Kılıçdaroğlu yürüyor, sahne değişiyor

03 Temmuz 2017 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Kılıçdaroğlu'nun yürüyüşü, siyasal tarihimizde, son çeyrek yüzyılın en önemli olaylarından biri olmaya aday görünüyor. Çok işlevli olan bu girişimin, birden fazla sonucu olması da doğaldır. Bir dönem kapanıyor, yenisi açılıyor. Ama önce nedenler:

Siyasal yaşamımız, sandık-meclis-medya üçgeninde kıstırılmış durumdadır. Sonsuza yayılmış bir iktidar düşünce ve pratiği, temsili demokrasinin tabanını iyice daraltmış, meclis, temsil organı olma niteliğini yitirme sürecine girmiştir. Ana damarları tıkanmış, yaralı haldeki yönetimde yaşanan savrulma, kürt politikasındaki akıl almaz tutarsızlık, başkanlık rejimi dayatması, Suriye yalnızlığı ve son olarak da Katar'a asker gönderme kararı ile tehlike sınırını aşmış durumdadır. Artık rejim krizinden rahatlıkla söz edilebilir.

Uluslararası planda ise, Rusya'nın Suriye'ye müdahalesi ile başlayan, Mısır'da İhvan'ın tasfiyesi ile devam eden ve son olarak da Katar'ın kaşağılanması ile zirveyi zorlayan "siyasal islam"ın düşüş grafiği, AKP'nin uluslararası meşruiyetini iyiden iyiye daraltmış gibi.

Böyle durumlarda sokak, temsil ilkesinin bozulan ayarlarının yeniden düzeltilebileceği tek yerdir. Sine-i millet kavramının esas içeriği de budur. Bu kavramın, milletvekillerinin istifası anlamındaki karikatüral kullanımı, siyasetin milletvekili odaklı algılanması demektir ki, sosyal demokrat partilerin ölümcül virüslerindendir. Sine-i millet, siyasal temsili, gerektiğinde sokağa aktarabilme esnekliğidir. CHP grup ve MYK toplantılarının, yürüyüş güzergahında, sokakta yapılıyor olması, bu bağlamda güçlü bir sembol sayılmalıdır.

Böylece, özellikle rejim krizi dönemlerinde, meclis ve milletvekilleri, siyasetin yegane ağırlık merkezi olma durumlarını paylaşmaya zorlanırlar. Bu da, hem sosyal demokrasinin, hem de tıkanan siyasal sistemin önünü açar. Referandumun meşru olmayan sonuçlarından hemen sonra, CHP sözcüsü Selin Sayek Böke'nin sine-i millet seçeneğine işaret etmesi, şüphesiz ki, bu anlamda, sokağı gündeme alma girişimiydi. Nitekim, deniz bitmiş ve birileri "bir gece ansızın gelebiliriz" diye höyküredursun, bir sabah ansızın gelinmiş, yürümeye başlanmıştır.

"Sokak" nedir?

Sokak, her şeyden önce, sivil toplumun örgütlenme sigortasıdır. Günümüzde, haklı nedenlerle alerjik bir kavrama dönüşmüş olan ve 12 Eylül'den sonra, geçersizliği 15 Temmuz'da kanıtlanmış İdris Küçükömer şemasına tıkıştırılmış haliyle, liberallerin ve dincilerin binek atı anlamı taşıyan çakma "sivil toplum"un sokak ile hiçbir ilişkisi yoktur. Ama, tarikat platformları, iktidar çevreleri ve medya plazalarla yakın ilişkisi vardır.

Sivil toplum, askeri ya da sivil, her türden baskıcı yönetime karşı direnme ve hak arama zeminidir. Bu zeminin gücü, sokağın kurumsal örgütlülüğü ile doğru orantılıdır. Kabaca, meclis dışı muhalefet olarak adlandırılabilecek bu yapının, sosyal demokrat partilerle mutlak geçişkenliği olmalıdır.

