Hadi biraz cesaret!

17 Eylül 2017 Pazar  |  KÖŞE YAZILARI

Trafik mırafik vız gelir bana! Ooo, ne yol çalışmaları gördüm ben, aylarca bitmeyen; ne yağmurlar ne karlar gördüm ben, yolları çökerten... Bana mısın demedim bugüne kadar. Yanımda erzakım, güzel de müziğim varsa dayanırım tüm kaosa.
 
Durum böyle olunca bayram trafiği efsanesi de bir kulağımdan girip diğerinden çıkıverdi işte. Ne kadar korkunç olabilirdi ki? Ailecek kendimize pek güvenip Kurban Bayramının 3.gününde Bodrum'dan İstanbul'a arabayla dönüşe geçtik.
 
Yola çıkalı 12 saat filan olmuştu. Hızımız saatte 15 km'ye düşmüş, erzak bitmiş, müziğin her çeşidinden gına gelmiş, suratımız yerlerde, dayanacak gücümüz kalmamıştı ki aklımıza aniden Yandex geldi.
 
"Canım Yandex'im ya! Biricik yol arkadaşım. Hadi söyle bana, Osmangazi'ye giden en kısa yol hangisidir bu diyarda?"
 
Yandeks şöyle bir düşündü ve acayip bir rota çiziverdi.  15 km hızla gitmekten daha kötü ne olabilirdi ki? Ana yoldan çıkıp Yandex'i takip etmeye başladık. Yaklaşık 30 dakika sonra ıssız bir dağın tepesindeydik. İn yok, cin yok! Üzerinde gittiğimiz şeye yol demeye bin bir şahit ister. İlerledikçe öyle bir toz kaldırıyordu ki lastikler, önümüzü zor görüyorduk. Nereden geldiğini anlayamadığım üç dört araba daha önümüze ardımıza takılınca mini bir safari ekibi oluşturduk. Az biraz daha gittikten sonra önümüzdeki araba durdu. 
 
"Gecenin bu saatinde, bu kapkaranlık, ıssız yerde niye durur ki?"
 
"Hırsız mırsız olmasın bunlar? "
 
Yol o kadar dar ki yanından geçip gidelim desek, yer yok. Benim betim benzim attı. Bir anda suratımda pudra şişesi patlamış gibi oldum. Beynimi susturmaya çalışıyorum ama nafile.
 
"Allahım sen aklımı koru! Niye durdu bu elin adamı! Ne yapacak bize?"
 
Ben böyle saçma sapan gerilim filmi senaryoları kurarken Yandex aniden konuşmaya başladı.
 
- Rota yeniden oluşturuldu!...
 
İyi de görünürde başka yol yoktu ki...
 
"Hayıııırrrrr! Kayboldukkkk! Beceriksiz Yandex, nasıl yaparsın bunu? "
 
"Ay pardon sizi yanlış yola sokmuşum, şimdi geri dönün, başka bir rota deneyelim" denecek yer mi burası?
 
Belli ki öndeki araba da bizim gibi bir Yandexzede. Aynı mesajı bizden birkaç dakika önce alınca durmak zorunda kaldı. Ama o da ne? Karanlığın içinden aniden ortaya çıkan bir adam var. Öndeki arabanın şoförüyle konuşuyor ve bize "devam et" gibisinden işaret ediyor.
 
Karanlıktan gelen adam bir şantiye bekçisine benziyor. Burada ne şantiyesi varsa artık? Pudralanmış bembeyaz suratım ve ağlamaklı gözlerimle "yardım et bize noolurr" gibisinden acınası bir bakış attım. Hiç acımış gibi durmuyordu.  "Osmangazi'ye nasıl gideriz" diye sorduk. Karanlıktan gelen adam "öndekini takip et" deyip arkasını döndü. 
 
"Sağ olasın amca, pek açıklayıcı oldu, desene hayatımız öndeki şoförün elinde." 

Oysa ki ne iyi insanlardık... Daha yaşayacak çok şeyimiz vardı. Tüh yahu, demek buraya kadarmış!..
 
Tam "Bu bir kabus olmalı..." derken ışıklar göründü ve saatte 15 km hızla giden başka yola bağlandık.
 
"Oleyy! Gözünü sevdiğim trafik; ne kadar gereksiz bir hareketti senden kaçmaya çalışmak, lütfen bizi geri al!"
 
O trafikte bir iki saat daha gittik. Artık yollardan nasıl bir insan seli aktıysa, benzincilerde ne benzin kalmıştı, ne de meşrubat...

