Suudilerin 'taht' korkusu

01 Temmuz 2017 Cumartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

CIA çıkışlı, ticari jeopolitik analiz pazarlamacısı George Friedman, geçen hafta abonelerine gönderdiği bir yorumda, Ortadoğu'daki Müslüman toplumların, özellikle Arap Baharı olarak nitelenen toplumsal çalkantı döneminden beri, 19. ve 20. yüzyıla damgasını vuran ulus-devlet mantığından hızla uzaklaşarak Ortaçağ döneminin mezhep çatışmaları aşamasına gerilemeye başladığını öne sürdü.
 
Bu değerlendirmenin, Friedman'ın, özellikle Donald Trump'ın ABD başkanlığına seçilmesinden sonra, hızla Beyaz Saray'ın destekçiliğine soyunan ideolojik yorumlarının devamı mı olduğu tartışmaya açık, ancak amacı ne olursa olsun biraz yanlı ve aksak olduğu herhalde aşikar.
 
Arap Baharı'yla başlayan ve günümüzde Katar'ın yedi Arap ülkesi tarafından boykot edilmesi aşamasına erişen toplumsal ve siyasi süreçlerin, Ortaçağ'ın mezhep çatışmalarına dönüşü değil, mezhep ayrılık ve çelişkilerinin Ortadoğu'daki ulus devletler arasındaki nüfuz/hegemonya çekişmelerinde yeni bir platform  olarak kullanılmasını temsil ettiğini belirtmek çok daha akılcı gibi görünüyor.
 
Friedman'ın yorumunun ve o uzantıyla ABD  dış politikasının, Ortadoğu'daki çelişkileri mezhep karşıtlığı çerçevesine oturtmaktan ne menem bir medet umduğu ayrı bir yazının tartışma konusu olabilecek kadar çetrefilli.
 
Bu yazıda amaç ise bugünün "Büyük Ortadoğu"suna  biraz tarihsel, biraz siyasal açıdan bir bakış fırlatarak Katar krizine bir yorum getirmeye teşebbüs etmek.
 
Arap Dünyası'nda toplumsal yapı
 
Ortadoğu'yu incelerken en önce öğrenilmesi gerektiği halde en az bilinen gerçeklerden biri şudur:
 
Tarih boyunca, Arap yarımadası dışında Ortadoğu'da bir Arap etnisitesi  olmamıştır.
 
Araplık, Fars (ya da Basra, hangisi size uyarsa) Körfezi'nden Fas'ın Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan bölgede, ortak olarak kullanılan Kuran dilinin yarattığı bir toplumsal kimliktir. 622'deki hicretten sonra başlayan İslamiyet'in fetih döneminde, başta Bedeviler ve Berberiler olmak üzere değişik etnik kökenden gelen bir çok kabile ve aşiret hem İslam dinini, hem de Kuran'ın dilini benimseyerek  "Araplaşmışlar"dır.
 
Belki de bu yüzden, ne 1945'te kurulan Arap Birliği, ne de Cemal Abdülnasır'ın karizması, kendilerini kullandıkları dille ifade eden bu toplumları ortak ekonomik, sosyal ve siyasi çıkarlar etrafında birleştirmeye yeterli olmuştur.
 
Bu çerçevede, Ortadoğu'daki bir çok devlet sınırının, ne coğrafi, ne de etnik temele dayanan yapay sınırlar olduğunu anlamak da önemlidir.
 
Katar krizinin dibinde ne var?
 
1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşmasıyla başlayan bir süreçte, değişik tarihlerde çeşitli değişiklikler yapılarak, başta Londra olmak üzere Batılı ülkelerin başkentlerinde çizilip bugünkü halini alan Ortadoğu haritası, bütün yapaylığına karşın, sınırlarını belirlediği ülkelerde bir ulus-devlet anlayışının doğup güçlenmesini  muhakkak ki sağladı.
 
Eğer Friedman'ın dediği gibi, bugünkü Ortadoğu gerilimlerinin temelinde mezhep çatışmaları olsaydı, Vahabi Suudi Arabistan, neden Vahabi Katar'a ekonomik ve diplomatik ambargo uygulama gereğini duyacaktı?
 
Yoksa Suud hanedanının mezhep kavgalarından çok daha önemli ve büyük kaygıları mı var?
 
