İşte Cumhuriyet davasında savunmalar

24 Temmuz 2017 Pazartesi  |  GÜNLÜK

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi'nce görülen Cumhuriyet Gazetesi Davası'nda bugün şu savunmalar yapıldı:

Kadri Gürsel

"İddianamede şahsıma " Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmamakla Birlikte Örgüte Yardım Etmek " suçu isnat ediliyor. İddia makamı bu isnadı üç temel suçlama üzerinden yöneltiyor.

Birincisi, ByLock kullanıcısı 92 şüpheli şahıs ve haklarında FETÖ/PDY silahlı terör örgütünden dolayı soruşturma bulunan 21 kişi ile iletişim kaydımın olduğudur.

İkincisi, Cumhuriyet gazetesi Yayın Danışmanı olup Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.'de birinci derecede imza yetkisine sahip olduğum ve Cumhuriyet'te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin manipülatif amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olduğumdur.

Üçüncüsü de, 12 Temmuz 2016'da Cumhuriyet'te yayımlanan " Erdoğan Babamız Olmak İstiyor " başlıklı köşe yazısını kaleme alarak " açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı'nın şahsını hedef alarak Türkiye'de otoriter bir rejim bulunduğu algısını yaratmaya " çalıştığımdır.

Bu iddiaların tamamı gerçek dışıdır.

Birincisinden başlamak gerekirse, ByLock kullanıcısı 92 ve haklarında FETÖ/PDY soruşturması bulunan 21 (Aslında bir kişi Murat Kurnaz-her iki listede de olduğundan bu sayı gerçekte 20'dir) şüpheli şahıs ile iletişim kaydımın bulunduğu iddiası asılsızdır. Suçlamanın dayanaktan yoksun olduğu, bunu ortaya atanların bizatihi kaynak olarak gösterdikleri HTS kayıtları incelenince ortaya çıkıyor. Ziraiddia edilen toplam 112 kişiden 102'si ile olduğu iddia edilen iletişim, tamamen tek taraflı (85) SMS ve/veya (17) tek taraflı arama kaydıdır.

Bana gelen SMS'lerin hiç birine cevap vermediğim için benim bu kişilerle herhangi bir iletişim kaydımın bulunduğu iddia edilemez. Olsa olsa aksinden, yani sadece onların benimle irtibat kurma gayretlerinden bahsetmek mümkündür. Bu gayretleri de başarısız kalmıştır. Diğer bir anlatımla, bu kişilerin benimle iletişim kayıtları vardır, benim onlarla iletişim kaydım yoktur.

Kaldı ki bu SMS'lerin neredeyse tamamına yakını 27 Temmuz 2014 ile 1 Ağustos 2014 tarihleri arasında gönderilmiştir. Bu 5 gün zarfında gönderilen SMS sayısı 150 civarındadır. İrtibatlı olduğum iddia edilen 112 kişiden 85'i bana üst üste bir kereye mahsus mesaj gönderen, benim cevap göndermediğim kişilerden oluşmaktadır.Bu yoğunluğun nedeni, o dönemde Emniyet Teşkilatı'ndaki FETÖ yapılanmasını hedef alan ilk büyük tutuklama dalgasına karşı cemaat mensuplarının gazetecilere yönelik olarak bir medya kampanyası düzenlemiş olmalarıdır. Bu 5 gün boyunca benimle irtibat kurmaya çalışmalarının nedeninin ise bağımsız ve eleştirel bir gazeteci olmam olduğunu düşünüyorum. Lakin benden destek alma çabalarının hiçbir sonuç vermediği ortadadır.

Esasen, iddia makamının bu SMS'leri ve cevap vermiş bulunsam bile kısa süre konuşup kapattığım tek taraflı aramaları hesaba katarak yaptığı " irtibat " suçlaması akla ve mantığa aykırıdır. Geçersizdir. Aksinin kabulü halinde, FETÖ üyelerinin sadece SMS yollamak suretiyle, bir kişiyi kendileriyle irtibatlı hale getirmelerinin de mümkün olabileceğini varsaymak gerekecektir ki bu durumda, tüm ülke vatandaşları şüpheli ya da sanık haline gelir.

Hemen belirtmem gerekir ki, iddianamede " iletişim kaydımın bulunduğu " öne sürülen 112 şahıstan, sadece 8'i ile karşılıklı iletişimim mevcuttur. Bu 8 kişiden 5'i Bylock kullanıcısıdır. Bu 5 kişielbette ki köşe yazarlığımdan ileri gelen mesleki saiklerle, meşru zeminde görüştüğüm insanlardır.

Tabii ki, söz konusu karşılıklı iletişimin kurulduğu 2015 yılında bu kişilerin, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra FETÖ üyeliğinin başlıca kanıtı olarak gösterilecek olan kriptolu haberleşme sistemi ByLock'un kullanıcılarından olduklarını bilmem ya da tahmin etmem mümkün değildir.

