Cumhuriyet'te aslında ne oldu?

11 Eylül 2018 Salı  |  MG ÖZEL

1991 yılında Cumhuriyet'teki ayrışma ve kavga günümüzde tekrar etti. O zaman İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu bir yıl süren kavgayı kazanıp yönetime geri dönmüşlerdi. Bu da bir benzeri gibi. Ama artık belli oldu ki, bir daha asla bir araya gelemeyecekler. Daha önce İlhan Selçuk iki kez gazeteye geri dönmüştü, şimdi o yok. Peki kim döndü? Ve AB raportörünün utanılası açıklaması...Ü.A.
 
 
Tarihte olaylar iki kez
 
tekrar eder, ilki trajedi,
 
ikincisi komedi olarak biter..
 
K.Marx/ Louis Bonaparte'in 18 Brumaire'i
 
 
Cumhuriyet gazetesi için tarih iki değil, üç tekrar etti. İlki; trajik sayılırdı ama ikincisi komedi değil; Türkiye'nin bugün vardığı içler açısı politik dönüşümün "big bang"i oldu. Yaşadığımız üçüncüsünü ise komediden ziyade; bu ülkede bayağı cinsinden repertuvarı hayli geniş olan bir vodvile dönüştürmek isteyenler var. Oysa durum ciddi ve derin. O da komedi değil.
 
 
 
İLK TEKRAR VE İLK GERİ DÖNÜŞ
 
Baştan başlarsak: İlk kavga ve geri dönüşü, gazetenin yeniden oluşturulan vakıf yönetimine ve yayın kuruluna giren (şu an gazetedeki en eski Cumhuriyetçi o olmalı) Şükran Soner 1 Kasım 2016 tarihli köşe yazısında şöyle anlatıyordu:
 
"12 Mart askeri darbe süreci, İlhan Selçuk başta kimi yazar ve yöneticilerin tutuklanmaları icraatları ile başladı. Yunus Nadi ailesinin içinden bir operasyonla Nadir Nadi'nin istifa ettirilmesi, soldan yazarlar, çalışanların atılması, dayanışma içerikli çalışan istifaları gündeme girdi.. Askeri darbe yargısının Madanoğlu davası ile geniş kapsamlı sol aydınlar operasyonu eklemlendi.. Dünyada örneği yaşanmamış okur boykotu sonunda bir yıl dolmadan Cumhuriyet yönetiminde darbe yapanlar, Cumhuriyet'in yaşaması noktasında yeniden Nadir Nadi yönetimine devretmek zorunda kalmışlardı. Cumhuriyet ayrılan yazarlarına yenilerini katarak daha dinamik bir okur desteğinde gazetecilik ilkelerini koruma çizgisinde yoluna devam etmişti.."
 
Gazeteye güçlenmiş olarak dönen İlhan Selçuk, (gazetenin sahibi) Nadir Nadi ile birlikte Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday, Ankara'dan Mustafa Ekmekçi gibi isimlerle gazetenin bugün tartışılan tartışmasız çizgisini oluşturduğu söylenebilir. Ancak bu ilk geri dönüş Kemalist bir dönüşten çok o zamanın daha çok "sol/kemalist sol" diye tanımlanabilecek bir dönüştür. Ve kendilerini "sosyalist" olarak adlandırmakta bir beis görmemektedirler. Nitekim gazete  "sola" doğru direksiyon kırarken, muhafazakar ya da sağda olarak tanımlanabilecek isimlerle de yollar ayrılacaktır. Daha sonra yapılan ve Babıali literatürüne katkı niteliğindeki "Nadir Nadi'nin yazarları"(1) nitelemesi doğrudur ve Cumhuriyet gazetesinin ilkeleri (katılırsınız ya da katılmazsınız) ve sert bir çekirdek oluşmuştur. "Ne çizgisiymiş bu" diye biraz da küçümsenerek görülmek istenmeyen bizatihi budur: Cumhuriyet'i ve cumhuriyet devrimlerini savunmak. Ona ve gazetenin (adı bu yüzden Cumhuriyet'tir zaten) asıl kurucusuna (Atatürk) saygı göstermek, ruhuna uygun davranmak. Yenilenen Cumhuriyet Vakfı yönetiminin 8 Eylül 2018 tarihli gazetede yaptığı, ayrılanlar ve onu destekleyenlerce eleştirilen "Atatürk'ün Cumhuriyeti" açıklaması bunu anlatmaya çalışmaktadır. 
 
