St.Petersburg'un öyküsü

10 Ağustos 2018 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

St. Petersburg tarihi yapıları, mimarisi, Neva Nehri, kanalları, caddeleri ve bulvarları ile dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Rusya'nın ikinci en büyük şehri olan Petersburg işlek bir liman, sanayi ve ticaret merkezi olmasıyla da önem taşıyor. Aynı zamanda kültürel etkinlikler ve yaşantı olarak da adından söz ettiriyor. Müzik, görsel sanatlar, bale ve tiyatro alanlarında köklü ve hareketli bir geleneğe sahip. İki yüz civarında müze bulunuyor. Örneğin 2017 yılında Hermitaj müzesini 4 milyonun üzerinde kişi ziyaret etmiş. Ve Dostoyevski'nin bir kitabına da adını verdiği beyaz geceleriyle meşhur.

1918 yılında kadar yaklaşık iki yüzyıl Rusya'ya başkentlik yapmış, Rusya tarihine yön vermiş. Bu anlamda Batılaşma çabalarının, Bolşevik Devrime kadar Rusya tarihine yön veren büyük olayların sahne olduğu bir mekan. Özellikle sanayinin gelişmiş olması nedeniyle yoğun işçi sınıfı barındıran şehir işçi hareketlerinin de merkezi olmuş. Şehir 1924-1991 yılları arasında Leningrad adını almış.

Hemen belirtmek gerekir ki sınır bataklıklarından göz alıcı bir imparatorluk başkenti yaratan kişi Büyük Petro. Büyük Petro eğitimden kültüre, ekonomiden ticarete bir çok alanda devrim gerçekleştiren enerjik, deli dolu ve gözü kara bir Rus Çarı. 

Büyük Petro 1703 yılında Neva ağzında İsveç'le yapılan savaşta kullanılmak üzere sağlamlaştırılmış bir dış karakol kurulmasını ister. İlk on yılda kilise, bazı kamu binaları ve askeri birlikler dışında bir şey yoktur. Fakat 1712 yılında başkent ilan edilince şehrin büyük kuruluş hikayesi de başlamış olur. Petro çıkardığı bir kararla şehir için genel bir inşa planı yapılmasını ister. Üniversiteler, okullar, tersaneler, kamu binaları, fabrikalar inşa edilmeye başlanır.

Öyle ki harcanan bütçeden çalıştırılan kişilere, olumsuz hava koşullarındaki olağanüstü inşaat faaliyetlerinden Avrupa ülkelerinden getirilen mimarlar, mühendisler, gemi yapımcıları ve bilim adamlarına kadar sıra dışı bir öykü St. Petersburg'un gelişim öyküsü.

Binlerce serf, mahkum, işçi ve emekçi son derece zor koşullarda çalışmış burada; hastalıklarla, açlıkla ve yetersiz araç gereçle mücadele ederek. Yüzlerce kişi ise hayatını kaybetmiş inşaat sırasında. Şair ve tarihçi Nikolay Karamzin 1811'de "Petersburg gözyaşı üzerine kuruldu" diye yazmış. 

Petro'nun Batılaşma ve modernleşme tutkusu St. Petersburg temelinde vücut buluyor bir bakıma. Rusya'nın Avrupa'ya açılan penceresi olarak bakılıyor. Petro Versay (Versailles) gibi Avrupa saraylarından etkilenerek şehrin biraz dışında imparator ikameti olarak kullanılacak Peterhof'u inşa ettiriyor. Bu inşaat 1714'de başlıyor ve 11 yıl sürüyor.

Moskova'nın kaotik, organik yapısına bir panzehir aramak isteyen Petro, yeni şehri için üç ana kural koyuyor: binalar, yüzleri bir kırmızı çizgi boyunca yan yana inşa edilmeli; sokaklar düz olmalı ve her şey taştan yapılmalı.

İlk kuruluş yıllarındaki yalın ve ağırbaşlı mimari anlayışı zamanla değişerek, 18. yüzyılın ortalarında, sert çizgiler ve zengin süslemelerle Rus Barok tarzı egemen olmaya başlıyor.

Şehir 2. Dünya Savaşı'nda ilk hedeflerden biri oluyor. Bunun üzerine sanayi tesisleri başka bölgelere taşınıyor ve büyük bir direniş başlıyor. Leningrad Kuşatması sırasında hastalık, soğuk ve çatışmalar nedeniyle 650 bin kişi hayatını kaybediyor. Savaş sonrası tahrip olan şehirde yeniden inşa çalışması başlatılıyor.

Kısacası St. Petersburg'a zorluk, yokluk, acı ama adanmışlık üzerine kurulu bir şaheser demeli belki de. Dostoyevski ise "Bu şehir dünyadaki en soyut ve planlanmış şehir" diyerek övüyor onu.

Samih Güven

Yazının orjinalini okumak için tıklayın