Öte yandan, sokak "kronik" bir alandır. Bir iki defalığına, seçimden seçime yapılan ve "aman kalabalık olsun, ya da görünsün!" diye her tür aracın devreye sokulduğu mitingler gibi dekoratif unsur değildir. Zamana yayılan, sürekliliği olan ve özellikle özgül ağırlığı fazla bir alandır.

İşte bu alanın örgütsüzlüğü, darbelerin başlıca nedeni sayılmalıdır.

Yürüyüşlere gelince; hammaddesi asfalt ve ayak olan bu eylemin, sokağın en görünür biçimlerinden olduğu tartışmasızdır. Yürümeye başladığınız andan itibaren, masa başı siyasal mühendislik alanından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamışsınız demektir. Hele, patronlarının her gece televizyonlarda "siyasi akıllı" rolünde boy gösterdikleri o "kamuoyu araştırma şirketi" adlı ticarethanelerin konforlu hesaplama tekniklerinin çok dışındasınızdır. Sokak öngörülemez ve hesaplanamaz. Çünkü özgül ağırlık hesap tutmaz. Kervan yolda düzülür misali, yürüyüşler hele ki Kılıçdaroğlu'nunki gibi bir aya yakın sürecek olanlar, önemli ve belirleyici siyasal katalizörlere dönüşme potansiyeli taşırlar.

Örnek mi?

30 Haziran 1968'de başlayıp 10 gün süren Samsun-Ankara; Mustafa Kemal yürüyüşü. Hani Demirel'in deyimleştirdiği, "yollar yürümekle aşınmaz" cümlesinin muhatabı olan yürüyüş. Nicel ağırlık olarak başarısız: En kalabalık hali 24 kişi. Planlanan Ankara girişini gerçekleştirmezler. Anıtkabir'e çıktıklarında en fazla 300 kişiler. Üstelik, izleyen seçimlerde, Demirel'in partisi AP yüzde 46.6 oy oranıyla tek başına iktidar olur. Ancak, yürüyüşün özgül ağırlığı sokağı hareketlendirir. Demirel iktidarı meclise hapsolur; yönetemezlik sendromu güçlenir. Merkez sağın "sokak" geleneği yoktur. Ülkücü hareketi palazlandırmaya çalışır. Yetmez. Ve iktidarı bırakmak zorunda kalır.

Ya CHP?

İsmet Paşa'nın CHP'si sokağa hep mesafelidir. Mustafa Kemal yürüyüşüne oldukça soğuk yaklaşır. CHP parti örgütünün sokakla buluşmasını engeller. Üç sonucu olur:

CHP 1969 seçimlerinde oy kaybeder (yüzde 27.4), 12 Mart muhtırası verilir, İsmet Paşa'nın siyasi hayatı son bulur. Ecevit bu olaydan ders çıkaracak ve CHP'nin tüm tarihi boyunca sokağa en yakın olduğu 1973-78 dönemini başlatarak, 1977 seçimlerinde en yüksek oy oranına (yüzde 41.3) ulaşmasını sağlayacağı gibi, aynı tarihteki Namık Kemal Ersun darbe girişiminin kadük kalmasında önemli rol oynayacaktır.

4 Ocak 1991'de başlayıp 5 gün süren 100 binlik Zonguldak-Ankara yürüyüşü bir diğer örnek: Hani Özal'ın yürüyüşün lideri Genel Maden-İş sendikası başkanı Şemsi Denizer'i kastedederek "o zatla görüşülmez" dediği yürüyüş. Nicel ağırlık olarak o da başarısızdır: Son iki günde katılım azalmış, Ankara'ya gidilememiş, yapılan görüşmelerde hiçbir ciddi kazanım elde edilememiştir. Ancak yürüyüşün özgül ağırlığının yarattığı deprem, 20 Ekim 1991 seçimlerinde ANAP'ın rekor bir başarısızlıkla 292 milletvekilinden 115'e düşüp, iktidarı kaybetmesine yol açtığı gibi, Özal'ın da siyasi meşruiyetini bitirmiştir.

