Yeni 'Soğuk Savaş'ın şifreleri

19 Mart 2018 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Çift taraflı casusluk faaliyetlerinin ardından yıllar önce İngiltere'ye sığınmış bulunan eski Rus askeri istihbaratçısı Sergei Skripali ve kızının Salisbury kentinde zehirlenerek öldürülmesini amaçlayan suikast girişimi  üzerine hızla tırmanan uluslararası gerginlikten sonra yadsınamayacak bir gerçekle karşı karşıyayız: İkinci "Soğuk Savaş" dönemine girdik.

Terimin kolaycılığına  karşın, yaşanan gerginliği yeni bir "Soğuk Savaş" olarak adlandırırken bir kaç kez düşünüp, olan bitenin geri planını irdelemekte ve farklılıkları saptamakta yarar var.

1989 yılında Berlin Duvarı'nın çöküşüyle başlayıp 1991'de SSCB'nin dağılmasıyla sonlanan sürecin bitirdiği "Soğuk Savaş", iki ideolojik blok arasında ve küresel hegemonya amaçlı siyasi bir mücadeleydi. Blok-içi disiplin hayatı önem taşıyordu; taraflar arasındaki rekabet ve husumet o derecedeydi ki, bir bloklardan birinin ikincil önemdeki bir ülkesinden bir devlet görevlisi, karşı bloktan bir ülkeyi ziyaret edecek olsa, ziyaret öncelikli haber muamalesi görür, TV ve gazeteler günler öncesinden ziyareti izlemek için hazırlıklara başlardı. Hele bu temasların düzeyi  dışişleri bakanı veya başbakanlara kadar yükseldiğinde özel muhabirler görevlendirilir, zirve toplantıları ise yüzlerce muhabir, fotoğrafçı ve kameramanın oiluşturduğu bir gazeteci ordusu tarafından izlenir; görüşmelerin öncesinde ve sonrasında sayfalarca yorumlar yapılırdı.

Bitişinin ardından çeyrek yüzyıl geçtikten sonra geriye baktığımızda, "Soğuk Savaş" ile günümüzdeki gerginlik arasında nasıl bir karşılaştırma yapılabilir? Bunu siyasi/ideolojik, ekonomik ve kültürel düzeylerde ayrı ayrı denemekte yarar olabilir.

1) 2018'in siyasi gerginliğinin ne küresel hegemonya, ne de bir ideolojinin ötekine üstünlüğünü sağlamak gibi bir amacı var. Amaç, ulusal çıkar.

Burada altı çizilmesi gereken, sözde "liberal" entelektüel takımının iddialarının tersine, ulusal çıkarların 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, tıpkı 20. yüzyılın başlarında, Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi hem iç hem de dış politikaların oturtulduğu temel yörünge olduğu gerçeğidir. Bu yörüngenin dayandığı temel ise ulus-devlet yapısıdır.

Bu siyaset anlayışı, bu siyaseti uygulamakla yükümlü olan politikacı profilini de etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. Bugün ABD'den Filipinler'e, Almanya'dan Hindistan'a, İngiltere'den Rusya'ya iktidarda olan tüm politikacılar ya popülist söylemlerle seçim kazanmışlar ya da popülist söylemlerin etkisi altında çizgilerini kaydırmak zorunda kalmışlardır. Birincilere en güzel örnek olarak ABD Başkanı Donald Trump, ikincilere örnek olarak da Almanya başbakanı Angela Merkel gösterilebilir. Trump'ın "Önce Amerika" söylemi başkaca açıklama gerektirmeyecek kadar açık. Merkel ise, son Almanya seçimlerinde aşırı sağcı "Almanya için Alternatif" partisinin kazandığı oylar nedeniyle, tabanını daha fazla kaybetmemek için Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un AB içinde daha hızlı ve köklü bir ekonomik bütünleşme çağrılarını reddetmek zorunda kaldı. Çünkü Alman seçmen,  çalışarak yarattığı artı değerin, AB'nin güçlendirilmesi uğruna İtalya, İspanya veya Portekiz'le paylaşılmasına veya ülkeye kabul edilen Müslüman göçmen veya mültecilerin beslenmesi için harcanmasına itiraz ediyor.

Siyasi/ideoloik karşılaştırma başlığı altında sona bıraktığımız ama belki de tartışılması en önemli olan nokta ise, popülist söylemlerin kaçınılmaz olarak yol açtığı güçlü adam rejimlerinin yalnızca yaygınlaşmakla kalmayıp, tüm dünyada daha fazla kabul görmeye başlamış olması. Trump, artık ABD'yi alenen astığı astık yöntemlerle yönetiyor, kendi seçtiği dışişleri bakanını, sadece bir tweet atarak görevden alıyor. Rusya'da Putin bir seçim daha kazanarak yakın tarihin Stalin'den sonra en uzun süre iktidarda kalan Rus lideri sıfatını kazandı. Çin'de devlet başkanı Xi Jinping'in görev süresi kısıtlaması Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından kaldırıldı, yani Xi ölünceye kadar Çin lideri olarak kalabilir istediği takdirde. Türkiye'deki durumu açıklamaya gerek yok.

Kısacası, yeni uluslararası gerginlik ortamında ülkelerin siyasi örgütlenmelerinin/kadrolarının politika üretme/uygulama gücü belirgin bir şekilde liderlere terkediliyor.