Ayrıca hiç unutulmamalıdır ki, gazeteciler meraklı insanlardır ve herkesle görüşebilirler. Mesleğini ciddiye alan bir gazetecinin görevi, hele de köşe yazarlığı yapıyorsa, ülkesinin önemli meselelerine bakış açısını etraflandırmak, çeşitlendirmek ve ardından kendi mukayesesini yaparak okurlarına sağlıklı, bütüncül ve tutarlı perspektifler sunmaktır. Ve bu faaliyet hiçbir demokraside suç olarak görülemez, cezalandırılamaz. Bunun adı gazeteciliktir, gazetecilik suç değildir.

Sonuç itibarıyla, ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi toplam 112 kişi ile iletişim kaydımın olduğu yönündeki asılsız iddiadan yola çıkarak " irtibat " sonucu çıkarmak izan ve vicdana aykırıdır. İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan 25.03.2017 tarihli analiz raporuna dayandırılan bu asılsız iddia, aleyhimizdeki iddianamenin Mahkeme'ye ve avukatlarımızın erişimine sunulmasından bir gün önce, iktidara yakın gazetelere servis edilmiştir. Bu yüzden hakkımdaki " 112 ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi ile irtibatlı olduğum " şeklindeki yalan haberle itibarsızlaştırılmak istendiğim aşikardır.

İddia makamı, hakkımdaki HTS kayıtlarını inceleme gereği duymaksızın, ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi112 şahısla olduğu iddia edilen iletişim kaydının yüzde 95'ini, bana bir defaya mahsus olmak üzere gönderilen ve cevap bulamayan SMS'ler ve/veya tek taraflı aramaların oluşturduğunu, dolayısıyla bunların " iletişim kaydı " olarak değerlendirilmesinin mümkün olamayacağını teşhis etmediyse, görevini ihmal etmiştir.

İddia makamı, bu iddiayı, asılsızlığını bilerek iddianameye koyduysa görevini kötüye kullanmıştır.

İkinci olarak, iddia makamı beni, Cumhuriyet'te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olmakla suçluyor.

İddia makamının bana bu suçlamayı yöneltmek için kullandığı bir dayanak, Cumhuriyet gazetesinin " Yayın Danışmanı " olmamdır. İkinci dayanağı ise Cumhuriyet gazetesini çıkaran Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.'de " Birinci derecede imza yetkilisi olduğum " gibi bir iddiadır.

Bu suçlamalar her türlü mesnetten yoksundur. Yenigün Haber Ajansı'nda " Birinci derecede imza yetkisine " hiçbir zaman sahip olmadım. Buna karşılık bu uydurmacanın nasıl olup da iddianamede yer aldığında dair bir düşüncem var.

Hakkımızdaki dava dosyasının 7 No'lu klasöründe, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün 4 Kasım 2016 tarih ve 47909374.66817(63044) 38081 sayısı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu'na gönderdiği " Fezlekeli Soruşturma Evrakı " yer alıyor.

Bu fezlekede ben, "Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.'de birinci derecede imza yetkisine sahip " olarak gösteriliyorum. Bununla da kalınmamış, bir de " Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı " ilan edilmişim. Oysa Vakfın Başkanının Orhan ERİNÇ olduğu, kamuoyunca bilinen bir gerçektir.  

Cumhuriyet'teki konum ve görevlerime dair bu iki fahiş hatanın polis fezlekesinde yer alması " masum " bir dalgınlıkla açıklanamaz. Burada beni kriminalize edilmek istenen bir vakıf yönetimi ve şirket ile ilişkilendirerek, tutuklanmamı sağlamaya dönük bir suiniyet söz konusudur. Delil de uydurulmamış, aleni, erişime açık veriler, insanı hayretler içinde bırakan bir cüretle düpedüz tahrif edilmiş ve böylece tutuklanmam için bir sözde gerekçe icat edilmiş.

Bu sadece bana mı yapılmış ? Hayır. Fezlekede benim dışımda Akın Atalay, Bülent Utku ve Önder Çelik'in de " Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı " oldukları yazıyor. Bu fezleke şu ifadelerle sona eriyor : " FETÖ/PDY'nin bir kısım kimselerin tutuklanmasına ve yargılanmasına sebep olarak iftira suçunu işledikleri, yine birçok vatandaşın mağduriyetine yol açarak suça konu birçok eyleme katıldıkları anlaşılmıştır "

İftiralarla dolu bir fezlekenin son cümlelerinin bunlar olması, fevkalade ironiktir. Çünkü bu fezlekede benimle ilgili olarak, aynen bu son cümlelerde yazılı olduğu gibi, tutuklanmama sebebiyet vererek mağduriyetime yol açan iftiralardan başka bir içerik yoktur.

