Osmanlı diye diye...

22 Mart 2018 Perşembe  |  KÖŞE YAZILARI

Kimi siyasetçiyi, bilim insanını ya da tarihçi geçinen kimi "çokbilmiş" insanları izliyor, gözlemliyor, dinliyorsun.
 
Suratından düşen bin parça...
 
Yüz asık, kaşlar çatık, gözlerine taktığı sorgu hançeri dile gelmiş şakıyor:
 
- Bir ülke geçmişinden kopuk yaşayabilir mi?
 
- Ne demek o?
 
- Atatürk cumhuriyeti diyorsunuz, başka bir şey demiyor, Osmanlı'yı siliyorsunuz, böyle şey olabilir mi?
 
- Olamaz.
 
Şaşırıyor, duraklıyor, ekliyor:
 
- Biz sizi başka türlü düşünüyorsunuz diye bilirdik.
 
- Yanlış?

- Nedir yanlış olan?
 
Bak anlatayım:
 
- Osmanlı tarihine Cumhuriyetten sonra sahip çıkılmaya başlandı. 1923 yılından önce  bu yolda yapılan çabalar, hem yetersiz hem de yok denecek kadar azdır.
 
- Nasıl yani?

- Bir insan kültürüne, tarihine, geçmişine, yer altı zenginliklerine, yer üstü kazanımlarına, şehirlerine, doğasına, göllerine, nehirlerine, ırmaklarına, el sanatlarına, kısası nesi var nesi yoksa tümüne sahiplenmesi için, bilinçlenmesi, okuyup araştırması işin olmazsa olmazıdır. Bunları yapmayan, olayları sırasına ve o günün koşullarına göre okuyup araştırıp aklın süzgecinden geçirmeyen insan geçmişinden çok uzaktır. Gün aşırı, Osmanlı'yı olur olmaz yerde gündeme getirmekle, her aklına esenin "Bir gecede cahil bırakıldık" demesiyle olmaz bu iş, gerçekleri görmek lazım. 

 Durdu, düşünde ve ekledi:
 
- Aç biraz.
 
- Aydınlanmayı es geçen toplum geçmişinden uzak kalmaya mahkumdur. Osmanlı'nın son dönemlerinde toplum ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Batı uygarlığı ile Osmanlı arasındaki uçurum gittikçe derinleşmiş, o dönem kimi yöneticilerin başlarını da döndürmüştü. Batı'da dinsel dogmalarla bilimden yana olanların kanlı kavgasında bilim başarı kazanmış, kulluktan vatandaşlığa geçilmiş, dolayısıyla inan hakları gündeme gelmişti. Bütün bu gelişmelerle birlikte sanayileşme devriminin yarattığı aydınlık çağdaş uygarlığın temel taşları olmuştu. Osmanlı ise İslam Ortaçağını bir türlü aşamamıştı. Matbaa Osmanlıya 250 yıl gecikmeyle girdi. Yazı devriminin 1928'de yapıldığını biliyorsun. Osmanlı'nın kuruluşundan o güne kadar basılan kitap sayısı yaklaşık 25 bindir. 600 yıllık tarihi o kadar kısıtlı kitaba nasıl sığdırırsın? Kimi tarihçilere göre Osmanlı okullarında öğrencilere öğretilecek doğru dürüst tarih kitabı da yoktu. Geçmiş söylencelerle anlatılır, belletilirdi. Osmanlı tarihine dair ciddi çalışmalar Cumhuriyetle ivme kazandı. İslam Ortaçağı Anadolu'da aşılmadan, akıl inançtan, bilim dinden bağımsızlaşmadan hiçbir toplum geçmişine sahip çıkamaz.
 
 Şaşkın bakarken ekledi:
 
 - Cumhuriyet Osmanlı'nın karşısında değil miydi?
 

- Evet, karşısındaydı. Ama nasıl bir karşıtlık bu? Atatürk ve Cumhuriyet devrimleri, hem kendine özgü doku taşır, hem de evrensel bilimin gereğini yerine getirir. Bu nedenle Atatürk Batı emperyalizmine karşıydı. Batı uygarlığına değil. Anadolu'da boy vermiş bütün uygarlıklara sahip çıkıldı. Bu ülkemiz için çok önemli bir adımdı. Osmanlı'nın mimarlığı, minyatürü, edebiyatı, siyaseti, kültürü, kısası; nesi var nesi yoksa evrensel değer yargıları oturmuş bir toplumla değerlendirilebilir, başkası olmaz. Almaya 1. ve 2. Wilhelm'e nasıl bakıyorsa, Fransa 14. Louis'ye nasıl bakıyorsa, Hollanda 1. Oranje'ya nasıl bakıyorsa Türkiye Cumhuriyeti'nde de Kanuni Sultan Süleyman'a, ya da Abdülhamit'e eşdeğerde bakılır. Bu bakışlar siyasal değil bilimseldir.

- Peki, tarihimizi yüceltmeyecek miyiz?

 - Elbette yücelteceğiz, ne var ki bunu yaparken hamasi nutuklarla tarihe yaklaşmak, kendimizi aldatmak demektir.  Bugünkü kısır politika kavgalarının aymazlığında tarihin ötesinden berisinden çekiştirmek, kısır döngüden başka bir şey değildir. Tarihi irdelerken o zamanki koşulları da bilimsel çerçevede hesaba katmak gerekir. Bu bir uygarlık sorunudur. 

Siz bakmayın her konuşana. Türkiye Cumhuriyeti bizi geçmişimizden koparmıyor; tam aksine geçmişimize bağlıyor.