Adalet için yürümek...

21 Haziran 2017 Çarşamba  |  KÖŞE YAZILARI

Anayasanın 34. maddesi (Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı)

"Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir."

Anayasanın ilgili maddesinde açık net olarak yazdığı gibi gösteri yürüyüş bir hak olduğu halde muhalefet lideri MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli adalet yürüyüşüne çok sert tepki gösterdi. Eğer siyaset normal seyrinde yürüyor olsaydı Erdoğan'ın anayasal hakka "yürüyüşe müdahale etmedik, bu bir lütuftur" söylemine tepki vermesi gerekirken, iktidardan konu ile ilgili henüz bir açıklama gelmeden, adeta iktidarın sözcülüğüne soyunmuş ve "kraldan fazla kralcılık" rolünü oynamıştır. Neden?

Acaba bu ülkede adaletin olduğunu mu düşünüyor? 

Yargıtay, Adalet Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği (TBB), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından düzenlenen 'Uluslararası Arabuluculuk Sempozyumu'nda konuşan Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, "Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi yüzde 30'lara düştü." (29 Nisan 2016-Hürriyet)

Yaklaşık bir yıl önce dile getirilen adalete güven ortada, son bir yılda yaşananları hatırlarsak sanırım daha da aşağılarda bir rakamla karşı karşıya olduğumuza şüphe yok. O zaman olmayan adalete dikkat çekmek için, anayasal hak olan protesto yürüyüşüne üstelik muhalefet liderinin bu kadar sert tepki göstermesi nasıl izah edilebilir! Edilemez, MHP eski milletvekili Nazif Okumuş, katıldığı bir TV programında "Bahçeli'nin 2002'de aldığı erken seçim kararından bu tarafa hiçbir şeyin izahı yok" diyerek mevcut durumu gayet açık şekilde özetledi. Bu söz son olayla ilgili olmamakla birlikte genel durumu izah edecek bir tespit. Geçmiş 15 yılda Bahçeli'nin uyguladığı siyasete bakınca çok şaşırmıyoruz. AKP'nin her sıkıştığı anda yanında, muhalefetten ziyade AKP'nin nefes alması için konumlanmış bir parti lideri. 

2002'den önce koalisyon ortağı olduğu halde seçime yaklaşık 1,5 yıl varken erken seçim kararı alarak AKP'nin önünü açtı (Nazif Okumuş'un dile getirdiği karar). Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesi için gereken katkıyı sağladı. 2015 Haziran seçimleri sonrası daha ilk gece erken seçim çağrısı unutulmadı, sonrasında hükümet kurma çabalarına karşı gösterdiği direnç ortada. TBMM Başkanlığına Deniz Baykal'ın seçilmesine karşı oynadığı oyun ortada. Hep AKP adaylarının lehine destek oldu. 2015 Kasım seçimleri sonrasında ortaya çıkan tablo ve siyasi sonuçları; AKP milletvekili sayısını artırdı, CHP bir milletvekili fazla kazandı, MHP ise 80 olan vekil sayısı 40 a düştü. 
2016 yılında ansızın bir demeçle anayasa değişikliği teklifinizi getirin dedi ve gerçekleşen referandumla (yapılma şekli, YSK'nın hukuksuzlukları, devletin bütün imkanları tek taraflı kullanıldı, eşit olmayan koşullar v.s, bu ayrıntılar başka bir yazı konusu) ülke tek adama teslim edildi. Tam bir çıkmaza girildi. Demokrasinin varlığı ortadan kalktı, yasama yürütme yargı tek elde toplandı. Bu kısa özetten de anlaşılacağı gibi Devlet Bahçeli AKP ne zaman sıkışırsa hızır gibi yetişiyor. İşte asıl soru; Bahçeli neyin peşinde!

Ege adaları Yunanistan işgali altında Bahçeli'den tepki yok.

Güneydoğu'da açılım sürecinde dağa taşa silah gömüldü, bunlara göz yumuldu, operasyon yapmayın dendi, Bahçeli'den tepki yok.

15 Temmuz 2015 silahlı kalkışma sonrasında terör örgütüne dönüşen Fetö'nün devlet kurumlarına, yargıya, okullara, orduya, polise yerleştirilmesine, "ne istediler de vermedik" diyerek kamuoyuna açıklanmasına rağmen Bahçeli'den tepki yok.

Yanlış dış ve iç politikalar sonucunda ülkenin getirildiği yer bizzat iktidar yetkililerinin açıklaması "ülke beka sorunu ile karşı karşıya" bu politikalara Bahçeli'den tepki yok.

MHP'nin Türk milliyetçiliğini şiar edinmiş bir parti olduğu vurgusu yapılır, Kerkük'de, Musul'da oynanan oyunlara, Türkmenlere uygulanan asimilasyon, yok sayma politikalarına Bahçeli'den tepki yok.

Zamanında Ergenekon, Balyoz darbedir diyerek kumpas iddianameleri doğrultusunda görüş beyan etmesi de unutulamaz. Türk milliyetçiliği Türk devletinin varlığı ile kendini bulur. Devletin varlığı ise Türk Ordusu ile sürdürülebilir.

Çoğaltılabilir, bu kadarla yetiniyorum ve değerlendirmesini siz okuyuculara bırakıyorum.

İktidar cephesine gelince; 28 Şubat döneminde her Cuma namazı sonrasında uydurulmuş türbana özgürlük diye sokaklara çıkıp kitlesel gösteriye dönüştürenler şimdi Ankara'dan İstanbul'a yürüyüşü, demokratik bir hak ve tepkiyi sokak hareketleri biçiminde tanımlayıp marjinalleştirerek değersizleştirme çabasında. 

İktidar çevrelerinin çifte standardı her alanda söz konusu. Hukuk beğenmedikleri bir karar verdiğinde geçmişte gösterdikleri tepkileri çok iyi biliyoruz. Gelsinler yıksınlar, mahkemenin verdiği kararı tanımıyorum diyenler hep kendileri. Şimdi ise verilen kararlara saygı duyun diyerek adeta geçmişi unutturup işlerine nasıl geliyorsa öyle tavır sergiliyorlar.

Siyaset çıkmazda, ülkenin içinde bulunduğu sorunları kavrayıp çözüm üretmekten uzak, sığ, çapsız, çifte standardı kurnazca her alanda inşa edip, polemikle yol alan, gerçeklerden kopuk bir siyasetle nereye kadar.

Demokratik çağdaş ülkelerde güvence hukuktur. Adalete olan güven yüzde 30 lara düşmüşken, toplumun vicdanının temsilcisi olmak, adaletsizliğe dikkat çekmek için başlatılan demokratik protesto hakkını kullananlara orantısız tepki vermek akılla mantıkla izah edilemez. 

Bir daha tekrarlıyorum; Eski MHP milletvekili Nazif Okumuş'un dediği gibi "Bahçeli'nin 2002'de aldığı erken seçim kararından bu tarafa hiç bir şeyin izahı yok." İzahı olmayanın mizahı olur, püskevitle tarihe geçersin! 

Ama esas tarih 20-30 yıl sonra yazılır. O zaman nasıl tanımlanacağınızı çok merak ediyorum!