Dünyanın çivisini çıkardı!

04 Haziran 2018 Pazartesi  |  GÜNLÜK

ABD Başkanı Donald Trump, sadece son iki ay içinde aldığı bir dizi kararla dünyanın ekonomik, politik ve askeri düzeninin çivisini çıkarmayı başararak küresel bir belirsizlik dönemini başlattı.

Emlak spekülatörlüğü ve TV programcılığından kazandıklarıyla milyarder olduktan sonra Beyaz Saray koltuğuna hızlı bir geçiş yapmış olan Trump'ın, ABD'yi kendi şirketini yönetir gibi keyfi kararlarla idare etmekten çekinmeyen tavrı, çok tehlikeli bir biçimde ABD kamuoyundan yavaş yavaş kabul görmeye başlamakla kalmıyor, ülkenin dış politikasını yerleşik normlarında süratle uzaklaştırıyor.

Trump önderliğindeki ABD yönetiminin Nisan başından beri attığı bazı adımları kronolojik olarak sıralayacak olursak:

13 Nisan'da ABD, İngiltere ve Fransa'yla birlikte, kimyasal silah kullandığı iddiası üzerine Suriye'ye füze saldırıları düzenledi. {BM'nin yan kuruluşu olan Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW) saldırı yapıldığı sırada, iddiayı incelemeye bile başlamamıştı. İnceleme sonucunda ortaya çıkan sonuç ise, tüm dünyada içme suyu sistemlerinde kullanılan klorun kalıntılarına rastlanılmış ve klorun kimyasal silah olarak "kullanılmış olabileceği" yargısına varılmış olmasıydı.}

8 Mayıs'ta Trump, ülkesinin, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi ve Almanya'nın İran'la imzaladığı 2015 tarihli anlaşmadan çekildiğini açıkladı. Anlaşma İran'ın nükleer silah geliştirme çabalarını durdurması karşılığında, bu ülkeye uygukanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını sağlıyordu. Trump, anlaşmadan çekilmekle ABD'nin İran'I hedef alan yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesini de kararlaştırdığını ilan etti.

14 Mayıs'ta Trump'ın ABD'nin İsrail büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşıma kararının yerine getirilmesiyle ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması resmiyet kazandı.

31 Mayıs'ta Trump, Mart ayında açıkladığı başta AB, Meksika ve Kanada gibi müttefikleri de dahil olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden ABD'ye ithal edilen çeliğe yüzde 25, alüminyuma da yüzde 10 gümrük vergisi uygulama kararını istisnasız olarak yürürlüğe soktu.

Bu gelişmelerden Orta Doğu bağlantılı olan ilk üçünü irdelemeyi  bir başka yazıya bırakıp gümrük tarifelerine odaklanacak olursak, öncelikle, cehaletten mi yoksa kasıtlı olarak mı bilinmez, Trump'ın 1929'daki büyük ekonomik buhrandan daha büyük bir çöküntünün temellerini attığını söyleyebiliriz.

ABD, uluslararası ticaretin bu kadar yaygın ve örgütlü olmadığı 1992 ve 1930 yıllarında ithal ettiği ürünler için iki kez gümrük tarifelerini artırmıştı, özellikle 1930 yılındaki tarife artışından sonra olanları biliyoruz: Patlak veren kitlesel kriz, deflasyon, ekonomik çöküntü, bunun sonucunda Avrupa'da faşizmin tırmanışı ve İkinci Dünya Savaşı. Trump, günümüzde uluslararası ticareti kurallara bağlayan Dünya Ticaret Örgütü'nün otoritesini hiçe sayarak Amerikan ekonomisini gümrük duvarlarıyla çember içine almakla  Amerikan işçisine istihdam, firmalarına daha yüksek kar ve daha hızlı büyüme sağlama hesabı içinde. Ama bu hesapta bazı unsurlar var ki Trump kendi denklemine dahil etmiyor:

Birincisi bugünkü ekonominin ağırlıklı olarak finansal bir nitelik kazanmış olması ve otomasyonun üretimdeki payının 20 yıl öncesiyle bile karşılaştırılamayacak ölçüde artmış olması; ikincisi küresel ekonomideki borçlanma patlaması: Küresel gayri safi hasıla 70 trilyon dolar civarında, buna karşılık küresel borç 200 trilyon. ABD'nin küresel gayri safi hasıla içindeki payı yaklaşık 17 trilyon dolar, ABD'nin borcu 20 trilyonu aşmış durumda; üçüncüsü ABD dolarının değerindeki önlenemeyen artış; dördüncüsü küreselleşmenin adeta kurumsallaştığı 1990'li yıllardan bu yana uluslararası ticarette kurulmuş olan karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin vardığı aşama.

