Bahtiyarlığımızsın...

15 Ocak 2018 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Nâzım Hikmet büyük bir şair. 

116 yaşında bir dünya şairi.

Onu tanımlamak için pek çok sıfat kullanılabilir. 

Ben usta demeyi tercih ediyorum. Sadece sözcük ve sesleri dizelere dökmedeki, duyguları dile getirmedeki ustalığı değil ifade etmek istediğim. 

Bir yaşam ustası olması ve her koşulda yok olmadan, umudu yitirmeden direnmenin yolunu göstermiş olması 

Hepimiz, son nefesine kadar "onlar ümidin düşmanıdır sevgilim, akar suyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen ağacın düşmanı" dedikleriyle mücadele etmekten vazgeçmediğini, SSCB'ye kaçmak zorunda kalıp orada son nefesini verdiğini biliyoruz.

Usta'nın SSCB'de geçirdiği yıllar denince akla 1951-1963 arası gelir. Oysa Nâzım'ın ilk SSCB'ye gidişi 1921 yılı ortalarına rastlar. Batum, Tiflis üzerinden trenle zorlu bir yolculuk sonrasında Moskova'ya varır. Ekim Devrimi sonrasında kurulan ve yabancı öğrencilere de kapılarını açan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne kabul edilir. Öğrenciliğinin yanı sıra Moskova'da gördüğü tiyatro yaşamı onu derinden etkiler ve sonraki yıllarda yazacağı oyunların temel taşları daha o zamandan atılmış olur. 1924'te İstanbul'a dönen Nâzım, 1922-1928 yılları arasında tekrar Moskova'ya gider. Dönemin önemli sanatçılarıyla kurduğu "METLA" tiyatrosunda oyunlar sahneler. Arkadaşları ona "Nun-Ha" adını takmışlardır. Anılarına "her zaman gülümseyen, neşeli, hoş sohbet bir genç" diye kaydederler Nâzım Hikmet'i. Akıllarına "hızlı ve ateşli konuşan, gözleri ışıldayan ve hemen her cümlesinin sonunda 'anlıyor musun?' diye sormasıyla yer eder. 

1951'de Türkiye'den kaçmak zorunda kalıp SSCB'ye gittiğinde artık bir dünya şairi, büyük bir ustadır. Sokakta ilk gördüğü insandan, Parti'nin üst düzey sorumlusuna kadar herkese "kardeşim" diye hitap eder. Rusçada erkek ve kız kardeşi birbirinden ayıran iki farklı sözcük olmasına bakmadan kadın-erkek herkese erkek kardeş anlamındaki "brat" diye seslenir. Yüreğinin içinden kopup gelen insan ve yaşam sevgisiyle etrafındakileri kendisine hayran bırakır. 

SSCB'deki bu son dönem yaşamı pek de öyle düşünüldüğü gibi rahat ve huzur içinde geçmez. 

Ama bu bir doğum günü yazısı, hem de Nâzım Hikmet'in doğum günü yazısı olduğu için derdi, tasayı şimdilik bir kenara koyup Usta'yı az bilinen yönleriyle analım. 

Nâzım sık sık çeşitli toplantılarda, sanat gecelerinde konuşma yapmak üzere davet edilir. Kürsüye her çıktığında sözlerine "ülkemin insanlarının selamını iletiyorum" diye başlar. Türkiye hapishanelerinde çektiği onun özeli, önemli olan ise halkların dostluğudur. Türkiye'den hep özlemle bahseder, onun o bitmeyen memleket hasreti, Moskova sanat çevrelerinde ve onu tanıyan kişilerde Türkiye hayranlığına dönüşür. Nâzım, onların gözünde vatan ve insan sevgisinin sembolü olur. Evinde misafir ağırlamaktan çok hoşlanır. En büyük keyfi de konuklarına Türk kahvesi ikram etmektir. Kendi elleriyle yapar kahveleri. Kısık ateşte pişirip sonra üstüne soğuk su eklediğini, lezzetinin buradan geldiğini kimseye söylemez. 

Eline her para geçtiğinde genç sanatçılara yardım eder, hiç almayacağı tablolarını satın alır örneğin. SSCB yöneticilerinin ona pasaport vermediği için yanında "kimlik" olarak kendisine eşlik eden adama aldırmadan, yurt dışına her çıkışında renkli görsellerle dolu kalın kalın sanat dergileri alır getirir. Sovyet sanatçılarının ufkunu genişletmektir amacı. Sanatta tekdüzelik en dayanamadığı şeylerden biridir. 

Şiirlerini Rusçaya aktaran şair-çevirmenlerle saatlerce çalışır. "Şiirimin tınısını, ahengini bozuyorsunuz, hiç değilse sözcüklerim doğru olsun", diye onlarla birlikte bıkıp uslanmadan uğraşır durur. Etkinliklerde konuşmalarını Rusça yapar ama şiirlerini Türkçe okur. Kürsüde en sık okuduğu şiirler "Bahri Hazer" ve "Masalların Masalı"dır. Rusların bu şiirleri sesinden anladıklarını söyler sık sık.

Hapishanede geçen yıllarının etkisiyle olsa gerek boş duvarlara tahammülü yoktur. Moskova'daki evinin bütün duvarları tablolarla kaplıdır. Her köşe biblolar; tahta, kil, seramik süslerle doludur. 

Hep çok şık dolaşır Nâzım Hikmet. 

"Ne güzel atkı taktığını" söyleyen tanıdıklarının sayısı artık Rusya'da da çok azaldı. 

Ve ölümünün ardından, Nâzım'ın her zaman oturduğu koltuğun yanındaki sehpanın üzerinde duran onlarca küçük saksı kaktüsün çok fazla yaşamadığını, hepsinin solup gittiğini çok az kişi biliyor. 

İyi ki doğmuşsun Nâzım Hikmet! Sen olmasan sevdalar yarım kalır, yaşam umutla böyle oynaşmaz, hasretler sessiz kalırdı! 

İyi ki vardın! Bahtiyarlığımızsın! 

Hülya Arslan