"Gazetenin temel politikası ATATÜRK'ün aydınlanma devrimleridir. Antiemperyalist bağımsızlık savaşının temel ilkelerine bağlılıktır. Gazetenin temel çizgisi NADİR NADİ, İLHAN SELÇUK, UĞUR MUMCU çizgisidir. Gazetenin sadık okuyucusunun arzuladığı temel yayın çizgisine bugünden itibaren dönülmüştür. Gazetenin asıl sahibi onu 94 yıldır yaşatan sadık okuyucusudur. Gazetenin patronu yoktur."
 
 
GAZETE SOLA DÖNDÜ, KULAK ÇINLASIN
 
Açıklama aslında; 1991'deki kırılma ve bugünkü tartışmanın nedenidir. Gazetenin 'künh'üdür. Post modern tarihsizliğin ve erdem haline gelen ilkesizliğin galebe çaldığı günümüzde bunu anlamak, saygı duymak gerekir... Hiç olmazsa. Konuyu biraz daha açalım: Birinci geri dönüşün ardından yönetimi alan Nadir Nadi-İlhan Selçuk ve dahi gazetenin 'yeni' yazarlarının hiç biri komünist değildir, mesela. Hatta anti-komünist dahi oldukları söylenebilir. Muhtemeldir, karşılıklı birbirlerini sevdikleri Aziz Nesin'le ayrılıkları da bu noktadadır. Nadir Nadi'nin yazarları, anti-komünist ama anti-sovyetik değillerdi; Aziz Nesin tam tersiydi: Komünist ve anti-sovyetik. Cumhuriyet yazarları için Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, sevilen, seyahat edildiğinde mutlu olunan bir ülkeydi. Bu onun 'sosyalistliğinden' daha çok, Kurtuluş Savaşı'na olan yardımları, Cumhuriyet rejiminin kuruluşuna olan katkılarından dolayıydı. Saygıdeğerdi.
 
ONSEKİZ BRUMAIRE YA DA İKİNCİ KIRILMA
 
Cumhuriyet'in "On Sekiz Brumaire"i de, 1991 yılında bir Kasım'dır. Gazete, o tarihte ortadan ikiye bölündü. Sonradan "liberal" olarak adlandırılacak ekip Hasan Cemal'in yayın yönetmenliğini yürüttüğü gazetede kaldı. "Kemalist" diye adlandırılanlar başta İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Hikmet Çetinkaya, Şükran Ketenci gibi isimler olmak üzere çok sayıda çalışan ile birlikte ayrıldı. Ve bu olay; Darbedir, kırılmadır,  kırımdır.
 
"Babıali'nin Pravdası" diye suçlanan gazetenin ve Türkiye'de her siyasi pozisyonun, bir daha yanyana gelmemek üzere parçalandığı olayın günüdür. Özalcılar, liberaller, Kemalistler, Sivilciler, Ayrılıkçılar ve solcular, sosyalistler, Kürt hareketleri... Hasan Cemal gazetenin genel yayın yönetmeniydi. 160-170 binlere ulaşan tirajlar bu dönemde görülmüştü. 12 Eylül askeri darbesi dönemindeki direngen tutum ve ardından üstlenilen entellektüel motor görevi onu tartışmasız en etkili, sözü dinlenen gazete haline getirmişti. Cumhuriyet muhabiri gelmeden (bir de TRT kameramanı) Ankara'da basın toplantısına başlanmadığına şahidim. Cengiz Çandar ve Şahin Alpay'dan bir dönem Ümit Kıvanç'a, Murat Belge'ye; oradan Osman Ulagay, Uğur Mumcu, Ali Sirmen'e, Yalçın Doğan'a daha pek çoklarına açılan bir yelpaze. İşte  tam "Cumhuriyet sentezi" bu denilirken Hasan Cemal'in deyimiyle "Vazo kırıldı" (1 age)...
 
 
Ali Sirmen kitabını(2) değerlendiren, Soner Yalçın'ın izahatı şudur: 
 
NEDİR BU ZIMNİ ANLAŞMA VE ÖNEMİ
 
"Hasan Cemal'i, Nadir Nadi'nin tereddütüne rağmen, İlhan Selçuk'un genel yayın yönetmenliğine getirmesi (shf. 196) bir yana yapılan tüm uyarılara kulak tıkayarak -bizzat Ali Sirmen'inki de dahil - onu tasfiye etmeme ısrarına işaret etmesi de (s.210) bu tezi destekler nitelikte. Böylece Cumhuriyet gazetesinin, gerçekte, değişen toplumsal ve siyasal koşullara uygun biçimde bir "denge" organı olduğu izlenimi doğuyor.
 