İddia makamının, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanıolmadığımı görerek, hazırladığı iddianamede Emniyet'in bu iftirasına yer vermemiş olması sevindiricidir.

Diğer taraftan, söz konusu fezlekenin yer aldığı 7 inci klasörün 109 uncu sayfasındaki " Yenigün Haber Ajansı İmza Sirküleri " iddia makamı tarafından görülüp değerlendirilmiş midir ?

Mali Suçlar Araştırma Kurulu'nun (MASAK) 24.08.2016 tarihli araştırma raporunda, 01.01.2013 ile 18.08.2016 tarihleri arasında Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.'nin Yönetim Kurulunda görev yaptığı tespit edilenler arasında adım görünmüyor. Dolayısıyla şirketin ne birinci, ne de ikinci derecede imza yetkilileri arasındayım.

Ayrıca MASAK raporundaki inceleme bitim tarihi olan 18.08.2016'dan sonra da Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.'de herhangi bir görevim ve dolayısıyla birinci derecede imza yetkim olmamıştır. Bu gerçeği avukatlarım, 18.05.2017'deki tutukluluk incelemesi öncesinde 15.05.2017 tarihinde verdikleri tahliyemi talep eden dilekçelerinde belgeleriyle ortaya koymuşlardır.

Cumhuriyet'te yaşandığı iddia edilen radikal yayın politikası değişikliğinden, FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin manipülatif amaçlarına hizmet eder tarzda yayın yapılmasından sorumlu olduğum öne sürülürken kullanılan bir başka husus da gazetenin " Yayın Danışmanı " pozisyonunda bulunmamdır.

Benim yayın danışmanlığım ile gazetenin iddia edilen yayın politikası değişikliği arasında herhangi bir ilişki kurmak akla ve mantığa aykırıdır, abesle iştigaldir. Bu iki nedenden ötürü böyledir.

Birincisi, 27 Eylül 2016'da başlayarak gözaltına alındığım 31 Ekim 2016'ya kadar toplam 34 gün ifa edebildiğim Yayın Danışmanlığı, gazetenin yayın politikası üzerinde karar ve icra yetkisi veren bir görev olmamasıdır. Yayın danışmanı, adından da anlaşılacağı gibi gerektiğinde fikri alınan ya da fikrini söyleyen kişidir. Önerilerini dikkate alıp almama hususunda kararı veren merci ise gazetenin yönetimidir.

İkinci neden ise, benim gibi görevine 27 Eylül 2016'da başlayıp bunu sadece 34 gün sürdürebilen bir Yayın Danışmanının Cumhuriyet'teki radikal yayın politikası değişikliğini nasıl ve ne zaman gerçekleştirdiği sorusunun cevabı ile ilgilidir.

İddianamede " Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren adeta el konulduğu " ileri sürülüyor. Gazetenin yayın politikasının son 3 yıllık dönemde değişime uğradığıiddia ediliyor. Öyleyse, benim bu " yayın politikasını değiştirme suçuna " iştirakim nasıl mümkün olmuş olabilir ?

Bu sözde suçu, gözaltına alınıp tutuklanmamdan yaklaşık beş buçuk ay önce, 10 Mayıs 2016'da başlayarak, haftada iki kez yazdığım köşe yazılarımda işlemiş olamam, çünkü köşe yazarı, köşesinde sadece kendi görüşlerini ifade eder ve bu görüşler gazete için bağlayıcı nitelikte addolunmaz.

Bu, son üç yıla yayıldığı iddia edilen sözde " Yayın politikası değiştirme suçuna " gözaltına alındığım 31 Ekim 2016'dan önceki 34 gün zarfında, karar ve icra yetkisi olmayan bir " Yayın Danışmanı " olarak katılmış olmam ise akla ziyan bir iddiadır.

İşte tam da bu nedenle, iddia makamı, Cumhuriyet gazetesinde 5 ay köşe yazarı ve son 1 ay da yayın danışmanı olduğum gerçeğini ve MASAK'ın Yenigün Haber Ajansı'nda imza yetkilisi olmadığıma dair raporunu görüp incelemeden, sadece bir polis fezlekesine binaen, benim Yenigün Haber Ajansı'nda birinci derecede imza yetkisine sahip olduğumu ve Cumhuriyet Gazetesi'nin yayın politikasını değiştirdiğimi iddianameye koymuşsa, açıkça görevini ihmal etmiştir.

Aksi geçerli ise görevini açıkça kötüye kullanmıştır.

Bana isnat edilen üçüncü suçlama, Cumhuriyet gazetesinde " Erdoğan Babamız Olmak İstiyor " başlıklı bir yazı yazmış olmamdır.

