Urbana'nın salonları

24 Ağustos 2018 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Dinlenme arası verdiğimde, kampüsün en sevdiğim o büyük salonunda fark ediyorum onu. Kanepelerden birine evindeymiş gibi yayılıp, roman okuyan biri. Roman Türkçe. Hareketleri Amerikalılar gibi rahat. Bir şekilde çekiyor beni. Sanırım Türk olması değil sebebi. Ne de güzel olması. Bütün "iyi"lerin çoktan kapılmış olduğu kuralını hatırlıyorum elbet. Sanırım ben de Türkçe roman okumak istiyorum. Bütün dönem derslerden bunalmış durumdayım. 

Yakınındaki koltuğa oturuyorum bir süre. Kitaba öylesine dalmış ki... Bir ara doğruluyor, esneyip, uzun, siyah saçlarını arkada topluyor, sonra da bırakıyor. Üzerinde kot pantolon ve beyaz bir tişört var, bir de klimanın abartısını dengeleyecek gri hırka. O sırada şaşkınlıkla lise yıllarından birine benzetiyorum onu, ama emin olamıyorum. Bakışlarını yakaladığım sırada selam veriyorum. Karşılık verip gülümsüyor. Kalkıp yanına gidiyorum.

"Merhaba, adım Selim."

"Nihal. Demek üniversitedeki yirmi ikinci Türk sizsiniz?"

"Diğer yirmi kişiyi tanıyorsunuz o zaman?"

"Burası küçük bir şehir. Hem altı yıldır buradayım."

"Küçük ama yabancı sonuçta. Sizi böyle Türkçe roman okurken görünce..."

"Dönem zorlu geçti, bu anı uzun süredir düşlüyordum. Siz hangi bölümdesiniz?"

"Ekonomi. Siz?"

"Matematik doktorası."

"Korkutucu."

"Biraz zor gerçekten. Dönem bitince roman okuyabilmek çok kıymetli işte. Bu arada kendime bir kahve alacaktım siz de ister miydiniz?"

"Sağ olun, biraz önce içtim."

"İsterseniz salonun kahve satılan bölümüne geçelim."

"Olur."

Ortadaki o büyük salon boyunca yürüyoruz. Bir köşesinde şömine, başka bir köşesinde piyano, araya serpiştirilmiş koltuklar, kanepeler. Çok sayıda çalışma odası açılıyor. Her tarafa yayılan kahve kokusunu seviyorum.

Elindeki kağıt bardakla döndükten sonra bir masaya oturuyoruz. Salonun bu bölümü biraz daha sıcak. Hırkasını çıkarıp sandalyeye asıyor. 

"Yarım saat sonra kütüphanede mesaim başlıyor. Biraz erken geldim", diyor.

"Kütüphanede mi çalışıyorsunuz?"

"Günde bir kaç saat. Aslında birazdan gidip nişanlımdan devralacağım mesaiyi."

"Bu durumda yirmi iki Türk'den biri de o?" 

"Hayır Hint'li o. Aynı bölümdeniz."

"Anlıyorum. Aslında size bir şey soracaktım. Yanımda hiç getirmemişim, Türkçe roman var mı sizde?"

"Ben de getirmemiştim, ama haberiniz yok galiba, burada çok Türkçe kitap var. Ben kütüphaneden alıyorum bunları."

"Bizim kütüphaneden mi?"

"Bizimkinde pek yok."

"O zaman?"

"Burada kütüphaneler genellikle birbiriyle bağlantılı. Okuduğum kitap, Washington'dan geldi mesela. Ayrı bir arama bölümü var, oradan bakmak gerekiyor."

"Hadi ya. O zaman işim kolay."

"Mesaim başlayacak birazdan. Beraber gidelim kütüphaneye. Bakalım neler bulabileceğiz. Hem nişanlımla tanışırsınız."

"İyi olur."

Dışarıya çıktığımızda sıcak bir havayla karşılaşıyoruz. Ama on dakika sonra merkez kütüphanede olacağımızı bildiğimizden rahatsız olmuyoruz.

Kampüsün ortasındaki büyük bahçeden yürüyoruz. Sincapların koşuşturması ya da  çimenlerin üzerinde güneşlenenler normal geliyor artık. Elimi terleten kitabı sırt çantama yerleştirdiğim sırada soruyor:

"Demek sizinki farklı bir durum?"

"Hangi durum?"

"Türkçe merakınız."

"Anlamadım."

"Elinizdeki İngilizce kitap yaratıcı yazma üzerine değil mi?"

"Doğru."

