir de insanı doymak bilmeyen aç bir kurda dönüştürdüğünü. 

Buyrun size John Lennon'u dirilttik, onunla röportaj yapın deseler, sevinçten takla atardı gazeteci, ama yanında bir de Napolyan verseniz lütfen diye sormadan da edemezdi.

*                                  *                               *

Ertesi sabah başladı otelde beklemeye. Gelip onları alsınlar, röportaja götürsünler diye. Saat veremeyiz ama merak etme. Mutlaka geleceğiz birimiz, sizi götürmeye...

Paşa da Tunus'a ayak bastıklarından beri zaten hasta. Döşekler ve ateşler içinde yatmakta. Gazeteci arada otel servisini arayıp çorbalar gönderiyor odasına. İlaç ister mi diye soruyor. Merak etme diyor Paşa, Arafat'a gideceğimiz an, bil ki bırak hasta olmayı mezarda bile olsam dirilirim, en güzel fotoğrafları da çekerim. 

Sonra akşam üzerine doğru Um Tarık'la birlikte 2 genç erkek daha geliyor. Biri Arafat'ın fotoğrafçısıymış, diğeri de korumalarından biri.

Gazetecinin yıllar sonraki hafızası yanıltmıyorsa adları da Muhammed ve Hüseyin. Maalesef, maalesef bugün götüremeyeceğiz kendisine sizi diyorlar. Programı çok yoğun. Ama büyük ihtimalle yarın.

Yarın da götürmüyorlar.

Bir sonraki gün de.

Ve bir sonrakinde de.

Paşa hala hasta. Arafat yoğun. Gazeteci sıkılmasın diye onu bazen Tunus'un bir gazetesine götürüyorlar, meslektaşlarıyla tanışsın diye. Bazen Arafat'ın kabinesindeki bir bakanla röportaj yapmaya. 

Arafat Suha Tawil'le evleneli 2 yıl olmuş. Arafat o sırada 59, karısı 27'ymiş. Evlenmeden hemen önce savaş yetimi 50 Filistinli çocuğu evlatlık edinmiş.

Çocukların okul-evine de götürüyorlar gazeteciyi. Seviyor çocukları. Başlarını okşuyor. Her birinin hikayesine çok üzülüyor. Çocuk olmak amma da zor bu dünyada diye düşünüyor.

Yazı dizisi olacak malzemeler gittikçe birikiyor kafasında, notlarında. Film tamam da başroldeki aktör ve aktris olmadan çıkamaz vizyona. Niyeti 1 taşla 2 kuş vurmak. Röportajın sonunda gözünü karartacak, Arafat'a karınızla da röportaj yapabilir miyim diye soracak.

Röportaj vermesine asla izin vermiyor diyor gazeteciyle ilgilenenler. Ama istersen kendin sor. Biz bilemeyiz.

5. gün de geçti.

6. gün diyorlar ki Arafat başka bir ülkeye gitti, toplantıya. Çok üzgünüz ama istersen artık bekleme. Dön artık ülkene... O kadar yoğun ki programı... İnşallah bir dahaki sefere.

Aynı otelde bekleyen dünyanın başka yerlerinden başka gazeteciler de var.

Avrupalı 60 yaşlarındaki gazeteci bir kadın hahhayt diye karşılıyor, Türkiye'den gelen genç gazetecinin hayal kırıklığını resepsiyonda karşılaştıklarında. Ben 25 gündür bekliyorum! Hem kaç yaşında ve kaç yıllık gazetecisin sen? Aslında biz burada kaçın kurasıyken ve senden daha uzun beklemişken sana da ne oluyor dünkü çömez demek istiyor. Başka kelimelerle.

1 yıllık gazeteciyim diyor bizimki. Gururla. Daha da ezilip küçümsenmesin ve tecrübeli görünsün diye yalan söylüyor. Arafat'ın ekibindekilere de bu röportajı yapmadan dönmeyeceğim ben, bekleyeceğim diye ekliyor. Kararlı. Zaten dönemem de. Gazetedekileri bırak, evdeki 2 abi, 1 erkek kardeşle anne - babasının diline düştüğünü hayal ediyor. Nasıl kendisiyle acımasızca aylarca dalga geçeceklerini: Ne o şimdi sırada kim var? Saddam mı Kaddafi mi? Irak'ta mı tatil yapıp döneceksin Libya'da mı keh keh keh. Ürperiyor. 

Yıllar sonra dönüp baktığında şaşırıyor gazeteci. O yıllarda gazetedeki şeflerin, müdürlerin bir haber ya da röportaj için bu kadar uzun beklemeye tahammülünün olmasına ve gazetenin de harcırah sıkıntısı yaşıyoruz çabuk dön dememesine. Hayret.