12 Temmuz 2016'da yayımlanan bu yazımda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sigara karşıtlığından yansıyan, fazlasıyla baskıcı bulduğum bir siyasi kültür ve zihniyeti eleştirmiş ve hicvetmiştim. İddia makamı bu yazıda " Açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı'nın şahsını hedef aldığımı " vurgulayarak bundan sözde bir suç üretmeye çalışıyor.

Açıkça belirtmeliyim ki Türkiye'de " açıkça ve doğrudan Cumhurbaşkanı'nı hedef almak " diye bir suç yoktur. Bilakis iyi gazeteci, eleştiri konusunu açıkça ve doğrudan hedef alır. Bu konu Cumhurbaşkanı'nın icraat ve söylemi olunca da eleştirisini açık ve doğrudan dile getirir ki net biçimde anlaşılsın. Ayrıca demokrasilerde Cumhurbaşkanı'nın eleştiriden muaf olduğuna dair ne bir yasa olabilir, ne de Cumhurbaşkanı eleştirilecekse bunun üstü örtülü ve dolaylı yoldan yapılacağı hususunda bir teamülden söz edilebilir.

Yine bu yazı dolayısıyla " Türkiye'de otoriter bir rejim bulunduğu algısını yaratmaya çalışmakla suçlanıyorum. Bu hukuki değil, siyasi nitelikte bir suçlamadır. Gazetecinin işi algı yaratmak değil, olguları nesnel biçimde değerlendirmektir. Gazeteci bir görüş ifade ediyorsa bunu olgularla destekler. Benim suçlanan yazım da sarsılmaz olgularla desteklenip doğrulanmış bir görüşü içermektedir.

Hemen belirtmem gerekir ki, köşe yazarlığına başladığım 2007 yılından bu yana mevcut iktidara mesafeli durmuş ve eleştirmiş olmama rağmen hakkımda bugüne kadar yazılarım ve konuşmalarım nedeniyle ne bir şikayet söz konusu olmuş ne de bir dava açılmıştır.

Üstelik Türkiye'deki rejimin otoriterleştiği uyarısını yıllardır her mecrada açık ve seçik biçimde yapan bir köşe yazarıyım. Bu görüşümü her zaman olgulara dayandırdım. " Seçimli otokratik rejim yolundayız " başlıklı yazım Milliyet'te yayınlandığında tarih 2009 yılıydı. Bu tarihten sonra da çeşitli vesilelerle rejimin otoriterleşmeye doğru yöneldiği uyarısını yaptığım yazılarım olmuştur.

Öngörüm maalesef gerçekleşti. Yoksa bugün bir düşünce suçlusu olarak tutuklu yargılanmaz, mesnetsiz, içi boş ve asılsız suçlamaları bir Mahkeme karşısında çürütme imkânını hapiste 9 ay geçirdikten sonra bulmuş olmazdım.

Şimdi tutukluluğum bir cezaya dönüşmüş ise ve otoriterlik hakkındaki eleştiri ve uyarılarım bu tutukluluğun gerekçeleri arasına konulmuşsa, bu durum görüşlerimin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu gösterir sadece.

İddia makamı, " Erdoğan Babamız Olmak İstiyor " başlıklı yazımın kendi ifadeleriyle " darbeden 3 gün önce yani 12 Temmuz 2016'da " yayımlandığını vurgulayarak beni adeta suçlamış oluyor. Bir tesadüften ötürü nasıl suçlanabilirim ? Bu imkânsızdır.

Bu yazının 15 Temmuz darbe girişiminden 3 gün önceye rastlamasının sadece bir nedeni var ve o da zaten metnin içinde. Yazıyı kaleme almamı tetikleyen olay, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 9 Temmuz 2016'da NATO zirvesinin yapıldığı Varşova'da Bulgaristan Dışişleri Bakanı Daniel Mitov'un üzerindeki sigara paketini kendisine vermesini isteyerek almasıdır. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan darbeden 6 gün önce Varşova'daki zirvenin fuayesinde sigara içerken gördüğü Bulgar Bakan'dan üzerinde taşıdığı sigara paketini alarak, kendisine sigarayı bıraktığına dair söz vermesini istemeseydi, benim de bu yazıyı yazmam darbe girişiminden 3 gün öncesine rastlamayacaktı. Medya okur-yazarlığı bulunan herhangi bir kişi, suçlanan yazımı okuduğunda, yazının güncelliğinin Bulgar Bakan'ın sigara paketinin alınmasına dayandığını anlar.

Maalesef iddia makamı, yazıma nesnel ölçüler içinde değil, beni hapiste tutmak için bir gerekçe icat etme arayışı ile yaklaştığından bu basit gerçeği görememiş.

Bana yöneltilen bütün bu suçlamalar akıl ve mantıktan yoksun olduğu gibi, her türlü hukuk ve vicdan ölçüsünün de dışındadır. Sadece adaletsizlik üreten suçlamalardır.

