Babaannem, kara tavuk ve gemi

22 Eylül 2017 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Bu yaz benim için çok önemliymiş. Öyle söylüyor herkes. Test kitapları, dergilerden başımı kaldıramıyorum. Annemi odamı toplama bahanesiyle masamı incelerken yakaladım sabah. Hiç bozuntuya vermedi. "Ben de öğretmenim sonuçta, beraber bakalım takıldığın yerlere" dedi, ama bundan hoşlanmıyorum. "Ben hallederim anne" diye çıkıştım. Hem sınıf öğretmeni o, üstelik matematiği de iyi değil.

Yemeğe yakın gizlice sigara içmek için bahçeye çıkıyorum. Annem dışarıdaki masayı hazırlıyor. Beni görünce de babaannemi masaya oturtma görevini veriyor. Önce arka tarafa süzülüp bir sigara içiyorum hızlıca. Sonra da antre camlarından sızan güneşle erimeye yüz tutmuş kemiklerini ısıtan ve artık hafızası gidip gelen babaannemin titreyen elini tutup ayağa kaldırıyorum. Uysal bir çocuk gibi takip ediyor beni.

Babam yemek konusunda hassastır. Saatinde herkesin sofrada olmasını ister. Her öğlen dükkânı çırağa bırakıp yürüyerek gelir eve. Hiç şaşmaz bu.

Yemeğe oturuyoruz. Kimsenin keyfi yok yine. Çatal kaşığın porselen tabaklara dokunuşundan çıkan sesler bir de kuş cıvıltıları dışında hiçbir şey duyulmuyor. Babaannem dışındaki herkes önündeki yemeği bir an evvel bitirme derdinde. Bir ara babamla göz göze geliyoruz.

"Çalışıyor musun?"

"Evet baba."

"Artık bir yıl kaldı sınava, bu yazı iyi değerlendirmelisin."

"Biliyorum baba."

"Dükkanda çok iş var aslında. Sırf sen çalışasın diye dokunmuyorum. Gerçi annen kıyameti koparır ya."

"Ne yani, ben olmasam alıp işe mi götüreceksin çocuğu. İyi bir okula girmesini istemiyor musun?"

"Böyle bir şey söylemedim, başlama yine."

"Şehre taşınsaydık son sınıfı orada okurdu çocuk. Hem dershaneye giderdi. Birini harcadık bari bunu kurtaralım."

"Ne demek harcadık, ne kabahatimiz var bizim?"

"Hiç kabahatimiz olur mu canım!"

"Şehre taşınmaktan bahsediyorsun hep, hadi senin tayinini aldırdık. Dükkân ne olacak, ne yapacağım orada? Hem anneme bu bahçe iyi geliyor. Apartman dairesinde ne yapacak kadın?"

"Bunlar sorun olacak şeyler değil. Bu kasaba üstüme geliyor anlamıyor musun? Artık niye gittiğini sormuyorlar. Neden dönmüyor diyorlar. Bununla baş edemiyorum."

"Başkalarının ne dediğini önemseme sen de."

"Bu o kadar kolay mı? Ne kadar rahatsın. Kılını kıpırdatmadın. Ne yer, ne içer merak etmedin, gidip bakmadın yıllardır."

"Bizimki de yürek, taş değil elbet. Nereye gideyim ben, bir yerde durdukları mı var? O bizi silmiş hem, baksana yedi yıldır anasını babasını görme gereğini duymuyor."

Tartışma sert geçiyor bu defa. Masadan uzaklaşacağım sırada yemeğini üzerine döküyor babaannem. Annem hazır tuttuğu bezlere uzanıyor hemen. Babamsa devrilen tabağı düzeltiyor. Titreyen ellerine söyleniyor babaannem. Üzeri temizlendikten sonra elinden tutup kaldırıyorum. Artık o çocuk ben büyük.

"Dışarıdaki koltuğa oturur musun babaanne?"

"Güneş gelmesin?"

"Kiraz ağacının dibine çekerim, merak etme."

"Sağ ol oğlum. Abinden dolayı mı tartıştılar?"

"Evet babaanne."

"Söz vermişti. Beni omzunda taşıyacak o. Neden dönmedi askerden?"

"Askerde değil o babaanne."

"Ya nerede?"

"Gemide çalışıyor."

"Gemi neydi oğul?"

"Geçen gösterdim ya televizyonda, böyle kocaman bir şey, denizde yüzüyor hani."

"Anlamadım dediğini, deniz mi gördüm ben?"

"Sana televizyonda anlatırım tekrar, denizde geçen çok güzel bir film verdi arkadaşım."

