Tek takım elbiseli adam

22 Ağustos 2018 Çarşamba  |  GÜNLÜK

22 Ağustos 2000'de kaybettiğimiz Ebulfeyz Elçibey'in 18. ölüm yıldönümü anısına eski bir yazı...

Elbette ölenle ölünmüyor ama öleni bu kadar çabuk unutmak da olmuyor...

Türkiye hayranı bir akademisyendi; Sovyet dönemindeki muhalif eylemleri, daha doğrusu düşünceleri nedeniyle hapis yatmıştı. Ev hapsinde tutulurken bile pencerenin kenarında elinden hiç düşürmediği küçük radyosuyla Türkiye'nin Sesi'ni dinlerdi. Akademisyendi ama olaylar onu hiç sevmediği politikanın içine sürükledi, Sovyetlerin 1991'de dağılmasından sonra kendisini Azerbaycan başkanlık koltuğunda buluverdi.

15 eski Sovyet cumhuriyeti içinde Rus askerlerini topraklarından ilk çıkaran ülke Azerbaycan oldu ama Elçibey bilmeden ölüm fermanını imzalıyordu. Hem Türkiye'ye hayranlığını açık açık dile getiren hem de Rusya'ya kafa tutan birisinin iktidarda kalma şansı yoktu. Moskova destekli bir darbeyle 1993'te iktidarı bırakmak zorunda kaldı, yerine gelen Haydar Aliyev onu memleketi Keleki köyünde beş yıla yakın sürgünde tuttu, artık tehdit oluşturmayacağına inandığı zaman dönmesine izin verdi. Belki daha önce de dönmeyi denebilirdi ama ülkesini iç savaşa sürüklemekten korkmuştu.

İşte o günlerde, yani 1990'ların sonunda Milliyet ve 32. Gün için kendisiyle görüşmüştüm...

Bakü'nün dış semtlerinde kötü bir apartman dairesi. İçinde bir kaç parça eski eşya var, ilaç kutuları oraya buraya dağılmış. Bir duvarda ilk bağımsız Azerbaycan'ın lideri Mehmet Emin Resulzade'nin resmi asılı. Elçibey'in daha bir kaç yıl önce başkanlık koltuğunda oturduğu düşünüldüğünde o anda yaşadığı koşullar kendisi adına değil ama ülkesi için üzücü, hatta utanç vericiydi.

Karşımdaki adam belli ki çok hasta, her zaman zayıftı ama bu kez avurtları iyice çökmüş. Sakallarının çoğu  beyazlaşmış. Hasta haliyle röportaj isteğini kabulüne teşekkür edince, "Türkiye'den gelen herkesin başımın üstünde yeri var"diyor.

Televizyon çekimi başlamadan hemen önce ayrıntı gibi görünen ama onun kişiliğini özetleyen çarpıcı bir olay yaşanıyor.

Yatak odasının kapısının arkasına özenle asılmış lacivert bir takım elbiseye uzanıyor. Bu, maddiyata hiçbir zaman önem vermeyen Elçibey'in belki hayatı boyunca, belki de artık sahip olduğu tek takım elbise. Az sonra döndüğünde sanki hastalığından eser kalmamış. Tek takım elbisesinin göğsünde Atatürk rozeti var.

İktidardan mücadelesi yaptığı günlerde sınırsız bir sevgi duyduğu Türkiye'den hiçbir destek alamamıştı. Kırgın olup olmadığını sorunca,"Türkiye'ye kırgın olamam. Beni Türkiye yolunda assalar yine de kırılmam. İçimdeki sevgi o kadar büyük ki..."diyor. Sonra sormadan konuyu başka yere getiriyor:

 "Biliyorum, Türkiye'de bazıları beni çok duygusal buluyor. 'Elçibey o kadar duygusal ki, şiir yazıyor' demişler. Eee, Türk şiir yazmaz mı? Türk ne vakittir şiir sevmemiş? Yavuz Sultan Selim divan yazmış. Şah İsmail gibi bir adam Türkçe divan yazmış. Ben yazmışsam ne olmuş?"

 Bu söyleşiden kısa süre sonra Elçibey'in sağlık durumu iyice bozulunca tedavi için Ankara'ya getirildi ama 22 Ağustos 2000'de kanserden hayatını kaybetti.

Ankara'daki karar vericiler o zaman ne kadar farkındaydı bilinmez ama Elçibey, eski Sovyet coğrafyasında Türkiye'yi en çok seven, belki de karşılıksız seven tek liderdi. Türkiye için, Türkiye'nin çıkarı için yapmayacağı şey yoktu

Ama politikacı olmadığı için iktidardayken üç büyük yanlış yaptı:

Türkiye'ye sevgisini, Moskova'ya olan nefretini ve Azerbaycan'la İran'da yaşayan Azerileri birleştirme düşünü lafı hiç dolandırmadan, hiç korkmadan söyledi. Eğer duygularını biraz içinde tutabilse bugün sadece Azerbaycan değil, Türkiye de Kafkasya'da farklı bir konumda olabilirdi çünkü büyük olasılıkla dengeler değişirdi. Tabii, bu durumdan Elçibey'e zor günlerinde destek vermeyen Ankara da kısmen sorumlu.

Evet Elçibey kimseden korkmadan doğru bildğini kestirmeden söylerdi, dürüsttü ve duygusaldı ama malum, politika dünyası böyle insanlara şans tanımıyor...

Gazeteci Cenk Başlamış'ın "Rusya'nın Sırları" kitabından alınmıştır.