12 Eylül'ün yaratığı doğal tepkiyi devşirme konforu içindeki SHP ise, sokakla kucaklaşmayı gerekli görmemiş, sosyal demokrasinin kalbi olan Zonguldak eylemini uzaktan ve ikircikli bir yaklaşımla izlemeyi yeğlemiştir. Sonuç: Bir önceki seçimde aldığı yüzde 32.7'lik oya karşılık büyük bir kayıp yaşayarak yüzde 20 ile ancak üçüncü parti olabilmiş, DYP'nin gölgesinde eriyip giderek siyasi tarihimizi terk etmiştir. Öte yandan Zonguldak'ın özgül ağırlığı, 1973-78 meşruiyeti taşıyan (Zonguldaklı!) Ecevit'i, yüzde 10.5'ten yüzde 17.7'ye taşıyacaktır.

Özgül ağırlığın siyasi tanımı mı?:

Yollar yürümekle aşınmaz ama iktidarlar aşınır

Yürüyüşün olası sonuçları

Gezi'de sokakla randevusunu ıskalayan CHP, 2015 seçimlerinde, elverişli ortama karşın, değil ilerlemek, 2011'deki oy oranını dahi koruyamamıştır.

İkinci büyük randevu referandumun hemen sonrasındaydı. Sonucun meşruiyet sorunu taşıdığına dair parti yönetimin açık ve erken teşhisi, sözcü Böke'nin ilk saatlerde çıtayı yükselten yerinde ve radikal çıkışı, milyonların umudunu yeşertmişti. Bu defa tamamdı; CHP randevuyu kaçırmayacaktı. İlerleyen günlerde, kafalar karışmaya başladı. Parti yönetimin, izlenecek politikaya yönelik belirsizlik içinde olduğu görülüyordu. Yine Baykal ortaya çıktı, yine siyaseten "tuhaf" formüllerden biriyle durumu çerçevelemeye çalıştı:

"Referandum sonuçları meşru olmamakla birlikte, biz yine de kabul edip, 2019'a bir aday hazırlayalım. Seçildikten sonra tüm yetkilerinden vazgeçip, eski sistemi geri getirsin."

Siyaseten patolojik olan bu tablonun sürdürülebilme olanağı zaten yoktu. Nitekim, birkaç saat içinde alınan Kılıçdaroğlu yürüşüyü kararı ile bu açmaz aşılacak, ve CHP, 1978'den sonra ilk kez, hem de son derece ilginç ve etkili biçimde, en üst düzeyde, sokağa çıkma iradesini gösterecektir.

Nihayet, özgül ağırlık bir kez daha devrededir. Sosyal demokrasi ve sokak, 420 km. boyunca hem birbirlerini, hem de AKP sonrası Türkiye'yi şekillendirme sürecini başlatmışlardır.

Ya olası sonuçları?

a) CHP'de Baykal dönemi bitiyor;

9 Eylül 1992'de yeniden açılan CHP, çeyrek yüzyıldır Baykal damgası ve meşruiyeti taşıyor. Sovyetler Birliği'nin rejimi askıya almasının hemen ardından siyaset sahnesine dönen CHP, dönemin tüm neoliberal etkilerine açık olarak, sokakla buluşma refleksini kaybetmiş, yadırgatıcı bir pragmatizme yönelmiş, parti örgütünü zayıflatmış, siyaseti, hitabı ve endamı yerinde faaliyet algısıyla, meclis salonları ve medya stüdyoları ile sınırlandırmıştır. Parti kurumsallığı, ideolojisi ve bağlı reflekslerinde hatırı sayılır erimeye yol açan bu durum, CHP'yi, iktidar gündeminin uzantısına dönüştürerek, siyaseten belirleyicilik konumundan uzaklaştırmıştır. Oysa, muhalefetken bile gündeme ortak olma, hatta belirleme özelliği siyasetin temel başarı ölçütlerindendir. Sonunda o hale gelinmiştir ki, kasetler kurumsallığın önüne geçmiş, temel belirleyen işlevi kazanmışlardır. "Hitabı ve endamı yerinde" ölçütünü fazlasıyla tatmin eden Baykal, neoliberal dönemin inişe geçme süreciyle beraber, direnci ve CHP'yi koruma iradesi zayıf, siyasi güvenirliği ve hedonist kişiliği sorunlu bir figür olarak algılanmaya başlamıştır. Adım adım yükselen ve son dönemde, özellikle başkanlık rejimi dayatması sürecinde doruğa ulaşan siyasi savrulamalarıyla, çok ciddi bir meşruiyet erozyonunun konusu olacaktır.

