Adalet tehdit altında

22 Temmuz 2017 Cumartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Tarihin ilk kurumlaşmış imparatorluğunun insanlığa bıraktığı en önemli mirasın, başta mülkiyet hakkı olmak üzere, "teba"nın da vazgeçilmez hakları olduğunu hükme bağlayan Roma hukuku olduğu söylenebilir. Roma kentinin kurulduğu M.Ö 753 yılından Doğu Roma-Bizans devletinin yıkıldığı 1453 yılına kadar yaşayan bir kurallar sistemi olarak tarihe damga vuran bu hukuk ilkelerinin, bugün hala Batı Avrupa demokrasilerindeki yurttaşlık yasalarının temelini oluşturduğu kabul ediliyor.

Roma hukukunun ardından Magna Carta geldi 1215 yılında; artık yöneten, ilahi otoriteye dayandığı  iddiasına karşın, yönetenin hakları karşısında geri adım atmayı kabullenip iktidarı paylaşmaya razı olmak zorunda kalıyordu. "Teba" artık yönetime da katılma hakkını elde etmişti.

Daha sonra Aydınlanma Çağı boyunca ve ardından Sanayi Devrimi'nin örgütlü işgücüne sağladığı otoritenin de katkısıyla, yurttaşlık, mülkiyet ve işçi-işveren ilişkileri gibi toplumsal yaşamın temel  direklerini oluşturan alanlarda geliştirilen hukuki kurallar giderak hayatın her alanını düzenler hale geldi.

Burada neredeyse 2800 yıllık bir gelişim sürecinden söz ediyoruz. Bu süreç boyunca hukukun en önemli özelliği, adalet kavramının her türlü ayrıcalığı reddedişinin evrensel ilke olarak benimsenmiş olmasıdır. İnsanlık tarihinin bugün ulaştığı aşamada, Roma dönemine ait, gözleri bağlı ve elinde terazi tutan bir genç kadın heykelinin hala adalet kavramını simgeliyor olmasının ardındaki derin anlamı kavramamız gerekiyor: Yargıç adalet dağıtırken kimin haklı kimin haksız olduğunu, görerek değil, terazinin oluşturacağı dengeyle kararlaştırmak zorunda.

Adaletin bu tarafsız özelliğidir ki, çağdaş demokrasilerde, yargının, yasama ve yürütme ile birlikte devletin üç eşit temel gücünden biri sayılmasını zorunlu kılmıştır.

Ama bu adalet anlayışı artık açıkça tehdit altında gibi görünüyor.

Polonya parlamentosu bu hafta büyük bir çoğunlukla onayladığı bir yasa tasarısıyla ülkenin en yüksek mahkemesinin yargıçlarının parlamento (yani siyasi otorite) tarafından atanmasını onayladı. (Bu film daha önce nerede oynamıştı?!?!) Avrupa Birliği, haklı olarak esip gürledi ve bu uygulamanın bir AB üyesi ülkede hukuku siyasi otoritenin emri altına sokarak yönetimde hukukun üstünlüğü ilkesini  ihlal ettiğini vurguladı.

Polonya'nın eski komünist dostu ve komşusu Macaristan alelacele  AB'nin karşısında ve Varşova hükümetinin yanında yer aldı.

AB'nin bu durumda topluluk içindeki kilit kararlarda Polonya'nın oy hakkını askıya alabileceği söyleniyor.

Polonya hukuku siyasileştiren tek ülke olsa belki de o kadar telaşlanmaya yer yok iddiasında bulunulabilir.

Ne var ki, merkezi  İsviçre'nin Cenevre  kendtinde bulunan Uluslararası Hukukçular Komisyonu öyle düşünmüyor.

Dünyanın en saygın hukukçularından bazılarının oluşturduğu komisyonun genel sekreteri  Saman Ziya Zarifi,  Reuters ajansına yaptığı bir açıklamada, başta ABD ve Türkiye'de olmak üzere, "otoriter popülist" olarak tanımladığı siyasilerin "demokratik olarak elde ettikleri yönetim erkini hukukun üstünlüğünü çiğnemek" amacıyla kullandıklarını söyledi.

İran doğumlu ABD vatandaşı Zarifi, ABD'deki  hukuk sisteminin içerdiği dengeleyici mekanizmalar nedeniyle Trump'ın otoriterliğinin şimdilik sistem tarafından sınırlanabildiğini ancak,Türkiye, Polonya, Macaristan, Filipinler ve Venezuela gibi ülkelerde hukukun siyasiler tarafından hiç bir sınırlama olmaksızın yozlaştırıldığını vurguladı.

Siyaset bilimcilerinin ve sosyologların yanıtlamaları gereken soruların başında herhalde, giderek yaygınlaşmakta olan güçlü (popülist) lider eğiliminin altında hangi nedenlerin yattığını açıklamak gelmeli:

Küreselleşmenin getirdiği ekonomik yararların adil olarak paylaşılmaması yüzünden zengin-yoksul uçurumunun giderek derinleşmesi ve yoksullaşan seçmen kitlelerinin hızlı çözüm umuduyla popülist liderlere güven duymaları mı?

Doğu Bloku ve SSCB'nin çöküşünden sonra sistem tehdidi ortadan kalktığı için rehavete düşen Batı ekonomilerinin üretim ve bölüşüm sorunlarını gündemin arka sıralarına itmeleri mi?

Başta ABD olmak üzere Batı ekonomilerinin son 20 yılda aşırı ölçüde finanşallaşmaya izin vererek, hatta teşvik ederek,  düzenli ve istikrarlı istihdamın tek kaynağı olan reel ekonomiyi ihmal etmeleri mi?

Yoksa komünizmin çöküşü sonucu ideolojik rekabetin büyük ölçüde ortadan kalkmasıyla seçmen kitlelerinin siyasi tercihlerinde ortaya çıkan yüzeyzelleşme eğilimleri mi?

Nedenleri ne olursa olsun, son yıllarda güçlenen "otoriter/popülist" siyasi lider eğilimlerinin toplumsal istikrarı güçlendirmek yerine daha da sarsacağı bilinmeli.

Polonya ve Macaristan'daki popülist hükümetlere karşı sokak gösterileri  yoğunlaşan bir tempoyla devam ediyor. Venezuela'da devlet başkanı Maduro'ya direniş yer yer barikat çatışmalarına dönüştü.

ABD'de ise Donald Trump kendi başına çorap örmekle meşgul olduğu için halkın yönetimi sallamak için sokağa çıkmasına henüz gerek kalmadı.

Kısacası, hukukun siyasileştirilmesi otoriter/popülist liderlerin iktidarlarını ancak bir süre için uzatabilir. Filipinler'de Ferdinand Marcos 20 yıllık despotça  iktidarının ardından nasıl bir halk devrimiyle devrilip ülkesinden kaçmak zorunda kaldıysa, otoriter/popülist liderlerin hepsi  de şu ya da bu biçimde koltuklarını Marcos gibi terketmek zorunda kalacaklar.

Hukukun  üstünlüğü, 2800 yıllık tarihin mirasına rağmen yok sayılamayacak kadar derin köklere sahip.

Cengiz İzmirli (mahlas)