Babaannemi koltuğuna oturtup, sigara içecek tenha bir yer arıyorum. Ne çok özlüyorum eski günleri. Babaannem köyden geldiğinde eş dost toplanır, ne güzel yemekler yenirdi bahçedeki masada. Tavuklarını anlatıp dururdu. Şimdi abim yok. Babaannemse var mı belli değil. Annem, babam başka biri olup çıktı. Abim bu kadar inatçıymış demek. Yedi yıldır dönmüyor kasabaya; bir kaç mektup, bir kaç telefon, hepsi bu. Kasabada kendini harcadı diyorlar onun için; "Zekiydi, iyi bir okul kazanabilirdi, ama gemilerde çile doldurmayı seçti", diyorlar.

Annem telefonda konuşurken ağlıyor her seferinde, yalvar yakar oluyor. "Oğlum bir gel görelim, yine gidersin, yemin mi ettin, ant mı içtin, biz ne yaptık sana." Benimle konuştuğu sırada, "Niye gelmiyorsun", dedim bir seferinde. "Geleceğim, sen derslerine iyi çalış, bizimkileri üzme", dedi.

Kendisi niye üzüyor anlamıyorum. Hiç mi özlemiyor bizi?

Neden terk etti evi? Herkesin bir yorumu var kasabada. Annem "O günler iyi değildi, gençlik bunalımındaydı çocuk, babası da sert davranınca kendini kaybetmiş gibiydi o gün, ama niye dönmüyor anlamıyorum", diyor. Babam "Her baba dayak atar, onun aklını çelmişler", görüşünde. Benim aklımaysa hep o tavuğun hikâyesi geliyor.

Okullar tatil olunca babaannemin yanına bırakmışlardı beni. Peşinde dolanıp duruyordum bütün gün. Ne çok tavuğu vardı. O günlerde kara olanına bir şeyler olmuştu yalnız. Deli gibi ortalarda dolanıyor, bulduğu yumurtaların üstüne yatıyordu. Karın tüyleri azalmış, ibiği pembeye dönmüştü.

Babaannem:

"Bu kara tavuğa dikkate et, yumurtaların üzerine yatmasın. Gurk olmuş o", dedi.

Gerçekten de gurk, gurk diye sesler çıkarıyordu. Folluktan indirdiğimde bütün vücudu yanıyor gibiydi.

"Babaanne gurk olmak ne demek?"

"Hani şu beyaz tavuk yatıyor ya yumurtaların üstünde, işte yirmi bir gün kalkmayacak yerinden. Yumurtalar onun vücut ısısıyla gelişecek, civcivler çıkacak. İşte bu kara tavuk da aynı sevdaya tutulmuş."

"Onu neden yatırmıyoruz?"

"Herkesin isteği kabul edilmez dünyada oğlum. Bu sene artık yeni civcive gerek yok."

Ne güçlü arzuydu şu kara tavuğunki. Yumurtlamayı bırakmış, iştahtan kesilmişti. Babaannem sarsılmaz kararlılığıyla yumurtaların üzerinden indirdikçe onu, deli gibi hareket ediyor, paytak paytak dolaşıyordu etrafta.

"Babaanne biliyor musun, abim de böyle davranıyor."

"Nasıl yani?"

"Mahallede bir kız var. Etrafında dönüp duruyor. Kız onu tersledikçe, o oğlanla konuştukça deli deli hareket ediyor. Odasında ellerini başının altında kenetleyip tavanı seyrediyor, sürekli sigara içiyor."

"Sen nereden biliyorsun bunu?"

"İki defa oyun oynarken izledim onları, doğru söylüyorum."

"Gençlik işte, geçer, uzun sürmez. Ama ben o kara tavuğa yapacağımı bilirim. Şimdi onu alıp soğuk suya sokacağım. Böyle bir kaç defa yaparsak vücut ısısı düşer, vazgeçer bu sevdadan. Baksana yumurtlamayı da kesti."

Babaannem dediğini yapmıştı. Bir iki gün soğuk suya daldırıp çıkardı kara tavuğu. Zayıflamıştı. Öbür tavukların arasına karışmıyor, tenhalarda yalnız başına dolaşıp duruyordu. Su içtiği zamanlar dışında başı önündeydi hep. O tavuktan öbürüne koşturan horozların ilgisini çekmiyordu.

Aradan bir hafta geçtiğinde ise yürüyüşü düzelmeye başlamış gibiydi. Artık gizlice verdiğim buğdayları kaçırmıyordu. Ama değişmişti. O sıradan tavuk bakışları gitmiş, ciddileşmişti.

"Gördün mü, nasıl da soğuttuk onu", dedi babaannem.

Gün görmüş kadındı. Doğru şeyler söyler, yapardı. Ama o tavuk üzmüştü beni. Babaanneme kasabaya gitmek istediğimi söyledim. Döndüğümde ise abimle konuşacaktım.

"Sana böyle davranarak soğutacak seni. Seni sevmiyor o, uğraşma artık", diyecektim ama o yoktu.

