Nabi Şensoy'la diplomasi ve FB anıları

07 Şubat 2018 Çarşamba  |  KÖŞE YAZILARI

Garip bir şekilde bir kaç gündür sürekli aklıma geliyor, birlikte yaşadıklarımızı hatırlıyor, gülümsüyordum. Bu sabah vefat ettiği haberini aldım...

1998 yılında Moskova'ya büyükelçi olarak geldiğinde hemen herkesin sevgisini, sempatisini kazandı. Bizim de aramızda kısa sürede "ağabey-kardeş" diyebileceğim bir ilişki kuruldu. Karşılıklı sevgi, saygı nedensiz değildi: Aynı liseyi (Nişantaşı Anadolu Lisesi) bitirmiştik, ikimiz de Fenerbahçeli'ydik, ikimiz de aynı günde doğmuştuk (25 Mayıs).

"Monşer" büyükelçilerden değildi, kapısı herkese açıktı, son derece alçak gönüllüydü. Moskova'ya geldikten kısa süre sonra Abdullah Öcalan'ın Suriye'den Rusya'ya kaçmasıyla başlayan krizi başarıyla yönetmişti.

Yılını hatırlayamıyorum, Türk Dışişleri Bakanı Rus meslektaşıyla görüşmek için Moskova'ya gelmişti. Heyetler halinde yapılan görüşmeler öncesi adettir, gazeteciler için bir kaç cümle söylenir, fotoğraf çekmeleri beklenir, sonra kapılar kapanır.

Nedense o gün yanıma fotoğraf makinesini almamıştım...

Kısa konuşmalardan ve fotoğraf çekiminin tamamlanmasından sonra Rus yetkililer gazetecileri dışarı davet etti. 

Takım elbiseli olmam ve yanımda fotoğraf makinesi bulunmaması nedeniyle kimse beni dışarıya çıkarmaya yeltenmedi, büyük olasılıkla beni Türk heyetinden sandılar...

Başıma talih kuşu konmuştu!

Doğal olarak Türk heyetinde Nabi Bey de vardı.

Beni görmemesi için Türk heyetinin arkasındaki sandalyelerden birine oturdum.

Resmi görüşme başladı, usulca defterimi çıkarıp not tutmaya başladım, farkedileceğim korkusuyla nefes almaya korkuyordum. 

Tam karşımda oturan Rus heyetindekiler ara sıra bana bakışlar atıyordu ama belli ki onlar da beni "çömez" bir Türk diplomat sanmıştı.

Bir yandan not tutuyor, bir yandan yazacağım haberin düşünü kuruyordum: Milliyet kapalı kapılar ardındaki Türk-Rus görüşmelerinin tutanaklarını açıklıyor!

Görüşme başlayalı bir kaç dakika olmuştu

Bir ara Nabi Bey konuşurken gayri ihtiyarı arkasına baktı, beni orada görünce beyninden vurulmuşa döndü, her zaman ölçülü ve kibardı ama o anda resmen tepesi attı, "Sen ne arıyorsun burada!" diye haykırdı.

Çaresiz süklüm püklüm kalktım, odayı terkettim, manşet düşlerimi arkamda bırakarak!

Görüşme bitince yanıma geldi, "Seni döverim!" dedi. Ama bunu bir ağabey gibi söylemişti, sonuçta benim de görevimi yapmaya çalıştığımı biliyordu.

Moskova'da Fenerbahçeliler Derneği'ni kurduğumuzda en çok sevinenlerden biri oydu. Açılışı, Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım, Nabi Bey ve derneğin ilk Başkanı Erhan Özçelik'le birlikte yaptık.

Sık sık lokalimize maç seyretmeye gelirdi.

21 Nisan 2001.

Fenerbahçe-Gaziantepspor maçı.

Telefon etti, maça geleceğini haber verdi.

Solumda oturdu, maçı birlikte seyretmeye başladık.

Devre bittiğinde Fenerbahçe 3-0 gerideydi, hepimizin yüzü düştü, moralimiz yerlerdeydi.

İkinci yarı başladı, goller peş peşe gelmeye başladı: 1-3, 2-3, 3-3.

Bilenler bilir, tribünde bir alışkanlık vardır, gol olduğu zaman herkes öne doğru gider.

"Rapaiç atıyor, 4 oluyor"

Rapaiç'in dördüncü golünde aynı şey oldu, arkada oturanlar sevinçle öne gitti, bir baktım o karmaşada Nabi Bey yere düşmüş! Telaşla kalkmasına yardım ettim, sonra gözden kaybettim. Bir ara, koridorda üstünü başını temizlediğini, nefes almaya çalıştığını gördüm. Ya yere düşmenin etkisiyle ya da ya da galibiyet golününün yarattığı adrenalinle fenalık geçirmişti.

Sonradan Washington'a atandı ama dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile aralarında geçen- ve kesinlikle haklı olduğu- bir tartışma sonucu istifa etti.

Onurlu, ilkeli bir adamdı, kendisine yakışanı yapmıştı.

Ama çok yazık olmuştu.

39 yıllık parlak bir diplomatik kariyer, birisinin kaprisi nedeniyle böyle bir finali hak etmemişti.

Bir kaç gündür yukarıda anlattıklarım aklıma gelip duruyordu, bu sabah ölüm haberini aldım.

Çok üzgünüm...