Ayrıca hakkımda MASAK raporları olduğu iddia edilmiş. Bu gerçek dışıdır. Dava dosyası incelendiğinde MASAK raporlarında adımın geçmediği görülecektir.

İlaveten " Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu'nun usulsüz yöntemlerle ele geçirildiği" iddiası ile de tuhaf bir biçimde ilişkilendiriliyorum. Bu bir hayal ürünüdür.

İddiaya konu yönetim değişikliği vuku bulduğunda, ben Milliyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmakta idim. Yönetim Kurulu değişikliği ile herhangi bir ilgim olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırı.

Ve nihayet iddia makamı, bana isnat ettiği, asılsız, gerçek dışı, akla, mantığa ve hukuka aykırı suçlamaları kendi ifadesiyle " bir kül halinde değerlendirip " hakkımda " Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütüne yardım etme " suçunu işlediğim kanaatine varıyor.

Ben ise, bu ifadem ile iddia makamının üzerime attığı, suçlamaların, külliyen asılsız ve gerçek dışı olduğunu birer birer kanıtlamış bulunuyorum.

Bugün karşınızda " sanık " sıfatıyla ifade veriyorsam, bunun nedeni Cumhuriyet gazetesine karşı başlatılan tasfiye amaçlı siyasi operasyona son anda, susturulmak ve tecrit edilmek maksadı ile dahil edilmiş olmamdır.

İktidara yakın güç odakları, 2011'den başlayarak, her seçim öncesinde, medya patronları üzerindeki nüfuzlarını kullanmak suretiyle, TV programlarına çıkmamı ve yazı yazmamı engellemeye çalışmışlardır.

2016'nın sonbaharında Türkiye'nin bir Anayasa Referandumunun sathı mailine gireceği bir sırada beni susturmanın kendilerince yolu, tutuklanmamı sağlamaktı. Çünkü bu kez Cumhuriyet gibi bağımsız bir gazetede özgürce yazıyordum ve bu gazeteye söz geçirmeleri mümkün değildi.

Dava dosyası incelendiğinde, kumpas davalarından birinde, hakkında iki müebbet hapis cezası talebiyle FETÖ şüphelisi olarak yargılanan savcı Murat İnam'ın bu davanın ben hariç tüm şüphelileri hakkında 30 Ekim 2016 tarihinde yakalama ve gözaltına alma kararı çıkarttığı görülüyor. Hakkımdaki gözaltına alma kararı ise diğer arkadaşlarımın gözaltına alındıklarının duyulmasından, Cumhuriyet'e operasyonun haber olmasından sonra, 31 Ekim 2016 tarihinde çıkarılıyor.

Cumhuriyet'e karşı operasyon, benim de tutuklanarak yazamaz ve konuşamaz, velhasıl gazetecilik yapamaz hale getirilmem için bir fırsat olarak kullanıldı ve bu, birilerinin aklına son anda geldi.

Burada karşınızda " üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğim için değil, bağımsız, sorgulayıcı ve eleştirel bir gazeteci olduğum için, gazetecilikten taviz vermediğim ve mesleğimi bihakkın ifa etmekte sonuna kadar ısrarlı olduğum için bulunmaktayım.

İktidarın bütün baskı ve tehditlerine karşın, gazeteci kalabilmeyi başardığım için, uzun süre tutuklulukla peşinen cezalandırıldım.

Hakkımdaki " terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme " suçlamasını destekleyen tek bir gerçek kanıt bulamazsınız. Çünkü böyle bir kanıt oluşturan ne bir davranışım, ne bir sözüm, ne de bir yazım vardır. Tam tersine, bahse konu örgüte karşı, bütün kariyerim boyunca hep azami şüphe ile yaklaştım ve kesin bir biçimde eleştirel oldum. FETÖ'nün adı henüz " Cemaat " iken ve bu cemaat ile AKP iktidarı birlikte çalışırken benim bu yapıya karşı bakışım kategorik biçimde negatif olmuştur ve bu bakışım hiç değişmemiştir.

Mevcut iktidarın, geçmişte bu grupla sürdürdüğü fiili koalisyon ortaklığını teşhir ettim ve bu meşum işbirliğinin ülkeye vereceği zararı öngördüm. O zamanki adıyla cemaatin, iktidardan aldığı güç ve destek sayesinde kurduğu komploların sonucunda AKP'nin de bu ittifakın kurbanı olabileceğini çeşitli vesilelerle ifade ettim. Çok sayıda yazım, konuşmam ve TV programlarında söylediklerim bunu kanıtlar.

Bütün öngörülerim gerçekleşti. Her şey arşivlerdedir.

Aleyhimdeki suçlamalar, sahte delillere dayandırılmalarına bile gerek duyulmaksızın, iptidai yalanlar, tezvirat ve tahrifatlar ile gerçeküstü bir boyuta taşınmıştır.