Söylediklerine göre, babamla kavga etmişler o gün. Sürekli sigara içmesinden, dükkandaki işleri aksatmasından çok karnenin kötü gelmesine kızmış babam. Kafa tutmuş o da her zamanki gibi. Babam da dayak atmış. Ama o kız işini bilmez çoğu. Bence onun yüzünden gitti abim.

Yemekten sonra odamda uyumuşum biraz. Uyanınca bahçeye çıkıp sigara içmek geçiyor aklımdan. Babaannemi içeri götürmüş annem. Oturma odasında televizyona bakıyor öylesine. Onun için gerçeğin kendisiydi televizyon. Şimdi bir şey demiyor ama köydeki evinde televizyondakilerin bizi gördüğünü söylerdi. Açıkken yatağına gidemezdi utancından. Şimdi bakıp ne anlıyor bilmiyorum.

Evin arka tarafında çatıya uzanan merdivenin basamaklarına oturup sigara yakıyorum. Ne garip, sigarayı abim gibi tutup, aynı merdivende içiyorum. Benim yaşımdayken ayrılmış kasabadan. Hatırlıyorum da cesurdu o, asiydi. Kasabada bir avukatla evlenmiş o kız. Bu yüzden mi gelmiyor? Ya da babama "adam oldum işte" diyeceği günü mü bekliyor? Neden telefon numarası, adres vermiyor?

Geçenlerde annem anlattı. Dükkânda az daha yangın çıkarıyormuş dalgınlığından, o gün karne de kötü gelince babam deliye dönmüş. Gururunu kırmış anlaşılan. Babam kötü biri değil, bana öyle davranmıyor. Ama ben korkağım, ne derlerse yapıyorum. Derslerime çalışıyorum. Zaten evi terk edecek cesaretim de yok.

Düşüncelerden bunalıp, odama çıkıyorum yeniden. Bulduğum bütün fotoğraf albümlerini seriyorum önüme. Çok az fotoğrafı var onun. Sonra da yazdığı mektuplara göz atmak için gizlice annemlerin odasına süzülüyorum. Çekmecelerden birinde zarfları içinde yedi mektup buluyorum.

Yedi yıl boyunca bu kadar mektup mu yazmış? Hepsi çok kısa, bir iki paragraflık mektuplar. Çok az şeyden bahsediyor; ben iyiyim, merak etmeyin, yakında döneceğim gibi şeyler söylüyor. Ne bir adres ne de telefon yazılı değil. Sonra zarfları inceliyorum. Hamburg, Rotterdam, Odesa, İstanbul, St. Petersburg gibi şehirlerden postaya verilmişler. Abim nasıl bulmuş bu işi? Kim yardım etmiş?

Mektupları yerlerine bıraktıktan sonra odama dönüyorum tekrar. Canım test çözmek istemiyor. Oturma odasına iniyorum. Annem televizyona bakıyor. Babaannem uyukluyor.

"Çalıştın mı?"

"Pek değil?"

"Ah oğlum!"

"Tamam anne asma yüzünü, bu gece telafi ederim. Sana bir şey soracaktım. Abim bu işi nasıl bulmuş, biri yardım etmiş mi ona?"

"Sen tanımazsın. Uzak bir akrabamız var. O da zamanında kaçıp gitti kasabadan, İstanbul'a yerleşmiş. Abin onu bulmuş işte. Yardım etmiş, bir kursa gönderip sonra da o işe sokmuş. Ama beni o da istedi diye baban hiç sevmez onu. "Oğlanın aklını çeldi, bize düşman etti", diyor."

Bir ara babaannem sayıklıyor. "Kış kış bırakmayın şu kara tavuğu, alın folluktan..."

Sonra da uyanıyor.

"Babaanne sen o tavuğu unutmadın mı?"

"Hangi tavuğu?"

"Boş ver. Sana denizi, gemileri göstereyim mi televizyonda."

"Deniz ne, gemi ne oğul?"

"Hani konuştuk ya."

"Ne zaman?"

"Tamam ben sana anlatacağım şimdi. Anne arkadaşım bir film cd'si verdi. Güzel bir deniz filmiymiş. Seyredelim mi?"

"Oğlum filmden ne anlayacak kadın? Hem dersinden geri kalma sen."

"Merak etme, fazla uzun sürmez."

Film başlıyor. Parıldayan dalgalar üzerinde kocaman bir gemi ilerliyor. Oyuncu isimleri yönetmen, diğer şeylere ait yazılar geçiyor. Filmin adı: Gemi.

"Bak babaanne gemi bu işte."

"Abin onun içinde mi şimdi?"

"Evet."

"Askerde değil miydi o, hem ne yapıyor orada?"

"Bilmiyorum babaanne, engin sularda kendini soğutmaya gitti belki de..."

Samih Güven

Yazının orjinalini okumak için tıklayın