Zaman ve insan

31 Ağustos 2018 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Zaman... Ne kadar göreceli bir kavram... Bazen bir ömür gibi  geçmek bilmeyen dakikalar, bazen bir kaç dakika gibi geçen bir ömür...

Göreceli kavram dediğimiz zamanın değişmeyen en kötü özelliği ise durdurulamazlığı ve geriye dönülemeyişi... Eğer bunları yapabilseydik acaba hangi hatalarımızı yinelemez, hangi yanlışlarımızı yapmazdık. Yoksa nasıl olsa geriye dönüp telafi etme şansımız var diyerek daha mı çok yanlış yapardık?

Zaman... Hızına yetişmenin mümkün olmadığı, ancak yaşananlara baktığımızda  bir anda geçip giden inanılmaz düşman.

Zaman... Gençlikte ne olduğunu, nasıl geçtiğini hiç anlamadığımız, yaşlılıkta ise farkına vardığımız halde yakalayamadığımız  düşman.

Zaman... Bizden aldıklarını ve çaldıklarını geri vermeyen, tüm yaşanmışlıklara bazen özlem, bazen pişmanlık duymamızı sağlayan düşman.

Gidin bakalım doğdunuz köy, semt-mahalle aynen yerinde duruyor mu? Çocukluk/okul arkadaşlarınız, dostlarınız nerede? Anılarınızın ne kadarı hala ilk gün kadar taze ve anlamlı? İlk sevdanız, ilk mutluluğunuz, ilk düş kırıklığınız, ilk gözyaşlarınız hala dün gibi yerli yerinde mi?

Bazen nerede o eski bayramlar, çocukluğumun yaz tatilleri, mahalle aralarında dizlerimizi kanattığımız günler diye sayıkladığınız olmuyor mu? 

Geri dönmeyecek şekilde başka bir yaşama uğurladığınız yakınlarınızı, yitirdiğiniz dostlarınızı yüreğiniz yanarak, içiniz acıyarak aklınıza getirirken seslerini net olarak duyup, yüzlerini net olarak hatırlayabiliyor musunuz? Yoksa zaman hepsini çalmış mı sizden ?

Zamana direnmek mümkün değil. Acımasızca yok ediyor bizleri ve var olan her şeyi... Ne sürekli geçmişte yaşamak çözüm ne de geleceğe bırakmak yaşayamadıklarımızı...

Nasıl mı? Mesela uzun süredir görmediğiniz, halini hatırını sormadığınız yakınlarınızı, dostlarınızı arayabilirsiniz. Karşılık beklemeden, ama demeden, hiçbir hesap yapmadan gönüllerini alabilirsiniz. Sonra keşke dememek için...

Zaman sevdiklerimizi bizden almadan, elimizde olanları bizden çalmadan bazen günü yaşamak lazım olabildiğince...Sindire sindire, doya doya tadını çıkararak. O ne der, bu ne der demeden...

Yapmak istediğiniz işler, görmek istediğiniz yerler, yaşamak istediğiniz, ertelediğiniz sevdalar, almak istediğiniz şeyler varsa ve bunları yapmaya gücünüz yetiyorsa ertelemeyin, hemen yapın. Belki de yarın çok geç olabilir her şey için...

Bırakın o ne der, bu ne der korkusunu... Bir şeyi gerçekten çok istiyorsanız başkalarının düşüncesini çok da fazla önemsemeyin. Bazen uçuk kaçık şeyler yapmak huzur verir insana, rahatlatır.

En önemlisi de korkmayın zamandan... Elimden yitip gidiyor, yetişemiyorum hızına diye üzülmeyin, düşünmeyin...Zamanla yarışamazsınız, onu alt etmeniz mümkün değil. Ne kadar zengin olursanız olun, ne kadar sağlıklı olursanız olun bir gün o kaçınılmaz son hepimizi bulacak.

O yüzden yaşamı küçük dertlerle, maddi kaygı ve hırslarla kendinize ve çevrenize zehir etmeden elinizden geldiği kadar kolaylaştırın, sıradanlaştırın. Bazen sıkıcı ve rutin bir yaşamı bile özlediğiniz olur.

Güneşe, gökyüzüne, yağan yağmura, esen rüzgara çevirin yüzünüzü ve derin bir nefes alın. Doya doya hiç bir şey düşünmeden doldurun ciğerlerinizi hava ile... Yaşadığınızı hissedin... İşte en büyük zenginlik... Varsınız çünkü...

Günü ve anı yaşayın yeter... Basit, sade ve elinizdekilerin değerini bilerek...

İlhan İlmenöz