Yürüyüşün, CHP açısından ilk önemli sonucu, sonuna yaklaştığımız neoliberal dönemle birlikte, bir tür "epistemolojik kopma" diye değerlendirilebilecek olan, parti tarihinin bu sayfasının çevrilme iradesinin ortaya çıkmasıdır.

Üstelik parti içi muhalefet hareketi olarak değil, yönetim olarak.

CHP'de, önümüzdeki dönemde ciddi bir kurumsallık sıçraması sürpriz sayılmamalıdır. Hareketlenip yenilenecek, tarihsel belleğiyle buluşacak parti örgütünün, söz konusu kurumsallığın ana halkası olduğu tartışmasızdır. Parti örgütü -belediyeler- meclis grubu arasındaki şeffaflık ve akışkanlığın yeniden sağlanması çabası, bu sürecin doğal bir uzantısı olacaktır. 1973-78'de CHP'yi ayağa kaldıran, sokakla en geçişken olan parti örgütü olmuştur.

CHP'nin tarihsel belleği, kendi soluyla dirsek teması (yürüyüş kararının alınmasından birkaç saat önce, 68 kuşağının sembol isimlerinden Sarp Kuray'a, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından, grup toplantısında parti rozeti takılmıştır), kürtlerle açık iletişim kanalları, MSP geleneği ile koalisyon, merkez sağdan siyasi destek gibi geniş ve esnek bir yelpazeye sahiptir. Bu bellek, referandum sonrası oluşan tabloya kolaylıkla hitap edebilecek zenginliktedir. Nitekim, yürüyüşe verilen merkez sağ, Saadet Partisi, HDP, sol desteği dalga dalga genişlemektedir. Yürüyüş, tarihsel belleğin canlanması ve geniş ilişki ağının kurulması sürecinin katalizörü olacaktır. Kılıçdaroğlu'nun CHP kimliğini ve sembollerini öne çıkarmadan yalnızca "adalet" pankartıyla yürünmesine yönelik kararı çok yerindedir ve bu amaca yöneliktir.

Yürüyüş, CHP'deki liderlik sorununu da sonlandıracak niteliktedir. İlhan Selçuk, Hilmi Özkök için "genelkurmay başkanı olmuşsun ama komutan olamamışsın" diye yazmıştı. Seçildiği günden beri tartışmalı bir genel başkan olan, kasetle geldiği, Baykal'ın gölgesinde olduğu, parti örgütüne hakim olamadığı, seçim başarısı bulunmadığı, dışarıdan yönlendirildiği, pısırık olduğu gibi birçok eleştiriye maruz kalan Kılıçdaroğlu, bu yürüyüşle birlikte gerçek bir lider olarak ortaya çıkma olanağını yakalamış bulunuyor. Ankara-İstanbul karayolunun yürünerek geçilecek her santimetresinde biraz daha kazanılan bu liderlik, Kılıçdaroğlu'nu sosyal demokrasinin liderliğine de taşımaktadır. 1977'deki Ecevit, sokakta, dokunulabilir mesafede, halktan biri imajına sahipti.*

Geride bırakmaya başladığımız neoliberal dönemde, güvenilirlik ve güç algısının sınırları, daha ziyade, "hitabı-endamı" ölçütüyle çiziliyordu. Yeni dönemin kapısı aralanırken aynı ölçüt, yapay, sığ, hatta plastik bir duygu alanı yaratarak, kalabalıkları da yormuş görünüyor. Güvenilirlik ve güç algısı, artık daha duru, alçakgönüllü, içten, daha az pragmatik ama özellikle daha çok dirençli imajı ile yan yana geliyor. İlkinde rahatlıkla kaybeden Kılıçdaroğlu, ikincisinde rahatlıkla kazanıyor. Yürüyüş bittiğinde, artık gerçekten de, "Dersimli Kemal" olacaktır. Bu tablonun önümüzdeki dönemde, CHP'nin yönetiminde ve siyasal uslubunda değişiklere yol açması beklenmelidir.

