Sanatla doymak

25 Kasım 2017 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Kalemim kırılsaydı da geçen haftaki "Tatlıya meydan okuyorum" yazısını yazmasaydım! Nereden gittim aldım o "Marshmallow testi" kitabını. Ne güzel kaygısız, tasasız, mutlu maymun geçiriyordum günlerimi. Bu saatten sonra irademi geliştirsem ne yazar, geliştirmesem ne yazar. "Kitap okuyacağına aç bir Netflix dizisi, seyret, kültür seviyen yükselsin, gençlerin muhabbetine katıl; di mi ya?"  Hatta yat uyu, her gün sabahın köründe kalkıyorsun. Ne zorluyorsun kendini uyumamak için.
 
Neymiş efendim "Meydan okuyormuşum, irademe savaş açmışım, kişisel gelişimmiş, oymuş buymuş..." Gitti güzelim tatlılar, kremalı pastalar, künefeler hele o kaymaklı ekmek kadayıflar... Offf  offf! Hayatımda kocaman bir boşluk oluştu aniden. Problem de o zaten. Tatlıya dayanamamam değil de o boşluk hissi.

 Canım sıkıldı mı beni motive edecek bir şey bulmalıydım acilen. Her an her yerde yapılabilecek bir şey...

 Bir iki gün karalar bağladım. Zor işti benim için, en yakın arkadaşım yanımda olmayacaktı uzunca bir süre. Bunun yerine ne konabilirdi ki? 

Düşündüm taşındım sonra fark ettim ki cevabı zaten biliyorum. 

Ya spor ya sanat!
 
Spor konusu bir yerde dursun, onu yazmıştım daha önce, bugün alternatif olarak sanatı konuşalım.
 
"Ya ne ilgisi var tatlıyla sanatın?" dediğinizi duyar gibiyim.
 
Bana göre ciddiye alınması gereken ortak özellikleri var. Sanat dediğimiz şey, en basit haliyle duyguların yaratıcı biçimde dışa vurumudur. Ben de hep duygu konusunun altını çiziyorum zaten. Burada yapmaya çalıştığımız şey de duygu şenliğine katılmak zaten.
 
"Yemek yeme, sanatçı ol! "gibi bir saçmalıktan bahsetmiyorum. Ben sanatçıların bize sunduğu duygu gökkuşağının keyfini çıkaralım diyorum. 
 
Sanat dediğiniz şey, insanı kanatlandırır, ayaklarını yerden keser, başka diyarlara uçurur.
 
Sabahattin Ali'nin Raif Efendisini ele alalım mesela. Raif Efendi, Berlin'de bir resim sergisine giriyor ve gördüğü bir kadın portresine aşık oluyor.

Kafasını karıştıran, nabzını hızlandıran, günlerce üst üste görmek istediği altı üstü bir portre, bir sanat eseri değil midir? İnsan bir sanat eserine âşık olur mu?
 
Sadece acı dolu bakışları var diye küçük bir çocuk heykeli karşında tir tir titrer mi insan? Saçma değil mi? Altı üstü bir heykeldi hani? Peki ya gözyaşları? Akar mı acaba? Tutsanıza, heykele niye ağlıyorsunuz ki? Peki ya onu alıp evinize de götürmek ister misiniz?
 
Çok sevdiğiniz bir solist ya da parça düşünün. "Depeche Mode", "The Cure" filan seçebileceğiniz gibi "Sertap", "Sezen" de seçebilirsiniz. Ne severseniz o olsun. Dinlerken tüyleriniz ürperiyor, başınız dönüyor ya da içiniz coşkuyla doluyor, pedala asılmak istiyor musunuz?

Asılmasanız daha iyi tabii.  Onun yerine kafa sallamayı, hoplayıp zıplamayı tercih edin lütfen. İnsan vücudu sadece müzik dinleyerek adrenalin pompalayabilir mi? Bir anda çok mutlu olmaz mı insan?

Ya da bir şarkının sözleri insanı hasta edip, yatağa düşürebilir mi? Bağışıklı sistemimiz arabesk şarkılarla çökebilir mi?
 
Fotoğrafın kadrajından fırlamış bir kurşun ruhunuzun tam orta yerinden sizi vurup, yerle bir edebilir mi? Bir anda her şey bulanıklaşıp, bir sis bulutunun içinde bulabilir mi insan kendini?
 
Ya da bir konserde büyülenip, herkes salonu terk ettiği halde, oturduğu koltuğa çivilenip kalır mı insan? Yanındaki arkadaşının dürtüklemeleriyle kendine gelmeye çalışır mı?
 
Aslında fiziken hiçbir şey değişmediği halde, sadece duygular değiştiği için ertesi gün bambaşka bir hayat başlar mı?
 
Yukarıda yazdıklarımın hepsi olabilir. Hatta olmuştur.
 
Sanat, neredeyse tüm duyguları yaşayabileceğiniz fevkalade bir araçtır.

Bana dönersek; sigara hariç hiçbir şeyden sonsuza dek vazgeçmiş değilim. Dünyanın tüm nimetlerinden faydalanmaya devam edeceğim. 
 
İnsanız biz insan! Ruhumuzu beslememiz lazım, ister tatlıyla ister sanatla. 

Bir daha düşündüm de, boş verin tatlıyı, sanat iyidir...

 
Sevgiyle kalın,