9. gün sabah 03:00 civarında gazetecinin telefonu çalıyor. Tabii cep telefonları yok daha o yıllarda. Otel odasındaki telefon. Uykulu uykulu açıyor.

Hazır mısın diyor Muhammed. Sizi almaya geldik. Bir an önce aşağıya inin.

Hayır gazeteci nihayet deyip heyecanlanmıyor. Çünkü gece yarısı bir kez daha aynı şeyi yaptılar ona. 04:00'te hazır olun. Sizi alacağız dediler ve gelmediler.

İsteksizce kalkıp hazırlanıyor gazeteci. Bir üniversite öğrencisi olarak 2 kot birkaç tişört ve kazak dışında evdeki gardırobu bomboş. Bu yüzden kuzeni Nesrin aaaa bu kılıkla mı çıkacaksın Arafat'ın karşısına. Bizi bu pasaklılığınla rezil edeceksin deyip, kendi gardırobundan getirdiği siyah bluz ve eteği bavuluna zorla tepmişti. Onları giyiyor. Gözlerine rimel sürmeyi ihmal etmiyor. Rimeli çok seviyor. Hep de sevecek. Sonra Paşa'nın kapısını çalıp uyandırıyor. Paşa hala halsiz, hala tam iyileşmedi.

Sonra bindiriyorlar bir arabanın içine ikisini. Başlıyorlar şehri turlamaya. Gecenin kör karanlığında. Gittikçe gidiyorlar. Paşa heyecanlı. Diyor ki genç çömezine; adamın yaşadığı yeri anlamayalım diye bizi dolandırıyor bunlar, sanki bile bile yolları uzatıp kafamızı karıştırıyorlar. Tabii Arafat'ın yaşadığı yerler her daim gizli. Güvenlik açısından, hem de çok gizli. 

Gel buraya diyor Arafat gülümseyerek. 40 yıldır tanışıyorlarmış gibi. Kapıdan girdiklerinde. Eliyle hızlı hızlı işaret ederek. Gazeteci hayatında ilk kez bir televizyonun içinde yaşıyormuş hissine kapılıyor. Herhalde karşısında, bu kadar tanınan ünlü bir yüzü ilk kez gördüğü için. Clarke Gable'ı görse kendisini bir Amerikan filminin içinde yaşıyor gibi hissedecekti demek ki.

Sen yarı Filistinli'ymişsin ha? Gerçekten öyle mi?

Evet diyor gazeteci. Bir tarafım yarım elma. Bir tarafım yarım armut. Çekirdeklerim ortadan kesik diye düşünerek. Adet olduğu üzere.

Bak bizim Hüseyin seni çok beğenmiş. Madem Filistinli'sin evlen onunla. Kalıp burada, sen de çalışabilirsin davamız adına. 

Gazeteci donuyor. Ne tepki vereceğini bilemiyor. Gözucuyla gördü, Hüseyin de orada. Ve o da şaşkın ve mahcup gibi.

Arafat kahkaha atıp, göz kırpıyor.

Gazeteci de ne tepki vermesi gerektiğini kestiremeyen, abisi ne yaparsa onun aynısını yapan minik kardeş gibi tabii ya şaka, anlamıştım ben, yutmam hiç bir zokayı zaten der gibi bakıp sırıtıyor.

Başlıyorlar röportaja, sorularını tek tek soruyor. Tuttuğu takımı değil ama. O elenen sorular arasında. Çünkü soruları görmek istediler öncesinden.

Bazılarının üzerini çizdiler. Filistin - İsrail - Türkiye ilişkileri, barış ihtimali gibi konular sanki çoğunlukta. Bugün dönüp de baktığında çok da hatırlamıyor.

Hatırlamadığı bir şey daha var. Röportaj bitiminde karısı Suha Tawil'le röportaj yapmayı çok istediğini söylemedi. Neden söyleyememişti? Çok istemişti halbuki. Obsesyon derecesinde, hem de çok. Ya utandı... Ya da 9 günlük yorgunluk... Çünkü randevu alıp geldiği halde Arafat'la bile röportaj yapamayacağını düşünüp umutsuzluğa kapılmıştı. Buna da şükür mü dedi. 

Gerçekten bugün bilmiyor. Hatırlayamıyor.

Ama hatırladığı çok net birşey var. Röportaj bitiminde Arafat, bir ricada bulunmak istiyorum sizden diyor. Bu röportajı lütfen Ürdün ya da Lübnan'daki Filistin mülteci kamplarını gidip görmeden, oradaki insanlarla konuşmadan yayınlamayın. Yoksa yapacağınız haber eksik kalır.

Peki diyor söz.