"O zaman bu işlere meraklısınız ve Türkçe okumak bir ihtiyaç sizin için."

"Niye canım, İngilizce okuyup yazmak da isteyebilirim. Yok ama, doğrusunu söylemek gerekirse dilim İngilizce roman okuyup zevk alacak seviyede değil."

"Peki bir şeyler yazıyor musunuz?"

"Günlük dışında hayır."

"O zaman sürprize hazır olun, ben öykü yazıyorum", diyor.

"Gerçekten mi?"

"Evet. Yalnız böyle bir kitap okumadım hiç."

"Peki, zaman, mekan, gibi kavramları biliyor muydunuz?

Bu konularda güvendiğim biri yardımcı olmuştu. Nasıl bir kitap sizdeki, neler anlatıyor?"

"İkimizin de bilim dallarından destek almamızı öğütlüyor en başta."

"Yani?"

"Sözcük ekonomisi ve matematik."

"Hımm."

"Tabi içtenliği unutmamak lazımmış. Uzatmayayım, sürekli yazın, okuyun, herhangi bir nesneyi, durumu betimleyin, diyaloglar yazın, karşılaştığınız, size ilginç gelen şeyleri not edin, diyor. Yalnız önerilen bir şey ilginç geldi bana." 

"Öyle mi, nedir?"

"Gerçeğe fazla takılmayın, bırakın havada asılı kalsın, bazen gerçek ayak bağıdır, diyor." 

 "İlginçmiş. Hiç denediniz mi böyle bir şey?"

"Yok valla, dediğim gibi günlük dışında bir şey yazmadım henüz."

"Ben aşk hakkında yazmayı seviyorum ama gerçekçi sayılırım", diyor.

"Siz nişanlınıza aşık mı oldunuz?"

"Elbette."

"Sizin durumunuz da ilginç tabi."

"Neden?"

"Çünkü farklı kültürler, ülkeler söz konusu. Geçtiğimiz Noel'de yabancı bir ülkede bayramların bizi ne denli ayırdığını çok düşünmüştüm."

"Tamam işte, aşkı aşk yapan da bu zorluklar değil mi?"

"Aşk aşkı yapan nedir gerçekte, kim bilir?"

"Doğru, kim bilir?"

"Biliyor musunuz, deminden beri merak ettiğim bir şey var. Ankara'daki Bahçelievler Deneme Lisesi'nde bulundunuz mu hiç?"

"Birinci sınıfta yalnızca bir hafta. Yoksa sizde mi?"

"Evet. Yalnız çok değişmişsiniz. Güçlükle tanıdım."

"Hayret, nasıl hatırlayabiliyorsunuz?"

 "Siz gidince üzülmüştük."

"Üzülmüştük derken? Başkaları da mı?"

"Bilmem."

 "Neden üzülmüştünüz peki?"

"Çabuk gitmiştiniz, ondandır belki."

 "Evet, babamın tayini nedeniyle aniden ayrılmak zorunda kalmıştık."

Kütüphane kapısını açtığımızda buz gibi bir hava geliyor içeriden. Yeniden giyiyor hırkasını. Amerikalılar bardağı ağzına kadar buzla, kalan boşlukları ise kolayla doldurdukları gibi klima işinde de bizden çok farklılar. Bu büyük, serin salonları seviyorum gerçekten. Giriş katını geçip, merdivelerden birinci kata çıktığımızda kitap kabul bölümünde oturan kişiyi işaret ediyor: "Nişanlım."

Salonun ortasında daire şeklinde bir banko var. Yaz dönemi olduğundan ortalık sessiz. Kısa saçlı, esmer, bıyıkları olan bir Hintli koltuğuna gömülmüş ve okuduğu kitabı yüzüne doğru kaldırmış. Türkçe bir roman.

Bizi görünce toparlanıyor. Selamlaşıp, öpüşüyorlar. Nişanlısının gülümseyen, aynı zamanda soru ya da merak yüklü bir ifadeyle bana baktığı sırada; 

"Tanıştırayım, Selim; nişanlım Jagad", diyor Nihal.

Karşılıklı olarak memnun olduktan sonra kitap kabul bölümünde Nihal'le yer değiştiren  ve bankodan dışarıya çıkan Jagad'a;

"Demek Türkçe okuyorsunuz", diyorum.

"Doğru."

"Roman okuyacak kadar biliyor musunuz dilimizi?"

"Öğrenmeye çalışıyorum. Nihal'le konuşuyoruz uzun yıllardır ama okuduğumu da iyice anlamak istiyorum."

"Beğendiniz mi romanı?"

"Evet."

