Savaş ve medya

21 Şubat 2018 Çarşamba  |  SERBEST KÜRSÜ

Klasik cümleyi bir kez daha hatırlatalım:

Savaşın İlk Kurbanı Gerçeklerdir.

Çünkü, savaşan taraflar can derdine düşmüşlerdir. Can havli ile- karşılıklı "can alma - can verme" eylemi söz konusudur. Çocuk oyunundan söz etmiyoruz, cephede canhıraş bir boğazlaşmadan söz ediyoruz. Düşmanla, ölümüne bir mücadeleden söz ediyoruz. Sözün bittiği ve silahların konuştuğu bir ortamdan söz ediyoruz. Ve böyle bir durumda, savaşanların "dürüst olmasını, gerçekleri gizlememesini, asla yalan söylememesi"ni beklemek fazla naiflik anlamına gelir.

Tabii, burada devletlerden, devletleri yönetenlerden söz ediyorum. Ve kendi açılarından da "haklı" sayılabilecekleri gerçeğini teslim ediyorum. Öyle ya, kazanmak için elinden geleni ardına koymaması gereken, çünkü kaybederse ulusal ve belki de kişisel düzlemde büyük kaybı (itibar ve iktidar) olacak insanlardan, yani karar vericilerden söz ediyoruz.

Peki ya, medyaya ne oluyor kuzum?

Sizler, savaşı yöneten-yönlendiren insanlardan gelen açıklamaları harfi harfine doğru kabul ederek, "gerçeğin ta kendisi" muamelesi yaparak, sorgulamadan, kontrol etmeden, yani bir başka deyişle "Gazeteciliğin ABC'sini uygulamadan" nasıl ekranlarınıza sayfalarınıza, mikrofonlarınıza web sitelerinize aktarıyorsunuz?

Hiç mi rahatsız etmiyor sizi, bu durum?

Savaş ortamları, böyle günler elbette ki sıkıntılıdır. İktidarla ters düşmek, onu eleştirmek insanın başını belaya sokabilir. Tabii ki, bazı riskleri vardır "sorgulamanın, sorular sormanın ve cevaplar istemenin."

Ancak, en azından sadece "Record" ve "Play" düğmeleri olan bir "Kayıt cihazı" rolü oynamayı reddetmelidir onurlu gazeteciler ve yayın kuruluşları.

Bilginin doğrusuna ulaşmaktan, farklı bilgilere erişip onları karşılaştırmaktan, bunları yapamıyorsan bile en azından eline tutuşturulan metni "Elimize tutuşturulan metin (film, harita, fotoğraf, video vs.) bu. Filanca tutuşturdu" diyerek, gazeteciliğin gereğini yerine getirmekten söz ediyorum.

Siyasetçilerin, yönetenlerin halet-i ruhiyesi ile gazetecinin halet-i ruhiyesi ve konumları farklıdır. Onlar, yalan söyleyebilirler. Haydi biraz daha "kibar" olalım: Gerçeği tümüyle ya da kısmen gizleyebilirler (İngilizce'de buna "to be economical with the truth" diyorlar) . Bu riski alır bunun da siyasi bedelini öderler ya da ödemezler.

Ama gazetecinin böyle bir lüksü yoktur. En ağır koşullarda bile (savaş örneğin) güvenilmez konuma düşecek, kendini o şekilde yaralayacak-zedeleyecek bir hata yaptın mı, bütün saygınlığını yitirirsin.

Bugüne kadar belki de "lego taşları misali" üst üste koyup yükselttiğin itibar kulen, bir anda tarümar oluverir. Yalancı çobana dönersin. Yarın, doğru söylesen yazsan bile kimse inanmaz sana. "Hadi len oradan..." deyip geçerler.

O yüzden canım kardeşim:

Gerçeklerin gizlenmesine alet olma. 

Sen işini yap. 

Yasalar çerçevesinde sorgulamaya gerçeği aramaya çalış. 

Elbette ki başını belaya sokmadan yapmanın yollarını ara ve bul.

Ama asla ve kat'a yalana ortaklık etme. 

Koşullar ne olursa olsun. 

"Record and Play" düğmeleri gibi hareket etme.

Devlete, bizleri yönetenlere de bir çift sözüm var:

Sadece hamasi nutuklar ve meydanlarda kitlesel hitabetle sınırlı tutmayın bilgi aktarımını. Diplomatların ve askerlerin, zaman zaman (gerektiğinde on-the-record gerektiğinde off-the-record) mümkün olduğunca sağlıklı bilgi vermesini sağlayın medyaya.

Evet, askeri anlamda bazı şeylerin "sır" olarak tutulması gerekebilir. Kimse bunu yadsımıyor. Ama mümkün olduğunca doğru ve sağlıklı bilgi verin ki, vatandaş da hem size hem de bu bilgiyi aktaran medyaya güvenebilsin.

Neticede, savaşı bu ülke insanı için, onun güvenliği ve esenliği için yapıyorsunuz değil mi?...

Efendim?..,

Bu ülke tarihinin ilk askeri harekâtı değil bu. Son da olmayacak. Belâlı bir bölgede bulunmanın bir bedeli bu.

Ama belki de tam da bu yüzden biraz eğitimli ve biraz donanımlı olması gerekmiyor mu bu ülke medyasının? Oysa bakıyoruz, amatörlük diz boyu. Finlandiya ya da Lüksemburg medyası daha donanımlıdır bizden. Yeminle.

Medya kuruluşlarının sıcak bölgeye yolladıkları muhabirlerinin, neredeyse tabancayı tüfekten, bombayı füzeden, tankı zırhlı taşıyıcıdan, havanı geri tepmesiz toptan ayıracak kadar bile bilgisi yok.

Bir de "güvenlik açısından" son derece sakıncalı haltlar yiyorlar her gün. Mesela: Hangi birliklerimizin (adres ve sayı vererek) nereden nereye intikal ettirildiğini anlatan mı istersin? Cephede hangi stratejik mevzileri ele geçirip hangi tepenin neresinde kontrol ve gözetleme noktaları kurduğumuzu ballandıra ballandıra anlatın mı ararsın? Askerlerimizin subaylarımızın ağzından demeç almak için birbiri ile yarışıp o askerlerin kimliklerini açığa çıkaranlar mı?

Yahu, unuttuğunuz bir şey var arkadaşlar...

Orada TSK'nın savaştığı düşman, sıradan bir düşman değil. Ülke içinde bir hayli (ve onyıllardır) örgütlü bir terör örgütünden söz ediyoruz. Burada eylem yapma, burada insanları bulup kendisine ya da ailesine yakınlarına zarar verme potansiyeli taşıyan bir örgüt bu. Aklınızı mı kaçırdınız siz?

Biraz düşünceli olamaz mısınız? Çarpıcı röportaj yapayım derken niye "göz çıkarmak" istersiniz?

Medya kuruluşlarını yönetenler arasında bu işleri azıcık bilen kimse yok mudur? O kadar güvenik uzmanı eski asker çıkarıyorsunuz programlara. Sadece konuşturmakla yetinmeyip biraz da onlardan bu konularda bilgi almak, eğitim almak, en azından sahaya sürdüğünüz muhabirlerinizi eğittirmek aklınıza hiç gelmez mi?

Bu işler çocuk oyunu değil hanımlar beyler.

İnsan canından söz ediyoruz. Ülke güvenliğinden söz ediyoruz. Alkınızı başınıza alın.

Zafer Arapkirli