Hemen akla gelenler şunlar:
 
Arap Baharı'nın Ortadoğu'daki istikrarı tehdit edici etkileri, komşuları Bahreyn ve Mısır'da kaosa yol açmasına karşın, Suudi Arabistan'da (alınan katı önlemler sayesinde) ciddi bir sarsıntıya neden olmadı. Ancak bu, Suud hanedanında bir tehdit algısı oluşmadığı anlamına gelmemeli.
 
Bu tehdit algısında Müslüman Kardeşler'in baskıcı Arap rejimlerine karşı elde ettiği siyasi başarı önemli bir unsur oluşturuyor. Mısır'da seçim zaferi kazanmayı başararak iktidar olabilen Müslüman Kardeşler'in, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki  hanedanları tehdit etmeye başlaması uzak bir olasılık değil. Burada Müslüman Kardeşler örgütünün tutucu Arap hükümetlerine nasıl bir alternatif oluşturduğunu saptamak önemli. 1926'da Mısır'da kurulan ve kısaca İhvan olarak anılan örgütün en önemli özelliği, hükümetlerin tersine bürokratik bir yapıya değil halk arasında geliştirilen bir örgütlenmeya dayanması ve bu örgüt sayesinde halkın, sağlık hizmetleri ve yoksulluk gibi temel kaygılarına cevap veren faaliyetlerde bulunması.
 
Katar'ın finanse ettiği, küresel olarak etkinliği artık tartışılmayan El Cezire TV kanalı, Körfez Emirliklerinin ve Suudi hanedanının uykularını kaçıran yayınlarıyla, İhvan dahil, Arap dünyasının muhalif güçlerine bir propaganda platformu sağlamakla, Arap Baharı'nın başlattığı rejim sarsıntısı tehdidini sürdürüyor.
 
Son üç yıldır, uluslararası petrol piyasalarındaki ciddi düşüş, Suudileri, ülkedeki rahatsızlıkları yatıştırmakta kullandıkları en önemli enstrümandan, yani halka bolca dağıtılabilecek petrodolarlardan yoksun kıldı. O kadar ki, Suud hanedanı, bütçe açıklarını kapatmak için dünyanın en büyük petrol şirketi olan ARAMCO'nun bir bölümünü hisse senedi ihracı yoluyla uluslararası yatırımcılara satma kararı aldı. Bütçe açıkları nedeniyle sosyal harcamaları kısmak zorunda kalabilecek bir Suudi yönetimine karşı, İhvan'ın Suudi nüfusu arasında örgütlenip etkinlik kazanmaya başlaması Riyad için oldukça korkulu bir rüya.
 
Ve nihayet, İran'ın giderek artan nüfuzu. Irak'a yapılan iki ABD müdahalesinden sonra, hem Bağdat'ta Şiilerin önderliğinde kurulan hükümetler  aracılığıyla hem de Suriye'deki Esad rejimiyle olan ilişkileri sayesinde Körfez'den Akdeniz'e uzanan bölgede güçlü bir nüfuz bölgesi oluşturması, bu nüfuz bölgesinde belki geçici de olsa Rusya'nın desteğini sağlaması ve nükleer silah programı uyguladığı gerekçesiyle Batılı devleterin uyguladığı ekonomik ambargonun yükünü sırtından atmayı başarmış olması, İran'ın Riyad karşısında diplomatik ve politik bir zafer kazanmış olduğunu tescil ediyor.
 
Sonuç olarak, Suudi Arabistan'ın başını çektiği, Katar'ı yalnız bırakmaya ve hizaya getirmeye çalışan siyasi, ekonomik ve diplomatik ambargonun dibinde Suudi hanedanının taht korkusu var. Kral Salman'ın, veliahtlığa oğlunu getirerek ülkenin güvenlik güçleri üzerindeki kontrolü artırması ve veliahtlıktan aldığı yeğeni Muhammed bin Nayef'i ev hapsine zorlaması da, Riyad'da herşeyin sütliman olmadığını gösteren bir başka işaret.
 
Yine de bütün bu tabloda, Suudi hanedanı en büyük tehdit İran olarak beliriyor ve anlaşıldığı kadarıyla Kral Salman, Şii Tahran'ın nüfuzu kırılırsa, muhalif İhvan'dan gelen Sünni tehdidin kolaylıkla altedilebileceğini düşünüyor.
 
Durumu ne derecede doğru tahlil ettiğini zaman gösterecek.
 
Cengiz İzmirli (mahlas)