Bu arada, bu gerçekleri bir Mahkeme heyeti karşısında dile getirmeden önce, Silivri Cezaevindeki tutukluluğum 9 ayı buldu. Uzun tutukluluk yolu ile cezalandırma başlı başına bir hukuksuzluk ve insan hakları ihlalidir.

Yukarıda arz ettiğim hususlar dikkate alınarak, hakkımda beraat kararı verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim."

Akın  Atalay

"28 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500.-TL tutarında EFT gönderdiği Hüseyin Aktaş isimli şahıs hakkında MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; şahsın oğlu olan Atilla Aktaş'ın MASAK Başkanlığı tarafından () Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen (...)sayılı analiz raporunda, yurtdışındaki ATM'lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Şaban Aydın'a ait olan Boğaziçi () Ticaret Limited Şirketi'nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir."

 Burada bir parantez açıp samimi bir itirafta (!) bulunmak isterim. Bu iddianame ve eklerinin içindeki yüzlerce iddia ve belge arasında anlamakta anlamlandırmakta, hem kendime hem başkalarına izah etmekte ve bunu nasıl anlatmalıyım diye düşünüp çözüm yolu bulmakta en çok zorlandığım konu bu oldu.

 Yazım ve anlatım şekli nedeniyle anlaşılması gerçekten çok güç ve inanılması gerçekten çok zor olan, fantastik bir irtibatlandırma çalışması ile karşı karşıyayız. 2011 yılı Mart ayının 28. günü 2.500.-TL parayı EFT olarak gönderdiğim Hüseyin Aktaş dışındaki diğer şahıs ve şirketleri tanımadığım ve ne işle meşgul olduklarına dair en ufak bir bilgim de olmadığı için anlatımda kolaylık olması bakımından Boğaziçi Ticaret Ltd. Şti'ni bir varsayım olarak Bursa'daki bir restoran işletmesi diye ele alıp iddiayı tane tane yeniden aktarmam gerekiyor.

 28 Mart 2011'de EFT yoluyla 2.500.-TL gönderdiğim Hüseyin Aktaş bir parkeci. Oturduğum evin salonundaki parkeyi yenileme işinin karşılığı olarak kendisine yapılan bir ödeme söz konusu. İşte bundan yola çıkan savcı mealen ve mecazen diyor ki; "Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500.-TL ödediğin Hüseyin Aktaş'ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa'daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK'ın raporu var. Ver bakalım hesabını!.." Ne desem?"

Musa Kart

"Ben bir karikatüristim. 35 yıldır karikatür çiziyorum. Karikatürist; uzun, dolaylı anlatımlar yerine, çarpıcı ve etkili bir dille doğrudan aktarır duygu ve düşüncelerini...

Bugün burada haksız, mesnetsiz, kabul edilmesi mümkün olmayan ve insaf ölçülerini çok aşan suçlamaların muhatabı durumundayım...

29 yıla varan hapis cezasıyla karşı karşıyayım... Ayrıca bu suçlamaları yapan savcının "FETÖ üyesi olmak ve darbeye teşebbüs etmek" gerekçesiyle yargılandığını da biliyoruz.

Evet, "Örgüt üyesi olmamak ve örgüt adına suç işlememekle birlikte, hareketleriyle örgütün çıkarlarına hizmet etmekle" suçlanıyorum!..

Yanıtım, çok net ve kısa olacak:

Bu suçlamayı aynen iade ediyorum!..

Ne yazık ki, 15 Temmuz 2016 tarihinde ülkemiz, 249 yurttaşımızın ölümüne, binlercesinin de yaralanmasına neden olan bir darbe girişimine sahne oldu. Sonrasında darbe girişiminde bulunanlarla mücadelede sergilenen hata ve zaaflar, reaksiyonumun haklılığını teyit eder mahiyettedir.

Ben bir stratejist değilim. Ama aklım ve sağduyum şunu söylüyor:

Demokrasilerde kabul edilmesi olanaksız darbe girişiminde bulunanların, yalnızlaştırılması öncelikli hedef olmalıydı. Oysa iddia makamının, uzun tarihi boyunca, her türlü terör örgütüyle; Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi pek çok değerli evladının canı pahasına mücadele etmiş Cumhuriyet Gazetesi'ni suçlamaların hedefi yapması, vahim bir hata olmuştur. Arkasından gelen, 9 aya varan ve peşin cezaya dönüşen tutuklamalar ise kırılma noktası sayılmış, FETÖ'yle mücadelenin inandırıcılığına ağır darbe vurmuştur... İddia makamına sormak istiyorum: Pensilvanya'da ovuşturulan ellerin sesini, ben Silivri'deki hücremden duydum, siz hiç duymadınız mı?..