 İki seçeneğimiz vardı:
 
a) İnat edip yola devam etmek. Perişan olarak, sabaha karşı İstanbul'a varmak, hatta belki de varamamak.

b) Öngörülemeyen koşullar göz önünde bulundurularak, mevcut  yol planını revize etmek. Yani İstanbul yolundan çıkıp, yakın bir yerde konaklamak.
 
Biz "b"yi seçtik. Bursa merkeze gidip, bu cehennemden kaçmaya karar verdik.
 
Sabah gözlerimizi açtığımızda gerçekten cennetteydik. Meğer kaldığımız otel "Marigold"  bir termal otelmiş. Fırsatın ayağına gitmişiz, kaçırır mıyız?

Zaten bir gece önce perişan olmuştuk, o anda bir termal havuzda mayışmaktan daha güzel bir şey düşünemiyorduk. Hemen odadaki bornoz ve havluları sırtlanarak havuza indik. Dekorasyon bir Türk kaplıcasından ziyade Uzakdoğu'nun bağrından kopup gelmiş bir SPA tarzındaydı. Ortam oldukça loş, arka fonda meditasyon müziği çalıyordu. Çocuklu havuzda bile çıt çıkmıyordu. Herkes huzur doluydu; biz içeri girinceye kadar tabii...
 
Bizim iki afacan , havuza ayaklarını soktukları gibi ciyak ciyak bağırmaya başladılar.
 
-SICAKKK!!!! Yandık Anneee, bu havuz 100 derece, biz eririz burada...
 
Afacanlar bir yandan bağırıyor, diğer yandan birbirlerini adeta yakmak için su atıyorlardı.

Uzakdoğu ezgileri eşliğinde, sıcacık mermer şezlonglara uzanmış otel misafirleri bizim çığlıklarla resmen sarsıldılar.
 
Yine tüm gergin bakışları üzerimize çevirmeyi becermiştik işte. Sessizce özürler diyerek, çocukları sakinleştirmeye çalıştık. Ve alıştıra alıştıra, hep beraber sıcak su havuzuna girdik. Üç beş dakika sonra pelteye dönüşmüştük hepimiz. Bizi yoğursalar, istedikleri şekli verebilirlerdi. Yoğurmak deyince, Bursa'ya kadar gelmişiz, hamama girmeden döner miyiz hiç? Hemen randevu aldık. 

Uzakdoğu görünümlü SPA'da kese içinde karşımıza iri kıyım bir tellak ya da natır çıkmayacaktı elbet.  Çıtı pıtı Endonezyalı hanımlar ayrı ayrı hamamlara aldılar hepimizi. Narin elleriyle küçükten büyüğe herkese sıkı bir kese ve köpük masajı yapıverdiler. Isıtılmış mermer taşının üzerinde, köpükler arasında kaybolmuş 7 yaşındaki oğlumu kalkması için ikna etmek çok zor oldu. Sıcakta mayışmış bir yavru kedi gibi kalakaldı taşın üzerinde, bıraksak oracıkta uyuyakalacaktı. Hamamdan çıktığımızda, üzerimize cila atılmış gibi pırıl pırıl parlıyorduk. Resepsiyondakiler, gözlerini kısmak zorunda kaldılar, biz önlerinden geçerken!
 
Termal havuzdu, hamamdı derken karnımız çok acıktı. Buralardan güzel bir İskender kebabı yemeden, eve dönmeyi düşünmüyorduk elbet. Arabaya atladığımız gibi ver elini "Uludağ kebapçısı Cemal & Cemil Usta".
 
Müthişti! Hayatımda yediğim tartışmasız en güzel İskender kebaptı. Cemal Cemil Usta'nın garajdaki salaş lokantasında, küçükten büyüğe hepimiz süpürdük tabakları. Yanında gelen ev yapımı şırası da o kadar başarılıydı ki; ortamdan mı etkilendim bilmiyorum ama sanki o da hayatımda içtiğim en lezzetli şıraydı. İskender kebabın üzerine tatlı niyetine kestane şekerimizi de aldık. Keyfimize diyecek yoktu. Her şey dört dörtlük olmuştu, pişmiş kelle gibi sırıtıyorduk hepimiz. 

Yorgun argın, gergin, korkmuş olarak geldiğimiz cennet Bursa'dan, kanatlarımızı takıp, birer melek olarak ayrıldık.
 
Hayat böyle işte, her şey seçimlerden ibaret; içinde bulunduğunuz kaosa saplanıp kalmak da, direksiyonu kırıp huzura, mutluluğa erişmek de sizin elinizde. 

Hadi biraz cesaret!..
 
Sevgiyle kalın,