Bitmeyen gece

29 Eylül 2017 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Sabah sanmıştım, oysa gece bitmemiş. Yatağın yanı başındaki emektar saat bağırdı. Her zaman uyandığım saatte hava tamamen kapalı olsa bile birazcık ışık olmaz mıydı? Şimdi düpedüz geceydi işte. Baba yadigârı kurmalı saatim bozulmuş olabilir miydi? Yıllardır yatağımın başındaki yeri değişmeyen, tatillerde bile yanımdan ayırmadığım, bugün artık benzeri olmayan bu güzel hatırayı bırakmaya niyetim yoktu. Tamir ettirip kullanırım diye düşündüm. Yine de içime bir kurt düştü ve sehpanın üzerindeki cep telefonuna uzandım. Kapanmıştı. Akşamdan şarj etmiştim oysa. Yataktan doğruldum ve elektrik düğmesine bastım. Değişen bir şey olmadı. Perdeyi aralayıp dışarıya baktığımda göz gözü görmüyordu. Biraz korkuya kapılmadım desem yalan olur. Başka türlü bir korku; daha önce bilmediğim.

Sağa sola çarparak, telaşla salona geçtim. İyice gözlerimi diktiğim duvardaki büyük saat durmuştu. Kanepeye oturdum bir an. Ne yapmalıydım? Zaten sapa yerde olan apartmanda hemen herkes yazlığındaydı. Yalnızca birinci katta oturan Elif ve ben vardık koca apartmanda. Elif bir hastanede vardiyalı çalışıyor, sabaha karşı geliyordu eve. Bu yüzden uyuyor olmalıydı. Yandaki apartman yıkılmış, yeniden yapılıyordu. Karşıda ise büyük bir park vardı. Mutfağa geçtim ve çekmecedeki küçük feneri aldım. Pencereden yan taraftaki inşaata baktım. Hiç bir hareket yoktu. Parkın öbür tarafındaki caddeden tek tük arabalar geçiyordu. Biraz rahatladım ama yine de dışarıya çıkmaya korkuyordum. Sonunda Elif'i uyandırmaya karar verdim.

Elimde fener, üçüncü kattan birinci kata indim. Kapıyı üç dört kez çalmama rağmen ses çıkmadı. Elif ile birkaç kez posta kutusunun başında karşılaşmış ve ayak üstü sohbet etmiştik. Son bir kez ve daha sert şekilde vurdum kapıya. Patırtılar geldi içeriden. Telaşla kalkmış ve bir yerlere çarpmış olmalıydı.

"Kim o?" dedi.

"Kemal, üçüncü kattan. Özür dilerim. Rahatsız ediyorum."

"Kemal bir şey mi oldu?"

Bu sırada kapıyı açtı. Elinde küçük bir fener vardı onun da. Yüzüme bakıyordu dikkatle.

"Ben uyumaya başladığımda aydınlıktı. Şimdi nasıl zifiri karanlık böyle?  Üstelik saatim de durmuş", dedi.

"Yalnızca babamın saati çalışıyor."

"Neden?"

"Kurmalı çünkü."

"Neler oluyor böyle?"

"Bilmiyorum, çok tuhaf. Yukarıda duramadım. Kimse yok biliyorsun apartmanda. Seni uyandırayım dedim. Kusura bakmadın umarım."

"Yok, yok iyi yapmışsın. Ben de korktum şimdi. Kimseyi aradın mı?"

"Telefonlar çalışmıyor." dedim.

"Hay Allah! Ne yapsak peki?"

"Bilmiyorum, dışarısı da korkutucu geliyor."

"Bir saniye, bir şeyler giyineyim" dedi ve içeriye geçti.

Elif üzerine bir kot ve tişört giymiş olarak geldi. Saçlarını da düzeltmişti. Gerildiğini, yüzüne gri ve mat bir ton yerleştiğini seçebiliyordum.

"Yakındaki okulun oraya yürüyelim bence. Sanırım birilerini görebiliriz. Artık insanlar uyanmış olmalı" dedim.

"Olur."

Kapıları kilitledik. İkimiz de korkuyorduk ve birbirimize sokulmuştuk. Yan taraftaki inşaatı geçince bir iki kişi gördük sokakta. Endişeli gözlerle süzdüler bizi. Sessizdiler. İyice yaklaşınca sordum:

"Ne oluyor sizce?"

 Orta yaşlı biri:

"Böyle bir şey nasıl olur ki? Üstelik hiçbir şey çalışmıyor. Televizyon, radyo, internet. Hiç bir yerden haber alamıyoruz", dedi.

"İlerideki okula doğru gidiyoruz. Daha çok insan olmalı oralarda. Belki bir şey öğreniriz", dedim.

Yaklaşık elli kişilik bir grupla yürüyorduk artık. Bu arada arabalar oraya buraya koşturuyor, endişe dalgaları yükseliyordu. Okulun önünde küçük bir kalabalık toplanmıştı. Umutsuz bir uğultu kabarıyor, kimse bir şey anlamıyordu. Gece bitmemiş, güneş doğmamıştı bu defa. Herkes bir şeyler konuşuyor ama bilinmezlik, korku ve panik aşılıyordu kalabalığa. Elif ile bir banka oturduk. Yüzüme baktı:

"Bir türlü anlayamıyorum, bütün bunların anlamı nedir?" dedi.

"Bilmiyorum ama belli olur nasılsa, umutsuzluğa gerek yok", dedim.