"Böyle yabancı bir dilde okurken, dili tam da bilmeden, zevk alıyor musunuz?"

"Nihal'in dilini öğrenmeyi edebi zevk almaktan üstün tutuyorum şimdilik."

"Anlıyorum."

Jagad bölümdeki bir işi nedeniyle ayrılmak zorunda olduğunu söylüyor. Nihal'se Türkçe kitap bakmak üzere adresi açıyor bilgisayardan. O sırada; 
"Nişanlın seni çok seviyor sanırım", diyorum, neden yapıyorsam bunu.

"Böyle mi söyledi?"

"Yok böyle söylemedi ama ben öyle anladım."

"Seviyor elbette."

"Jagad'la burada mı tanıştınız?"

"Yok lisede."

"Lisede mi?"

"Sizin lisede yalnızca bir hafta kalabilmemin nedeni, babamın Yeni Delhi büyükelçiliğine birinci katip olarak atanmasıydı."

"Onunla aynı lisede mi okudunuz?"

"Aynı lisedeydik ama aynı sınıfta değildik. Okula başladıktan bir hafta sonraydı, ikimizde derse oldukça geç kalmış, kantinde oturuyorduk. Biri kasaya ilerleyip "Çay", dedi ama Türk değildi. Meğer söylenişi iki dilde de aynıymış. O gün tanışıp arkadaş olmuştuk işte."

"Tuhaf."

"Ne?"

"Bunu hatırlamıyor musun?"

"Neyi?"

"O bir hafta boyunca iyi arkadaş olmuştuk seninle. Son günse derse geç kalmıştık. Kantinde oturup çay içmiştik sonra."

"Babamın tayini nedeniyle o günler kafam çok meşgüldü."

"Anlıyorum. Peki sonra nasıl oldu? Yani Jagad'la."

"Lisede birbirimizden hoşlanıyorduk. Ama babamın görevi bitince her şey alt üst oldu. Üniversitede iken bir kaç kez görüştük, mektuplaştık. Sonra aynı okuldan kabul alıp buraya geldik işte."

"Güzelmiş."

"Hikaye mi?"

"Evet."

 "Yalnız sistem çalışmıyor şu an. Çalışınca kitaplara bakıp haber veririm. İstersen sevdiğin yazar isimlerini bırak. Yalnız herkes yok tabi, çok bilinenleri denemek gerek."

"Şansım yokmuş."

"Üzülme canım, düzelir sonra. Kitap yerleştirme bölümünde çalışmak için izin alayım. Bu arada sana kütüphaneyi gezdiririm biraz."

Nihal'in sayesinde üniversite kütüphanesinin Amerika'nın en büyük ikinci kütüphanesi olduğunu öğreniyorum. Asansörle inilip çıkılan, bilmeyenin kolayca kaybolacağı, raflarla, kitaplarla dolu labirentlerde dolaşıyorum. Ayrılırken; 

"Bugünkü olayları günlüğüne yazacak mısın?", diye soruyor.

"Bilmem."

"Bence öykü olarak dene."

"Sen öyküyü yazmışsın zaten. Bense böyle bir öyküde gerçekliğe nasıl yaklaşacağımı bilemem belki."

"Sen demedin mi, gerçekliğe fazla takılmamalı diye?"

Vedalaşıyoruz Nihal'le. Illinois Üniversitesi'nin Quad adlı o büyük bahçesinde yürüyorum bir süre. Sonra bir ağacın dibine otuyorum. On bir ay önce O'hare havaalanından Urbana'ya yaptığım o ilginç yolculuğu, yoldaki metalik, dev tırları, uçsuz bucaksız mısır tarlalarını, müstakil bahçeli evleri düşünüyorum bir an. Sonra bu üniversiteyi, salonlarını, kütüphanelerini ne denli sevdiğimi anlıyorum. Peki ama Nihal'le karşılaşmak da ne oluyor? Şimdi bu gerçeği nasıl konumlandırmalı?

 İnsanın zorlandığında, çok zorlandığında, bir hastalık gibi mesela, anılarındaki önemli, güçlü anları, mekanları gözünün önüne getirmesi gibi bazen, bir kopuş oluyor mevcut andan. Ama Nihal'le karşılaşmak zorlayıcı bir şey değil, çünkü öncesinde inşa edilmiş güçlü bir gerçeklik yok. Bu yüzden olduğu gibi kalmalı her şey. Urbana'nın güzel salonları gibi yerli yerinde durmalı. Bunlar geçiyor aklımdan. Kalkıp Green Caddesine doğru yürüyorum.

Samih Güven

Yazının orjinalini okumak için tıklayın