Ahmet Hakan kim?

18 Mayıs 2018 Cuma  |  KÖŞE YAZILARI

Ahmet Hakan'la ilgili yazı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda uzun süre nereden başlayacağımı, daha doğrusu ne yazacağımı bilemedim...

Bunun nedeni basitti: Hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum.

Ama bu da garip bir durumdu çünkü 35 yıldır mesleğin içine olan bir kişi olarak "ünlü" bir meslektaş hakkında bilgiye sahip olmamam hiç de olağan değildi.

Bunun üzerine "malum nedenle" Wikipedia'ya "arka kapı"dan girerek onunla ilgili bilgi toplamaya çalıştım.

Nerede doğduğu (Yozgat), kaç yaşında olduğu (51) ya da hangi okulda okuduğu (İmam Hatip) beni ilgilendirmiyordu.

Asıl önemli olan gazetecilik geçmişiydi.

Wikipedia'ya göre, 1993-1994 yıllarında TGRT'de muhabirlik, 1995-2003 arası Kanal 7'nin haber müdürlüğü ve ana haber spikerliği yapmış, köşe yazarlığına Yeni Şafak'ta başlamış, Sabah'a geçmiş, son olarak da Hürriyet'te yazmaya, ayrıca CNN Türk'te Tarafsız Bölge'yi sunmaya başlamış, kısa süre öncesine kadar da Kanal D'nin haber dairesi başkanlığını üstlenmiş.

Kaba bir hesapla 25 yıla varan gazetecilik öyküsünü yukarıdaki paragraf, tek bir paragraf özetliyor.

Peki herhangi bir "gazetecilik başarısı" var mı?

Televizyonda haber program sunmak başarı kabul edilmezse ki edilmemesi gerekiyor, "başarı" hanesine yazılacak bir bilgiye ulaşamadım. Eğer var da ben bulamadıysam özür dilemeye hazırım.

Eskiden, yani 1990'larda, yani medyanın henüz tam anlamıyla hayatımıza girmediği zamanlarda basın sektöründe çalışanlar en azından ismen birbirlerini, yaptıklarını, başarılarını bilirdi. Örneğin, falanca gazeteci şu özel haberi yapmış, aylarca uğramış, gazetecilerle konuşmayan ünlü falanca kişiyle röportaj yapmayı başarmış ya da filanca konuda ses getiren bir yazı dizisi hazırlamış...

Peki, köşe yazısı, fikir yazısı yazmayı "gazetecilik başarısı" olarak kabul edebilir miyiz?

Elbette hayır.

Türkiye'de zaten muhabirlik uzun süredir küçümsendiği için herkesin gözü bir gazetede köşe kapmakta. Bugün köşe yazarlığı yapanların bir bölümünün gazetecilik geçmişi, hayatında tek bir satır haber yazmışlığı bile yok.

Yeniden konumuza dönecek olursak...

Kayda değer bir gazetecilik başarısına rastlayamadığımız bu arkadaş şimdilerde Türkiye'nin en çok izlenen haber kanalında çok izlenen bir haber programının moderatörlüğünü yapıyor. Kamuoyunun en azından bir kesimi tarafından "kanaat önderi" olarak kabul ediliyor, belli ki o da bu misyonu kendisine yakıştırıyor.

Onu bu rolde görenler kusura bakmasın, bilgi birikimine kuşkuyla baktığım için görüşleri şahsen beni ilgilendirmiyor.

Lafı nereye getirmek istediğim tahmin edilmiştir herhalde.

Sanatçı Barış Atay'la ilgili, "Lütfen bu adama haddini bildiriniz" yazısından sonra yaşananları biliyorsunuz.

Atay'ın söylediklerine katılmayabilirsiniz, şahsen kendisinden hiç mi hiç hoşlanmayabilirsiniz de...

Ama Türkiye gibi "muhalif"liğin her daim zor olduğu bir ülkede Atay ya da benzeri biri hakkında yazmadan önce oturup iki kere düşünmeniz lazım.

Aslında mesele muhalif olmak, olmamak da değil.

Gazetecinin elinde her zaman çok güçlü bir silah vardır, bu silahı nasıl kullanması gerektiğini meslek ilkeleri ve kişinin vicdanı belirler.

Dün Fatih Altaylı'nın yazısından öğrendiğime göre, "Hakan'ın haddinin bildirilmesini istediği kişi, geçmişte sosyal medyada Ahmet Hakan'a da sert ve ağır eleştiriler yöneltmiş biri. Ahmet kardeşimiz de fırsattan istifade intikam alıyor."

İntikam mı alıyor bilmem.

Bildiğim bir gazetecinin, hele böyle bir dönemde, hakkında yazdığı kişiyi ateşe atmadan önce oturup düşünmesi gerektiği.

Böyle bir yazı yazarken Atay'ın başının derde gireceğini tahmin etmiyor muydu?

Etmiyorsa kötü, tahmin ederek yazdıysa daha kötü, Atay'ın gözaltına alınmasının üzerine "Beni tetikçi gibi göstermeye çalıştılar" diyerek kahramanı olduğu olayda kendisini "mağdur" gibi göstermeye çalışması hepsinden kötü...