Birazcık deneyimli olsaydı, sonrasında İsrail tarafıyla görüşmek için de mutlaka didinirdi. Ama değildi.

Ertesi gün hala tam toparlanmamış Paşa, Türkiye'ye dönüyor. Gazeteci tek başına Ürdün uçağında. Paşam dedi çünkü ona. Çok uzadı hastalığın. Sen git bir doktora görün, ailen de merak ediyordur seni. Fotoğrafları ben kendim çekerim. Gazeteyle konuştum onlar da izin verdi.

Gazeteci oturup yazsa Ürdün hikayesini roman olur. Ürdün'ü biraz da kişisel tarihini kurcalama gezisine dönüştürüyor. Küçük bir kaçamağa... O burada doğdu. Gidip çocukluğunun geçtiği apartmanı buluyor. İçine girip en üst kata kadar çıkıyor. Annesi kapıyı açmayacak, çocukluğunu orada bulamayacak. Bu yüzden cesaret edip zili çalamıyor. Bu evin terasında yere yatıp, bir kutlama için Kral Hüseyin için atılan rengarenk hava fişekleri izlerdi kardeşleriyle.

Bazen de savaş-çatışma çıktığında sığınağa iner, saklanırlardı. Ya da ayakkabılarını yastıklarının altına koyup uyurlardı. Hemen bulsunlar, savaşın ortasında çıplak ayaklı kalmasınlar diye herhalde. Sanki ayakkabılar çocukları bombalardan korurmuş gibi. Babaanneleri öyle öğretmişti onlara. 

Sokak da mahalle de çok küçük görünüyor gözlerine. Halbuki boylu posluydu hepsi hatıralarında.

Amman'ın etrafındaki tüm Filistin kamplarını tek tek geziyor. Fotoğraflar çekiyor. Gördüğü sefalet, fakirlik onu etkiliyor. Derme çatma kamplarda yıllardır yaşayan ama ısrarla dönme umudu taşıyan insanlara, bir çocuğun duvara birkaç saniye içinde Filistin haritası çizmesine sonra onu kalp içine almasına, sonra da koşup oyununa devam etmesine şaşırıyor. Hala evlerine dönmek için umutları olmasına.

Bu çocuk da annesi babası da belki dedesi ve ninesi de bu kampta doğdu. Nesillerce bir kampta geçirilen hayatlar...

Gazeteci hiç bir zaman kendisini bir yere ait ya da oralı, buralı hissetmedi. Onun yarısı armut yarısı elmaydı. Belki de armut kuzey, elma güney yarımküreydi. Bizimki bildiğiniz dünyalıydı. Onun için basitti. İnsan nerede doğmuş olursa olsun insandı işte. Haksızlıklara karşı yükselen isyan-vicdan-üzüntü ibresini milliyetçilik değil, insanlık gazı fişeklerdi.

Ama ilk kez, ilk kez babasının da bir Filistinli olduğu gerçekten dank etti kafasına. O neler yaşamıştı? Kendisini Türkiye'ye atana kadar. Onun hayatı da bu kamplarda geçiyor olabilirdi. Geçmiş miydi? Ve ilk kez onun da hikayesini dinlemek istedi.

Gazeteye döndüğünde yazı dizisi 1 hafta boyunca tam sayfa yayınlandı. Hatta Sabah gazetesi de Arafat röportajını kullandı. Havası üç bin beş yüzdü gazetecinin. Hem evde hem de mezuniyet töreninde tavus kuşu gibi dolandı.

Birkaç hafta sonra gazeteye geldiğinde birisi önüne Milliyet gazetesini koydu. Üzgün çok üzgün bir suratla. Sanki bir yakınının ölüm ilanını söyleyemiyor da kendisi görsünmüş gibi.

Gazeteci manşete baktı. Başlık "Dünyada ilk röportaj!" gibi birşey.

Arafat'ın eşi Suha Tawil dünya basınında ilk kez Nur Batur'a konuştu.

Sormayın. Çok karışıktı duyguları gazetecinin. Kıskançlık, takdir, Nur Batur'a helal olsun, tüh, vay be, batsın bu dünyaaaa... Ortaya karışık. O gün kendi kendine söz verdi. Bir daha yüzümü karartıp mutlaka soracağım. Sormam gerekeni. Sorsaydım belki bana da evet derdi. Der miydi demez miydi bu sorunun cevabını hiç kimse bilemezdi. Bu geçmişin içinde hep karanlık kalacak bir gizemdi.