Yürüyüş, yalnız Kılıçdaroğlu'na değil, CHP'ye de müthiş bir özgüven dopingidir. Rejim krizinin kırmızı çizgilere ulaştığı anda, cumhuriyeti kuran partinin sokakla buluşması, sivil toplumu kucaklama iradesi, "sahipsizlik" psikolojisini hızlıca alt edecek olanakları da beraberinde getirecektir.

Geriye, biçok insanın aklında olan o tedirgin edici soru kalıyor: Yoksa yürüyüşün amacı, referandum sonrasında patlama noktasına gelmiş toplumsal tepkiyi yatıştırmak, gazını almak, bu arada da, hükümete baskı yaparak, uyum yasaları sürecini bir ölçüde seyreltmek mi? Yani, "sizin meşruiyetinizi tartışmıyoruz, ama lütfen biraz frene basın!" mı? Baykal'ın yaklaşımının bu yönde olduğu, yürüyüşü "pazarlık" unsuru olarak kullanmak eğilimi taşıdığı dikkatlerden kaçmıyor. Önce sessiz kaldı; uğurlamaya gelmediği gibi, karşılamaya gideceğine dair bir söz de etmedi. Yürüyüş mayası tutmaya, Kılıçdaroğlu'nun söylemi radikalleşmeye başlayınca, yürüyüşü haklı bulduğunu, iktidarın ayağını denk almaması durumunda kendisi de dahil milyonların katılacağını belirterek, konunun iktidar ile pazarlığa açık olduğu mesajını verdi. Tabii, AKP meşruiyeti sorunundan kaçınıp, eylemi AKP gündemine eklemleyerek. Nitekim, paniklemiş hükümetten de, "yürüyüşe ne gerek var canım, gelin konuşalım!" nidaları yükselmekte gecikmedi. Baykal, bayramda verdiği demeçteyse yürüyüşe övgü dozunu bir gömlek yukarı çıkarıp, İstanbul'daki karşılamada yer alacağını belirtirken, Katar politikası konusunda hükümetin izlediği çizgiyi anlayışla karşılama gereğine dair ipuçlarını vermek suretiyle "pazarlık" mantığını terk etmediğini bir kez daha gösterdi. Yani, yürüyüşün aştığı "klasik siyasete"!..

Oysa Kılıçdaroğlu'nun söylem ve tutumu Baykal'ınkinden giderek farklılaşıyor. 16 Nisan sonrasındaki tüm siyasi karar ve uygulamaların meşruiyet noksanı ile malul olduğu söylemi, yürüyüşle birlikte maddi içerik kazanmaya başladı. Enis Berberoğlu teması tüm tutuklulara, Ankara-İstanbul yürüyüşü, bu güzergahla sınırlı kalınmayacağı ifadesine evrildi. Kılıçdaroğlu, yürüyüş ilerleyip sokak ile bütünleştikçe, hükümeti muhatap almama, AKP gündeminin uzantısı olmama tavrını belirginleştirmeye başladı. Tahriklere kapılmama genelgesi, bu yönde önemli bir belgedir. Fetö/PKK terörü ile ilişkilendirme suçlamalarına, artık cevap dahi vermiyor. Adım adım söylemsel ve siyasal bir bütünlüğe, tutarlılığa yöneliyor: AKP iktidarının meşruiyeti bitmiştir. AKP'nin oyun sahasına dönüşmüş olan sandık-meclis-medya alanından sokağa doğru indikçe, kendi gündemini oluşturuyor. Yürüyüş süreci, kişileri ve kurumları adeta yeniliyor.