Yüzlerce fener ışığı belli bir aydınlık getirmişti ortalığa. Elif'in mavi gözleri ve o masum ifadesi içime işledi sanki. Başka zaman olsa oracıkta aşık olurdum ona. Ama şimdi her şey ne kadar da farklıydı.

Gariplikler kervanına bir yenisi eklenmiş, hava soğumaya başlamıştı. Sonra her zamankinden farklı, şehri yağmalamaya yeminli bir rüzgar belirdi.

Yazdı ama üşümeye başlamıştık. Kalabalık iyice huzursuzlanmış, birkaç kişi okulun kapısını zorlayarak, kırmıştı. Koridorlara, sınıflara doluşup, kümelendik. Söylentiler, yorumlar değişikti. Mahallelinin, sığınak, alış veriş merkezi gibi mekanlara toplandığını söylüyorlardı. Kimse bir şey bilmiyordu. Bütün bu karmaşada kimileri sessiz sedasız bir köşeye oturmuş, kimileri bir şeyler tartışıyor, kimileri de dua ediyordu.

Elif ağlamaklı bir ifadeyle yüzüme baktı uzun uzun:

"Çok korkuyorum?" dedi.

"Lütfen böyle konuşma, umutlu ol dedim", dedim.

"Bu şartlarda o kadar kolay mı?"

"Biliyor musun, sürekli olarak kafama takılan bir şey var aslında. Biz hep, güneşin mutlaka doğacağına, zamanı geldiğinde baharın boy göstereceğine inanmışız. Her şeyin eskisi gibi olmaması korkunç bir şey olur. Ama kötü bir son bekliyorsa bizi bunu engelleyecek şeyleri umut etmekten başka ne yapabiliriz." 

"Normal zamanda bile karamsarımdır ben."

"Bilmiyorum, benim ki de tükenmiş bir şeyi sürdürmeye çalışmak olabilir. Zaten hem çaresizliğimizden hem de gücümüzden doğmuyor mu umut?"

Gözlerini yere indirip, susmuştu. Bir sınıfın sıralarına oturmuştuk. Bu sırada elim ceketimin cebindeki saate gitti. Çıkarıp çalışıp çalışmadığını kontrol ettim. Zaman ilerliyordu. Saati işaret eden Elif:

"Bu masa saatini cebinde mi taşıyorsun?" diye sordu.

"Bilmem, evden çıkarken almışım yanıma işte, onun anlamı farklı benim için."

"Anlıyorum."

"Babam ölmeden önce vermişti bu saati, sonra da "Bizi ayıran zamandır, yine de düşman olarak görmemeli onu, doğruyu söylediği için kızmamalı", demişti."

"Bir ayrılığa mı ilerliyoruz yani?"

"Hayır öyle demek istemedim aslında."

Kalabalığın iyice sessizleştiği bir sırada rüzgarın öfkesi yükseldi. Sonra büyük bir gürültüyle pencere camları kırıldı. Bağrışmalar, çığlıklar duyuldu.

Herkes dışarıya kaçmaya başlamıştı. O karmaşada Elif kayboldu. Bense dışarıya koşup "Elif" diye bağırmaya başladığım sırada başıma çarpan bir cismin etkisiyle sendeledim. Bir bankın üzerine zorla oturup, kendimden geçtim.

Gözlerimi açtığımda her yer aydınlıktı. Neden kimseler yoktu ortalıkta? Neden sıradan bir sabaha uyanmıştım şimdi? Birdenbire nasıl değişivermişti her şey?

Oturduğum banktan doğrulup ayağa kalktım. Başım çok ağrıyordu. Sonra apartmana doğru yürümeye başladım. Trafik, insanların sabah telaşı, herşey normaldi. Apartmana girer girmez Elif'in dairesine yöneldim ve kapıyı çaldım. Önce açan olmadı. Bir kez daha çaldım.

"Kim o?" dedi.

"Kemal."

"Kemal mi?"

"Üçüncü kattan, tanımadın mı?"

"Tanıdım, tanıdım bir saniye açıyorum kapıyı."

Kapıyı açtı, uykulu gözlerle ne istediğimi anlamaya çalışıyordu.

"Kemal bir şey mi oldu?"

"Sen ne zaman geldin eve?"

"Ne demek ne zaman geldim. Gece nöbetten çıkıp geldim işte, hem neden soruyorsun ki böyle?"

"İki saattir beraberdik ya; karanlık hüküm sürüyordu, rüzgar yağmalıyordu her yanı. Sen nereye ayrıldın, ne zaman geldin eve?"

"Söylediklerinden hiç bir şey anlamıyorum, kabus mu gördün yoksa, hem alnına ne oldu senin."

"Ne var ki alnımda?"

"Bir yere çarpmış gibisin, bayağı kızarmış."

"İşte gördün mü, seni ararken bir şey çarpmıştı."

"Gerçekten anlamıyorum, müsaade edersen uyumam lazım, çok yorgunum."

"Biliyorum, bizi ayıran zaman."

"Ben bu lafı bir yerden hatırlıyorum ama çıkaramadım şimdi. Yalnız ne anlamı var şimdi bunun?"

"Hiç."

Eve çıktığımda, salondaki büyük saatin, telefonların çalıştığını, elektriğin geldiğini fark ettim. Halen ceketimin cebindeki tek tanığım olan çalar saati ise çıkarıp yerine koydum. Ne demek oluyordu bütün bunlar? Elif neden hatırlamıyordu hiçbir şey? Apar topar evden çıkıp Elif ile ilerlediğimiz yoldan o okula doğru yürüdüm. Dört beş işçi okulun camlarını değiştiriyordu.

Samih Güven

Yazının orjinalini okumak için tıklayın