Urla'nın serin tepeleri

05 Ağustos 2017 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Ağustos'un cehennem sıcağında püfür püfür esen bir tepedeyim. Hissettiğim tek şey muhteşem bir serinlik. Elimde buz gibi bir kadeh şarap, Urla'nın üzüm bağlarını seyrediyorum. Bağların arasındaki bir tarlada keçilerini otlatan çoban bir ağacın altına uzanmış; o da kendince keyif yapıyor işte. Ağustos böcekleri cır cır ötüyor. Kaldığımız taş yapının avlusunda yapay bir derecik var; içinde şarap şişelerinin mantarları yüzüyor, çevresinde sazlar, büyülü bir ortam... Çocuklar da şaşkın. Havuzun ve denizin olmadığı bir ortamda niye kalıyoruz diye söylene söyle gelmişlerdi. Ama onlar da etkilendi bu huzur dolu ortamdan. 

Yağcılar köyünün içindeki 6 odalı Urla bağ evi çok zevkli bir mimarın elinden çıkmış. Odaların duvarları, tavanları yağlı boya tablolarla kaplı. İnsanın resim yapası geliyor. Fondaki müzik ve manzara insana durmadan şarap içirtiyor. Üzüm bağlarının ortasında kalırken rakı ve bira içmek işin doğasına aykırı olurdu. Çevrede şarap tadımı yapılabilecek bir sürü bağ var. Usca şarapçılık, Urla şarapçılık, Urlice, Mozaik şarapçılık... Burası da Türkiye'nin mini Toskana'sı işte. Bağ bozumuna da gelmek lazım buraya diye aklımdan geçiyorum.

Ege otları ile zenginleştirilmiş İtalyan tarzı bir akşam yemeği yiyoruz. Menü, şaraba göre tasarlanmış. Üzümlü peynir tabağı, şeftalili roka salatası, şevketibostanlı portakal soslu bonfile... Her şey birbirinden lezzetli... Gündüz ki tatlı esinti şiddetini arttırıyor. Bir Ağustos gecesinde polar şalla oturuyorum bahçede, çocuklar bahçe koltuklarında sızıp kalıyor...

Sabah köy kahvaltısıyla karşılıyorlar bizi. Yağcılar köyünden bir ana kızın hazırladığı serpme kahvaltı, yanında da otelin bahçesinden gözümüzün önünde topladıkları otlarla yaptıkları muhteşem aromalı omlet.  Kahvaltı servisiyle birlikte tatlı bir muhabbet başlıyor. Yağcılar köylü teyze büyük oğluma imrenerek bakıyor.

- Sizin oğlan 11 yaşındaymış, benim de 12 yaşında bir tane var ama siz daha iyi bakmışsınız bizimki küçük kaldı sizinkinin yanında.

- Yok teyzecim, siz daha iyi bakmışsınızdır, şehirde doğru dürüst besleyemiyoruz çocukları. Buradaki domatesler, yumurtalar bizde yok ki.

- Yoo öyle deme! Bak, sizin çocuklar ne güzel oyun oynuyor. Benimkiler doğduklarından beri çalışıyor. 12 yaşında olan her gün 25 kg domates taşıyor, ondan büyüyemedi.  Oyun oynayamadı benim çocuklarım....

Off, insanın söyleyecek söz bulamadığı anlardan biri işte. Şimdi teyzeye ne desek ki? Teyze'nin diğer çocukları da tarlada, sulamada, temizlik işlerinde çalışıyormuş. Eh, para lazım bu boğazların doyması için. "Çalıştırma çocukları" desem aç mı kalacaklar? Çocuk doğurmanın teşvik edildiği bir ülkede "doğurmasaydın" da denmez, zaten iş işten geçmiş. İşin acı yanı teyzenin aklı başında, her şeyin de farkında.

Yıllar önce bu tepelerde su yokken tütün yetiştirirlermiş. Sonra üzüm bağcılığı başlamış, gel zaman git zaman bir sürü para harcayıp su getirmişler, sebze meyve ekmişler. Ama bir türlü mutlu olamamışlar.  "Çiftçiye ekmek yok bu ülkede" diye konuşmaya devam ediyor teyze. 

- Ellerim kanıyor bamyaları toplarken ama ne için? Gel dolaş bir köyü? Bak bakalım, çiftçi olup da para kazanan var mı? Almanya gibi olalım biz de. Oralarda karpuzu muzu ikiye bölüp öyle satıyorlarmış. Biz de öyle olalım değerini bilelim sebzenin meyvenin. 

Vallahi haklı! Bizler yani tüketiciler meyvenin sebzenin değerinin bilmeliyiz ki çiftçiye de hak ettiği değeri verebilelim, di mi? "Hay ağzına sağlık teyze ya!"

"İstanbul'da karpuzu bölüp satmaya başladılar."  diye müjdeyi veriyorum. Pek seviniyor, "o zaman ümit var" diyor ve devam ediyor konuşmaya, bu defa istikamet Milli Eğitim. 82 haneli Yağcılar köyünün okulunu kapattıkları için oldukça kızgın.

- Bedava kitap verseler ne yazar! Çocuklar okumak için bir sürü yol gidiyorlar. Durmadan okul, öğretmen değiştirdikleri için okumaya bir türlü alışamadılar...

Teyzem bedava kitapla tavlanmamış, sonuca bakıyor, okulu kapatılmış. Gerçi okul da hane sayısı az olduğu için kapatılmış. Eh, Milli Eğitim de haksız değil aslında...

Hayran hayran dinliyorum teyzeyi ne güzel konuşuyor.  "İşte Ege insanı farkı" diye düşünüyorum.  Bu bölgenin insanını farklı kılan nedir acaba? Zeytin mi? İklim mi? Deniz mi?..

Tabloları soruyorum teyzeye, her yerdeler, ilgimi çekti. "Ressamlar bırakıyor buraya, almak istersen listesi vardır garsonlarda" diyor.  Sonra beni bir afişin önüne sürüklüyor, bir sergi afişi. "İşte böyle" diyor " burada sergi de yapılıyor, heykeller de geliyor, resimler de..."  Gülümseyerek, teşekkür ediyorum teyzeye, alıcı değil bakıcıyım sadece...

Urla'nın serin tepelerinde elimde bir kadeh şarap, içime çekiyorum mis gibi havayı. Çaktırmadan şükrediyorum halime.  İçim huzur dolu, seyrediyorum keçileri, çobanı...

Sevgiyle kalın,