Yıllar önce, Fettullah Gülen'in devletteki örgütlenmesine dikkat çeken karikatürler çizdim. Ne yazık ki ve de ne komik ki o yıllarda Gülen'in sağ kolu konumundaki insanların tanıklığıyla bugün yargılanıyorum.

Evet 23 yıldır Cumhuriyet Gazetesi'nde çizmenin onurunu yaşıyorum. Önyargısız bir araştırma yapılmış olsaydı her dönem, başta FETÖ olmak üzere bütün terör örgütlerine karşı çizilmiş en sert karikatürlerin altında imzam görülecekti. Ve son 6 yıldır 1. sayfada yayınlanan terör karşıtı bu karikatürler, gazetemin terör örgütleriyle yan yana gösterilmeyeceğinin bir başka kanıtı sayılmalıdır.

Esasen bağımsız aklın, sorgulayan özgür düşüncenin kendisini ifade etmeye başladığı bir dönemin sanatıdır karikatür...

Biat kültürüne, katı, kaba hiyerarşik ilişkiler üzerinde şekillenen ve şiddeti öne çıkaran yapılarla, karikatürün ve onu üreten insanların yan yana gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Doğru ve etkili bir karikatür; kalıpların, şablonların dışına çıkabilmiş, cesur ve özgür bakış açılarıyla oluşturulabilir. Oysa katı hiyerarşik ilişkilere dayalı örgütsel yapılanmalar, bir karikatüristin ihtiyaç duyduğu özgürlük arayışına uygun zemin yaratamazlar. Şiddete dayalı örgütlenmeler; tabulara yaslanırken, mizah ve karikatür ise kelimenin tam anlamıyla tabu yıkıcı olarak işlev görür. O nedenle ne demokrasi karşıtları mizahçıları sever, ne de mizahçılar şiddete tapan yapılanmaları...

Bu gerçekliğe karşın bir karikatüristi, terör örgütlerine yardım ve yataklık yapmakla suçlamak, ağır hapis cezalarına çarptırmak, sadece karikatüriste değil, bu ülkeye de kötülüktür.

Oysa karikatür, eleştirel düşünce demektir. Bakın OECD'nin yaptığı eleştirel düşünme ve problem çözme araştırmasına göre; ülkemizde ileri düzeyde eleştirel düşünen, itiraz edebilen gençlerin oranı sadece yüzde 2,2. Oysa OECD'nin ortalaması yüzde 11, Güney Kore'de ise bu oran yüzde 28...

Karikatürü, özellikle okullarda, eleştirel düşüncenin geliştirilmesi için değerlendirebilirdik. Ama biz onu tamamen yok edecek bir yargı sürecini tercih ettik.

Bir de değerlendirmeleriyle suçlamalara dayanak oluşturan bilirkişimizden söz etmek istiyorum:

Kendisi basın suçlarında uzman bir ceza hukukçusu değil, anlambilim üzerine uzman da değil. İletişim uzmanı hiç değil... Peki ya ne ?.. O bir bilgisayar uzmanı. Sadece hükümete yakın kuruluşlarda çalışmış.

Bilirsiniz ergenler, yeni keşfettikleri sözcükleri, yerli yersiz kullanarak akranları üzerinde etki yaratmak isterler. Bizim bilirkişinin keşfettiği büyülü sözcük ise manipülasyon... Neredeyse raporunda yer alan bütün cümleler "Ben bi manipülasyon gördüm" tadında!.. Bilirkişinin anlattıklarından, suyun aşağı tarafında bulunan kuzuyu yemek isteyen kurdun gerekçesi anlaşılıyor:

"Sen benim suyumu Manipüle Ediyorsun!"

Kendisinin manipülasyonu tarif ederken kullandığı tanımlardan biri "Gerçeği perdelemek" idi...

Esasen gazetecilerin 9 ay Silivri'de haksız, mesnetsiz bir şekilde kalın duvarların arkasında tutulmasına neden olan raporun yaptığı tam da bu: Gerçeği perdelemek, yani manipülasyon!..

Bu iddianamenin bir mizahçıya ilham verecek malzemeyle yüklü olduğu daha ilk günden görüldü. Sadece muhalif olanlar değil, iktidara yakın gazeteciler de bu gülünç iddialara dikkat çektiler.

Artık herkes biliyor ki, bu iddianameyi hazırlayan savcı, hakkında 2 müebbet istenen bir FETÖ sanığı ve darbeye teşebbüs etmekten yargılanıyor.

Bu iddianameye göre:

* Gazetemize, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY, "adeta" el koymuş, gazetemiz bir terör örgütünün "adeta" savunucusu olmuş. "Adeta" kollayıcısı olmuş.

Ortada somut delil yok, örgüt üyeliği yok, ama "adeta" bir örgüt var ve bu örgütün işlediği "adeta" suçlar...