2) Ekonomik alanda ise 2018'deki tablo 1990'larla karşılaştırılamayacak ölçüde farklı: SSCB'nin yıkılışından sonra yaşanan küresel ekonomideki bütünleşme süreci karşılıklı bağımlılığı önceden tahmin edilemeyecek boyutlara taşıdı. Bu süreç içinde değişimin en önemli yönü, arz-talep ekonomisinin 20 yıl gibi kısa bir süre içinde küresel ekonomideki başat konumunu finans ekonomisine bırakması oldu. Kısaca para yönetimiyle para kazanma yolu olan finans ekonomisi sabit sermaye yatırımlarını sekteye uğratırken, teknolojik gelişmelerin sayesinde üretim ekonomisi başdöndürücü bir hızla otomasyona geçerek, istihdam potansiyelini boğmaya başladı. Bu sürecin gelecek 20 yıl içinde sadece ABD'de 30 milyonluk bir istihdam kaybına neden olacağı hesaplanıyor.

1990-2015 arasında yaşanan küreselleşme sürecinde yaratılan karşılıklı bağımlılık şimdi Trump tarafından, yalnızca Çin gibi hasım saydığı ülkelerin değil, AB üyeleri gibi müttefiki olan ülkelerin üzerinde de baskı aracı olarak kullanılıyor. Yani artık blok-içi disiplin, dayanışma vs kavramların yeri yok yeni uluslararası ilişkiler düzeninde, gemisini kurtaran kaptan anlayışı egemen. 

Burada bir ayraçla da petrol ve petrodolara değinmek zorunlu: Richard Nixon 1971 yılında Vietnam Savaşı'nın ABD bütçesinde açtığı dev delik yüzünden hızla basılan dolarların yarattığı enflasyonist ortamda, Amerikan para biriminin altına olan paritesini (1 ons altın=35 ABD doları) koruyamayacağı için, 1944'teki Bretton Woods konferansından beri işleyen doların değerini altınla destekleme mekanizmasını iptal etti, yani altın fiyatı artık dalgalanabilecekti. Ancak altınla ilişkisi kesilen doların uluslararası rezerv para konumunu sürdürebilmesi, ABD'nin "Soğuk Savaş"'taki küresel üstünlük sağlama amacı açısından hayati önem taşıyordu. Kissinger "altın olmazsa petrol" düşüncesiyle 1972 yılında Suudi Arabistan kralıyla masaya oturdu, varılan anlaşmaya göre Suudi Arabistan dünya petrol ticaretinde ABD dolarından başka bir para biriminin kullanılmasına izin vermeyecek, buna karşılık ABD'nin güvenlik şemsiyesinin altında hiç kimseden korkmadan yaşayabilecekti.

Günümüzde petrodoların dünya ticaretindeki başat konumu tehdit altında: Çin ve Rusya petrol ticaretini kendi para birimleriyle ABD'nin kontrolündeki bankacılık sistemini devre dışı bırakarak yürütmek için son bir yıldır yoğun anlaşmalar imzalıyorlar. Dolayısıyla, doların uluslararası rezerv para konumu da tehdit altında. Yani artık iki blok yerine çok kutuplu bir ekonomik düzen var ve bu düzende her koyun kendi bacağından aşılıyor.

3) Sanal bilişim ortamı, elektronik tekonoloji ve haberleşmedeki başdöndürücü gelişmeler, teorik olarak bireyi özgürleştirici ve demokrasiyi güçlendirici eğilimleri desteklemeleri beklenirken, tam tersine bireyi yalnızlaştırıcı ve iktidarlar karşısında zayıflatıcı bir etki yaratmış görünüyorlar.

Whatsapp'tan Pinterest'e, Facebook'tan Snapchat'a kadar bir çok uygulama, insanlar arasındaki iletişimi hızlandırırken, iktidarlara bu iletişimi kontrol etme ve kısıtlama olanağını da sağlıyor. Türkiye'den Tunus'a, Hollanda'dan Hindistan'a, tüm dünyada devletler halklarının haberleşmesini artık anında izleyip karşı önlem alma olanağına sahipler.

Popülist politikalar izleyen güçlü siyaset adamı profilleri, siyasi örgütlenme ve toplumdaki çıkar gruplarının kendi seslerini yükseltebilme potansiyellerini olumsuz ölçüde etkiliyor, kitleler kendi ekonomik ve yaşamsal çıkarlarının etrafında örgütlenmek yerine, çıkarlarını "güçlü liderlerin" koruyacağı beklentisinin rahatlığında, dijital eğlence dünyasında kendilerini kaybetmekten rahatsızlık duymuyorlar. Toplumsal örgütlenme mekanizmaları hızla etkinliklerini kaybediyor, toplumsal dayanışma gibi kavramlar anlamını yitiriyor.

Elbette yukarıda sıralanan, toplumsal ve siyasl yaşamı etkileyen ve bugünkü uluslararası gerginliklere katkı yapan etkenlere eklemeler yapmak olanaklı, hatta zorunlu.

Ancak sadece yukarıda sayılanların katılacağı bir çözümleme bile, daha özgür ve aydınlık bir dünya için umutlu olmaya izin vermiyor: Güçlü liderlerin elindeki devlet mekanizmaları, tekelleşmenin ve otomasyonun hızla tırmandığı bir ekonomik düzende, örgütlenme ve direnme haklarından vazgeçmekte sakınca görmeyen kitleleri koyun güder gibi gütmeye devam edecek.

Cengiz İzmirli (mahlas)