Bu etkenleri şöyle bir harmanlayarak baktığımızda görünen şu: Trump'ın gümrük tariflelerini artırmasının ardından ilk aşamada Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika'nın ilan ettiği misilleme önlemlerinin yarattığı siyasi ve diplomatic gerginlik bir yana, bu kararın vaadettiği ekonomik sonuçlar son derece iç karartıcı. Şöyle ki ABD dolarının değer kazanmasıyla ABD'nin dış satım potansiyeli büyük bir darbe yiyecek, çünkü dolarla fiyatlandırılan Amerikan ihraç malları alım yapan ülkeler açsısından çok daha pahalı hale gelecek, böylece ihracata dayalı işletmeler zarar etmeye başlayacak ve bazıları kapılarına kilit vurmak zorunda kalacak. Böylece yaratılmak istenen istihdam yerine işsizlik artışı ortaya çıkacak. Bir hesaplamaya göre, çelik ve aluminyuma uygulanacak gümrük tarifeleri gelecek bir yıl içinde yaklaşık 140 bin kişinin işlerini ebediyen kaybetmesine yol açak. Bunun yanısıra, başta uçak ve otomotiv ve gibi kilit Amerikan sektörleri, ucuz ithal çelik yerine pahalı yerli Amerikan çeliği (ABD'de işgücü çok daha pahalı) kullanmakla kar paylarının düşmesine razı olmak zorunda kalacaklar. Coca Cola ve Pepsi alüminyum kutulama tesislerinin maliyetinin yükselmesiyle kardan zarar etmeye başlayacaklar. Büyük firma kazançlarının düşüşüyle borsalarda ve tahvil piyasalarında panik başlayacak. Bu gelişmelerin altı ay ila bir yıl içine sığması işten bile değil. Bu sonuçlar ABD'yi doğrudan ilgilendirenler.

ABD'nin küresel ekonomideki payı dikkate alındığında, gümrük tarifelerindeki değişiklik kararının, ABD'yle ticaret yapan her ticari aktörün ekonomisini etkileyeceğini görebilmek için kahin olmak gerekmiyor. Ancak bu kararın en büyük etkiyi yapacağı aktörlerin arasında Avrupa Birliği'nin gelmesi, eski kıtanın kendi sorunlarıyla da birleşince, Atlantik'in bu yakasında da katmerli bir bunalım için ideal ortamı yaratmış oluyor.

AB'nin yaklaşık bir yıldır çok kırılgan bir seyirde kıt kanaat büyümeye devam eden ekonomisi, gümrük duvarlarının yanı sıra bloğun doğusunda ve güneyinde fokur fokur kaynamakta olan sorunların tehdidi altında. Bu sorunların başında, İtalya'da 1 Haziran'da kurulan popülist hükümet geliyor.

Oldukça gerilimli bir film gibi gelişen olaylar sonucunda son dakikada varılan bir uzlaşmayla kurulan yeni hükümet İtalya'da üç ay önce yapılan seçimlerde en çok oy alan biri popülist öteki aşırı sağa yakın iki siyasi gücü, 5 Yıldız hareketi ve Kuzey (için) Birlik partisini, AB ve Avro karşıtı bir platformda biraraya getiriyor. Koalisyon ortakları, Avro bölgesinin üçüncü büyük ekonomisi olan İtalya'nın kamu borcunun dev boyutlar kazanmış olmasına ve bankacılık sektörünün zar zor ayakta duruyor olmasına karşın, dar gelirlilere destek ödemeleri ve kamu harcamalarında büyük artışlar vaad ediyorlar. Yeni koalisyon ayrıca AB bütçesinin kabul sürecinde uygulanan kuralları da reddediyor.

Yine bir Güney Avrupa ülkesinde, İspanya'da merkez sağ hükümet bir yolsuzluk davası sonucunda düşürüldü ve yeni bir başbakan atandı ama, yolsuzlukla suçlanan hükümeti güvensizlik oyuyla düşüren yamalı bohçayı andıran koalisyonun ülkeyi yönetebilmesi mümkün görünmüyor. Ülkede gidilecek bir erken seçim, son iki üç yılda toparlanan ekonomiye darbe indirmeye aday görünüyor.

Doğuda ise iki problemli üye, Macaristan ve Polonya Brüksel'in başını ağrıtmaya devam ediyor. Her ikisi de göçmen karşıtı ve aşırı milliyetçi siyasilerce yönetilen iki ülke, özellikle adaletin bağımsızlığı ve siyasi reformlar konusunda, AB liderleriyle sürekli çelişki içinde. Öyle ki, gelecek on yıla yayılan yeni bütçe planlarında Brüksel bu iki Doğu Avrupa ülkesinin kalkınma yardımı paylarını kesip o fonları Yunanistan ve İtaly'a ya yönlendirme kararı aldı.

Bu iç sorunlarla başetmeye çalışırken bir Trump tarifeleriyle uğraşmak zorunda olan AB'nin ekonomisinde yeniden bir durgunluk dönemine girilmesi, Türkiye dahil pek çok çevre ülkesi için tehlike arzediyor.

Uluslararası finansal sistemin bu denli kırılgan ve borç yüklü olduğu bir sırada dünyanın en büyük ekonomisiyle en güçlü ekonomik bloğunun karşı karşıya oldukları tehditler, güçlü adam rejimlerinin yükselişte olduğu bir konjonktürde, 20. yüzyılda yaşanan dramın tekrarı için bir ortam oluştuğu kaygısını yaratıyor.

Cengiz İzmirli (mahlas)