Bu yorumu oldukça iyimser bulanlar olacaktır. Şunu anımsatmak isterim: CHP'nin AKP ile "pazarlık" yöntemini terk edip, doğrudan AKP meşruiyetini hedeflemesi, sokağın baskısının sonucudur ve geri dönüşü sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Dedim ya, sokağın diyalektiği, siyasal mühendislikle pek de iyi geçinemez.

b) İktidar bloğunun şaşkınlığı;

AKP-MHP-Vatan Partisi'nin (VP) öne çıktığı blok tam bir şaşkınlık içinde. Yalnız onların değil, hiç kimsenin beklemediği bu girişim, söz konusu blokta giderek panik nedeni olmaya başlamış durumda. Bahçeli de, Perinçek de sokağın diyalektiğini bilebilecek deneyime sahip kişilerdir. Nitekim, en sert tepki ikisinden geliyor. Hükümet, "gelin görüşelim; anlaşırız" yaklaşımındaydı. Sonuç alamayınca "Fetö/PKK  yanlısısınız" tehdidine yöneldi. Her üç partide bu konuda söylem birliği oluşmuş durumda ki ilginçtir. Kılıçdaroğlu, son derece akılcı bir tavırla, onların söylem ve gündeminin muhataplığından kaçınıyor. Böyle davranarak, MHP yönetimini tamamıyla AKP yörüngesine hapsedip felç etmiş, hareket alanını sınırlamış durumda. Önümüzdeki dönemde, bu politikanın, MHP yönetimi üzerinde oluşturacağı baskı ve sonuçlarını hep birlikte izleyeceğiz.

VP ise, çok uzun yıllardır, iktidar alanına hiç bu kadar yakın olmamıştı. El eriminde gördüğü bazı olanakların, AKP meşruiyetinin tartışılır hale gelmesi ile kaybolacağı düşüncesi, Perinçek'i çılgına çevirmiş durumda.  Öte yandan, yürüyüşün VP'nin hareket alanını hızla daralttığını görüp, zevahiri kurtarmaya çalışıyor. (Okullara mescid zorunluluğunu Danıştay'a taşıma kararı)

AKP, ne yapacağına karar verememiş durumda. Sertlik politikasına yönelse, kendi sonunu çabuklaştıracağını biliyor. Bekle gör politikasına teslim olsa, meşruiyetine mal olacağını seziyor. En iyisi "pazarlık", ancak bunun için de Baykal'dan başka muhatabı yok. Ve CHP'de Baykal dönemi kapanıyor. Geriye, PYD'ye yönelik bir askeri müdahale ile yürüyüşü gölgeleyip, meşruiyet sorununu seyreltmek kalıyor. Ancak, riskleri var.

Bir de, sıfır riskli 15 Temmuz kutlamaları; kanseri aspirinle tedavi misali.

c) AKP sonrası dönem şekilleniyor;

Yürüyüşün önemli yönlerinden biri de, AKP sonrası dönemin şekillendirici unsurlarının başında geliyor olması. Saadet Partisi'nden gelen destek, AKP sonrası fabrika ayarlarında Erbakan çizgisi meşruiyetinin işaretidir. Meral Akşener'in desteği ve hemen arkasından yapılan partileşme olasılığına dair açıklamalar, bu kanadın merkez sağdaki boşluğu doldurma çabasının dışavurumudur. Kısa vadede "Hayır" bloğunun kristalize olması olarak yorumlanabilecek bu hareketlenmeler, orta ve uzun vadede, 1970'lerin Milliyetçi Cephe modeli meşruiyetine gönderme olarak algılanmalı. Her iki tabloda da AKP gereksiz bir yüktür.

