Trump ABD'yi değiştiriyor

05 Kasım 2017 Pazar  |  SERBEST KÜRSÜ

ABD'nin milyarder başkanı Donald Trump, tweetleri ve sarsıntılar yaratan şaibeli açıklamalarının genellikle gizlemeyi önemli ölçüde başardığı bir ritmle, yalnızca ülkenin siyasi kurum ve geleneklerini değil, toplumsal düzenini de köklü bir biçimde değiştiriyor. Öyle ki, eğer ikinci bir dört yıl için yeniden Beyaz Saray'da ikamet etme hakkını kazanırsa, 2024'te oradan ayrıldığında, bugün bilinenden çok farklı bir ABD ile yaşamak zorunda kalabiliriz.

ABD medya kuruluşları, Trump'ın uygulamalarının yol açtığı yönetsel ve toplumsal dönüşümleri ellerinden geldiğince kapsamlı bir biçimde izlemeye çalışmakla birlikte, bu köklü değişimlerin sonuçta nasıl toplumsal bir bunalıma dönüşebileceği konusunda kafa yorulduğuna ilişkin pek bir belirti yok ortada.

İşadamlığından doğrudan devlet yönetimine geçiş yapan ve daha önce hiç bir kurumsal yönetim deneyimi olmayan  Trump'ın görevine yaklaşımı, kendi şirketini yönetirken olduğu gibi hiçbir sınırlama olmaksızın aldığı kararların harfiyen uygulanmasını istemekten çok da farklı değil.

Bu çerçevede, göreve gelişinden beri, Kongre'yi dışlayarak ve sadece kararnameler imzalayarak uygulanan politikalar sayesinde, ABD toplumunda varlıklılar lehine ve yoksullar aleyhine pek çok adım atıldı; küresel ısınmayla mücadele ve doğanın korunması için yapılmış olan bir çok düzenleme yürürlükten kaldırıldı; devlet bürokrasisinde beyaz ve erkek görevliler ezici bir çoğunluk oluşturdular vs. vs.

Ancak samanaltından gerçekleştirilen tüm bu değişimlerin ötesinde, çok daha kaygı verici bir başka gelişme yaşanıyor ki, yalnızca ABD toplumu için değil, bütün dünya için uzun vadeli bir tehdide dönüşmesi işten bile değil: Hukukun üstünlüğü kavramı her geçen gün biraz daha tırpanlanıyor. (Bu film daha önce acaba nerede oynamıştı?)

Bu konuya, 2016 seçimlerine Rusya'nın müdahale edip etmediğini ve Trump'ın seçim kampanyası görevlilerinin bu müdahaleye ne kadar çanak tuttuklarını incelemekle görevli olarak ABD Adalet Bakanlığı'nın atadığı özel savcı Robert Müeller'in geçen hafta açıkladığı iddianamelerin ışığında bakılacak olursa:

Müeller'in soruşturmasının ilk sonuçları üzerine mahkemece ev hapsine mahkum edilen iki sanığa ilişkin iddianamelerde, 2016 seçim kampanyası ve Trump'la doğrudan ilişkili hiç bir suçlamaya yer verilmiyor, daha çok Trump'in iki seçim danişmaninin eskiden karıştıkları para aklama ve yasadışı lobicilik faaliyetleri uzerinde duruluyor. Ancak ABD'deki hukukçuların medyadaki ağır topların ortak kanısı, bu ilk iddianamelerin sadece uyarı atışları olduğu yolunda. Yani, bu iddianameleri açıklamakla Müeller, Trump'ın 2016 seçim kampanyasına hile karıştırmış olabileceğinden kuşkulanan ve bu konuda bilgisi olan herkese, yol yakınken gelip kendisiyle işbirliği yapma çağrısında bulunuyor, aksi halde soruşturmada adı bir kez bile geçse, herkesi eski defterlerinin açılacağı yolunda uyarıyor.

İddianamelerin ve Müeller'in konumuzla doğrudan ilgisi olmadığını söylemek mümkünse de, suçlamaların açıklanmasından sonra ortaya çıkan gelişmeler ilginç.

Şöyle ki, ABD anayasasının ve yönetim geleneğinin temel taşı olan hukukun üstünlüğü ilkesi, bizzat yönetim içindeki unsurlar tarafından aşındırılıyor.

Trump Beyaz Saray'a yerleştikten sonra, bir çok Cumhuriyetçi Kongre üyesinin ilkeli tutumlarından saparak Trump'ın başıbozuk tutumlarına destek verdikleri görülmüştü. Ama ilk kez üç Cumhuriyetçi Kongre üyesi bu kez doğrudan Trump'ı soruşturan Müeller'in görevden alınması için Adalet Bakanlığı'na başvurdular.

Trump öncesi bir yönetimde böyle bir çağrı, rahatlıkla "adaletin engellenmesi" (obstruction of justice) çabası suçlamasıyla derhal reddedilirdi; oysa, en azından şimdilik, bir tepki bile gösterilmedi.

İşin daha vahimi, Trump Beyaz Sarayı'nı belirli bir düzene sokacağı umulan askerler de Başkan'ın dümen suyuna girmiş bulunuyorlar.
Beyaz Saray özel kalem müdürü emekli general John Kelly, Trump'ı noktasına virgülüne kadar tekrar ederek Müeller'in iddianamelerini aşağılamakla kalmadı, ayrıca yine sahibinin sesi frekansından soruşturmaların Trump'ı değil Hillary Clinton'u hedef alması gerektiğini söyledi.

Ulusal Güvenlik Danışmanı General McMaster ise, Trump'ın dümen suyundan giderek insan haklarının yönetimin öncelik verdiği bir konu olmadığını neredeyse açıkça ilan etti. Trump'ın Asya gezisiyle ilgili olarak, Başkan'ın Çin'de insan hakları konusunu gündeme getirip  getirmeyeceğini soran bir gazeteciye yanıt olarak McMaster'in söyledikleri ibretlik bir nitelik taşıyor: "O konu çok konuşuldu şimdiye kadar, o kadar çok konuşuldu da ne oldu, hiç."

Uluslararası düzeyde, Trump yönetiminin sözüne değer verilen az sayıda yetkilisinden biri olan Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'un koltuğundaki günlerinin sayılı olduğu artık herkesçe biliniyor. Tillerson'un ayrılmasından sonra, Trump'ın, dışişleri bürokrasisini daha da kendisine benzetmeye çalışacağı da gün gibi ortada.

Biraz sosyal programları budayarak, biraz Kongre üyelerini baştan çıkararak, biraz bürokrasiyi eğip bükerek, Trump, gün be gün, sessiz ve derinden ABD'nin yönetim mekanizmalarının dokusunu değiştiriyor.

Kaynayan kazandaki kurbağa örneğinde olduğu gibi, ABD başkanının ekonomiden idareye, sağlıktan eğitime, toplumsal yaşamın her alanında açtığı küçük çentiklere tepki göstermeyenler, bir gün uyanarak dayandıkları iskeletin ne kadar zayıflamış olduğunu farkettiklerinde, geri dönüş için çok geç olabilir.

Cengiz İzmirli (mahlas)