Ama Arizona güneşi gibi açık, dikiz aynası gibi net olan şeyler de vardı. Film mutlu ya da mutsuz bitsin farketmez. Bu şeyler "The End"ten sonrasını merak eden, jeneriğin bitmesini sonuna kadar bekleyen izleyiciler içindi:

- Gazeteci bundan böyle her ne kadar özel hayatında çekingen, kılı kırk yaran bir uyuz olmaya devam etse de meslek hayatında tam tersi istikamette zincirlerini kırdı. Sorması gerekeni sordu. Reddedilmeyi umursamadı. Hatta bazen haddinden fazla ısrarcı bile davrandı. Annesinin deyimiyle kabak çiçeği gibi açıldı. Nur Batur'la hiç denk gelemedi, hiç tanışamadı. 

- Yazı İşleri Müdürü Yılmaz Özdil gazeteciye yazı işlerine geçmek ister misin diye sordu. Dış Haberler Müdürü ayrılmıştı. Sen yapar mısın sayfayı? Yazı işlerine geçti. Muhabirliğe şimdilik veda etti. Gazetenin dış haberler sayfası artık ona emanetti. 

- Paşa ya da herkesin Ergun abisi, Türkiye'ye döner dönmez iyileşti. Gazeteci Tunus seyahatinden 24 yıl sonra pili bitip de İstanbul'dan tekrar İzmir'e döndüğünde, yazı yazacağı Hürriyet gazetesine ilk kez gittiğinde, dediler ki cenaze için otobüs kalkıyor. Kimin cenazesi? diye sordu.

Dediler ki Paşa'nın. Taş kesti. Paşa 2016 Kasım'ında hayatını kaybettiğinde 65 yaşındaydı. 

- Arafat 27 yıl sürgünde kaldıktan sonra, 1994'te Filistin Ulusal Yönetimi'nin başkanlığını üstlenmek üzere Gazze'ye döndü. Hedefi Filistinliler için bağımsızlık, kendisi için devlet başkanlığıydı. 2'si de olmadı. İsrail Aralık 2001'de Batı Şeria'da Ramallah'taki karargahı El Mukataa'yı top ateşine tuttu. Son yıllarında daralan kuşatma çemberine ve baskılara rağmen Arafat, hapis hayatı yaşadığı El Mukataa'dan idareyi sürdürdü. 25 Ekim 2004'te aniden, grip teşhisiyle hastalandı. El Mukataa'dan tedavi görmek üzere götürüldüğü Fransa'da öldü. 2012'de Arafat'ın mezarı açılarak kemiklerinden örnek alındı. Kemiklerinde normalin 18 katı radyoaktif polonyum maddesine rastlandı. Yüzde 83 ihtimalle polonyum ile zehirlendiği ortaya çıktı. Ölümünden sonra da çok tartışılan bir isim oldu.

- Yaser - Suha Arafat çiftinin 1995'te Zahva adında bir kızı oldu. Suha Arafat kızıyla Malta'da yaşamaya devam ediyor. Gazeteci Nur Batur 22 yıl sonra 2013'te Suha Arafat'la ikinci kez röportaj yaptı. Batur'un "Dünyaya bir daha gelseydiniz Arafat'la evlenir miydiniz?" sorusuna Suha Arafat "Hayır" yanıtını verdi.

.- Gazeteci babasına kendi Filistin hikayesini bir türlü anlattıramadı. Babası dert tasa konuşmayı sevmeyen dalgacı, matrak adamın tekiydi.

Gazeteci de gençliğin verdiği başındaki kavak yelleriyle 2-3 soruya doğru dürüst cevap alamayınca nasılsa günün birinde uzun uzun anlattırırım ona diye düşünüp konuya ilgisini kaybetti. Fakat o gün hiç gelmedi. Gazeteci de zaten çok değil birkaç ay sonra istifayı basacak, çalışmak üzere İstanbul'a gidecek ve hep sol şeritte son hız ilerleyen bir hayatın içine girecek, başka insanların hikayelerinin peşinde koşarken, bu konuyu aklına bile getirmeyecekti.

Ta ki 2004'te babasını kaybedene kadar.

Babası aniden uçup gittiğinde gökten tuğlalar yağdı tepesine. Duvarların arkasına saklanıp gizli gizli ağladı.

Birkaç yıl sonra kimbilir kaç bininci kez yine bavulunu hazırladı. Ama bu kez yolculuğa başkalarının değil babasının hikayesi için çıkacaktı. Onun dünyanın dört bir yanına dağılmış kardeşlerini bulup dinleyecek, doğup büyüdüğü topraklara gidecek, hikayesinin izini sürecekti.

 Aslında bu yolculuğu babası için yapmıyordu. Babası ölmüştü neticede. 

Kendi vicdanını, ruhunu merhemlemesi için bu yolculuğu yapması şarttı.

Fotoğraflar: Ergun Ulcay, Bilge Egemen.

 

1. bölümü okumak için TIKLAYIN 

2. bölümü okumak için TIKLAYIN