* Bu durumda bizler de 9 aydır Silivri'de "adeta" tutukluyuz!..

* Bir arkadaşımız daha ByLock'un olmadığı tarihte bir ByLock kullanıcısıyla irtibat kurmuş, kurabilmiş!

* Evine parke döşeten arkadaşımız ise parkecinin bir diğer müşterisi FETÖ'cü olduğundan FETÖ'cü sayılmış!..

* Ben de 3 günlük Bodrum tatili için, gazetelerde tam sayfa ilanları yayınlanan, herkesin bildiği bir seyahat şirketini aramışım. Bu arama, terör örgütüyle irtibat sayılarak, önüme suç kanıtı olarak konulmuş.

Bodrum'da deniz manzaralı bir odada 3 gün kalmayı umarken, Silivri'de beton manzaralı hücrede 9 ay kaldım. Yaşadıklarım bir rezervasyon hatası diye geçiştirilecek gibi değil!..

Bu iddianame;

Objektif gerçeklikle irtibatını koparmış, insaf ölçülerine sığmayan, gayri ciddi bir iddianamedir. Yüreği ve beyni ipotekli olmayan herkesin gözünde düşmüştür... Evet düşmüştür!..

Takdir edersiniz ki, bu iddianame üzerine kendi esprilerimi yapabilirdim ama yapmadım... Çünkü nezaket çerçevesinde mizah yapanlar bilirler ki, düşene vurulmaz!..

İddia makamı, bizi bazı terör örgütleriyle irtibatlı gösterebilmek için dile kolay tam 5,5 ay çalıştı ve ekleriyle birlikte 30 klasörlük bir soruşturma dosyası hazırladı... Bu durumda birimizin çıkıp suçunu itiraf etmesi bekleniyor olabilir. Ama belki de bu işi bir karikatüristin yapması daha uygun olur!..

Karikatüristten itirafçı olur mu? Denemek istiyorum!..

Evet ben karikatür hayatımda sadece bir örgüte yardım ve yataklık ettim. Bu örgütün adı Ü.T.Ç. Açılımı: Ülkemin Tüm Çocukları...

Üyeleri arasında 2,5 yaşındaki torunum da var. Biliyorum ki heyetinizin de çocukları, salonda bulunan dostlarımızın da çocukları bu örgütün üyeleri arasında.

Torunuma, örgütlerinin amacını sordum, anlattı: "Dede biz de batılı akranlarımız gibi yaşamak istiyoruz. Özgür ve mutlu bir hayatımız olsun istiyoruz. Düzgün evlerde oturmak, iyi okullarda okumak istiyoruz. Kimse ölsün mölsün istemiyoruz."

Peki, beni de örgütünüze üye yapar mısınız, dedim.

"Olmaz dede, sen çocuk değilsin... Ama çok istiyorsan, bize yardım ve yataklık yapabilirsin. Bizim için çizebilirsin."

İşte, itiraf ettim. Doğrusu bu çocukların örgütüne yardım ve yataklık benim hayatımın anlamı oldu. Ben ceza tehditlerinden ziyade, çocuklarımıza mahcup olmaktan korktum her zaman!..

Biliyorsunuz, Türkiye 2016 hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke arasında 99. sırada bulunuyordu. 2017'de durumun daha da kötüye gittiğini hepimiz görüyoruz. Adalet üzerine yapılan tartışmalarda "Ülkede Adalet Vardır." diyen kalmadı. Birlikte yaşayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz ortak paydadır, ortak hukukumuz!..

Dünyanın da ilgiyle izlediği bu davanın ilk duruşması, hukuka ve adalete olan inancımızı yeşerterek, yeni bir dönemin müjdecisi olsun. Bunu sadece kendim ve arkadaşlarım için değil, ülkem için diliyorum.

Didik didik aranan evlerimizde ne para kasaları bulunabildi ne de dolar tıkıştırılmış ayakkabı kutuları! MASAK ile TMSF, bize ve aile üyelerimize ait banka hesaplarıyla, para hareketlerini inceledi. Ama suç kanıtı sayılabilecek 1 kuruşluk usulsüzlüğe rastlanmadı...

Aylarca incelemeye tabi tutulan şahsi elektronik eşyalarımızda, ayrıca gazetemizde yer alan manşet, haber, fotoğraf, köşe yazısı ve karikatürlerde, terör örgütlerine yardım ve yataklık yaptığımızı gösteren somut bir tek kanıt dahi sergilenemedi.

Evet bu ülkede insanların kulakları, "EEEY!" diye başlayan cümlelere aşinadır.

Ben de savunmamı, "EEEY VİCDAN!.." diyerek noktalamak istiyorum."

(Cumhuriyet)

Çizgi: Tarık Tolunay