Böylece, yürüyüş,  neoliberalizm sonrası CHP'yi şekillendirirken, merkez sağ, islamcı ve sol kesimlerde de dağılmalar, birleşmeler biçiminde, yeni dönemin siyasal sahnesini oluşturmaya adaydır.

d) Kürt politikası ilk kez gerçekçi bir zeminde;

SHP-kürt flörtünden bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Kürt hareketinin fiziki gelişimi ile siyasi gelişimi aynı oranda gerçekleşmedi. Biyolojik yaşı ilerleyen hareketin siyasal yaşı nispeten küçük kaldı. Bunun en önemli göstergesi, AKP üzerine kurdukları yanılsama dünyasıdır. Siyasal olgunluk, önemli yapısal değişiklikler içeren taleplerin, ancak o yapının genetiğinde olan kurumlar ile görüşülüp, sonuca bağlanabileceğini anlayabilmek demektir. Türkiye Cumhuriyet'nin genetiğini, yani kurucu irade ve meşruiyetini, siyasal zeminde, öncelikle CHP temsil eder. AKP islamcılığının burada yeri yoktur. Cumhuriyetin ontolojik yapısı ile sorunlu, özü gereği "muhalif" bir partinin, genetik yapıya yönelik hiçbir değişikliği yaşatabilme olanağı bulunmuyor. Dolayısıyla, CHP'nin "evet" demediği, rejimin ana yapısıyla ilgili hiçbir değişikliğin sürdürülebilmesi olanak dahilinde değildir. Kürtlerin (elbette onu temsil ederek pazarlık masasına oturanların) en büyük yanılgısı burada. Saraylarda kotarılan, kulaklara fısıldanan programlara ve vaatlere kandılar. Oysa, kürt hareketi, Türkiye solunun dere yatağında doğmuş, Ecevit CHP'si ile canlı ilişkiler kurmuş, sokak ile iç içe bir geçmişe sahiptir. Bunu unuttular. Saraylara, meclis salonlarına ve dağlara hapsoldular. Neoliberal dönemin "pazarlık" mantığını siyasetlerinin temeli yaptılar. Sonunda herkes kaybetti.

Bir dönemin geride kalmak üzere olduğunu sezdiklerinde, HDP, Demirtaş'ın ağzından çok yerinde ve etkili bir sloganla, "seni başkan yaptırmayacağız" ile girdiği seçimlerde, tarihinin en yüksek oyuna ulaştı. Ancak, HDP'yi, AKP yörüngesinde tutma misyonlu sağ kanat, sol kanadın CHP'ye soğukluğunu kullanmak suretiyle, izlenen AKP karşıtı politika ve "seni başkan yaptırmayacağız" sloganına yönelik özeleştiri baskısı yapmaya başladı.

Kılıçdaroğlu yürüyüşü, son derece elverişli koşullarda, CHP-kürt iletişiminin gerçekçi ve siyasal olgunluk çerçevesinde yeniden kurulabilmesinin de yolunu açacaktır. Kürt hareketi, bunun için yeterli birikim ve deneyime ulaşmış durumdadır.

CHP'ye gelince; SHP deneyinden sonra, bu alanda hiçbir ciddi ve kalıcı politika geliştirilmemiştir. Artık zamanı geldi. Sokak ile geçişken, "pazarlık" mantığından kurtulmuş bir CHP'nin bu işi çok daha rahat kotarabileceğini göreceğiz.

Mustafa Kemal Yürüyüşü, "yollar yürümekle aşınmaz" diyen Demirel'i 27 ayda devirdi.

Zonguldak yürüyüşü, "o zatla görüşülmez" diyen Özal'ı 10 ayda...

Adalet yürüyüşü, "adalet yollarda aranmaz" diyenleri...

Neyse, sayılı gün çabuk geçer.

Bir şey daha: Yollar kader bozar.

"Sevgili" Kılıçdaroğlu, yollara ve CHP liderliğine hoş geldiniz!..

Ümit Aslanbay

Not: Bu yazım ilk olarak T24'te yayınlamıştır.

* Kılıçdaroğlu'nun kıyafeti 70lerdeki Ecevit'e gönderme. Oysa neoliberal yıllarda Özal şortla askeri birlik denetledi. Deniz Baykal, ünlü Ricky Martin şarkısı eşliğinde konfetiler altında kurultay sahnesine girdi. Unutulmazdı.