İşte bu bağlamda, (kitap) 1991 kırılmasına yol açan liberal grubu değerlendirirken, olumsuzluklar listesinin hemen altına, olumlu yönler şerhi koymayı ihmal etmiyor: Hasan Cemal'i "çok başarılı" (199, 201, 202, 212, 220), Emine Uşaklıgil'i "uygar ve çalışkan" (212), Osman Ulagay'ı "bilgili' (206), Okay Gönensin'i "kafası en çok çalışan" (206) olarak tanımlıyor.
 
O halde, kırılmanın nedeni nedir?
 
Hasan Cemal'in çok başarılı olmasına rağmen, zımni anlaşmayı ihlal etmesi: "Cumhuriyet'e girerken zımni bir anlaşma yapılırdı. Hiç kimse, ne İlhan Abi, ne Uğur Mumcu, hiçbirine, şunlara uy, bunlara uyma diye bir konuşma olmamıştır. Ama, bu yazılı olmayan anayasası her zaman mevcuttur. Gazeteye girenler de bunu zimnen kabul etmişlerdir. Yani, davranışlarıyla, her şeyiyle uymak durumdalar buna. İlhan Selçuk ile Uğur Mumcu buna uydular, ama Hasan Cemal bu zimni anlaşmaya uymadı, ihlal etti. Çok başarılıydı, ama, bu anlaşmayı ihlal etmeyecekti" (220)
 
"Zimni anlaşma"nın biçimsel yönü "denge", ama siyasal içeriği ne?:
 
"Gazetenin temel politikası, Türkiye'ye bakış, sosyalizme bakış konusundaydı." (218) Daha açık bir anlatımla: "Cumhuriyet'te o 'şeker abiler' dedikleri kadrolar, kemalist, ulusalcı, aynı zamanda solcu, bence sosyalist, antiemperyalist bir kadroydu. Buna karşı Hasan Cemal'in temsil ettiği bir kadro vardı. Halbuki: Hasan Cemal, Doğan Avcıoğlu'nun yanında yetişmiştir. Onlar, Mete Tunçay'lardan etkilenen, kemalizmi bir başka zulüm olarak gören, aydınlanmacı yanını ihmal eden, emperyalizme karşı kaynaktan çok, liberal bir eksene oturmayı isteyen bir akım gibiydiler" (2 age)"
 
Buradaki görüşlere katılmanın ya da karşı durmanın ötesinde önemli duran, Sirmen'in işaret ettiği "Zımni anlaşma" kavramının "doğru" kullanılımıdır.  Dönemin Cumhuriyeti (Celal Başlangıç'ın kulakları çınlasın) 12 Eylül'ün getirdiği kurumlar ve artık neo-kültür altında yaşayan Türkiye'de, Kürt meselesini ilk kez dile getiren cesur adımları Cumhuriyet'te atmıştır. Dışkı yedirilen köylüler, sınır boylarında, askeri harekatlarda yaşananlar, Doğu'daki zorlu hayat korkusuz bir şekilde gazete manşetlerine taşınmış, haber ve dizilerde dile getirilmiştir. Güçlükler olsa da. Elbette güvence (Şu an liberal sol ve bazı Kürt hareketlerine göre paradoksal) Atatürkçülüktü. Devleti kuranlar, rejimin ve devrimlerin savunucuları "bölücü" olacak değiller ya! Espri, SHP genel başkanıyken Kürt milletvekillerini TBMM'ye taşıyan Erdal İnönü için yapılmıştı:
 
- Babasının kurduğu devleti bölecek değil ya!
 
SENTEZİN SONUNUN AĞIR SONUÇLARI
 
Ancak muhteşem "sentez",  bu sihirli kalkan, Atatürk ve Kemalizm zemini ideolojik saldırılarla zayıflatılmasıyla eş zamanlı Kürt hareketi, yatağında serpildiği Türkiye solundan tamamen ayrışıp koptuğunda,  bozulmuş, delinmiş olacaktı. "Zımnı anlaşma" bozulmuştu.
 
Ali Sirmen'den devam etmek gerekiyor:
 
"(Hasan Cemal) Evet başarılıydı. İyi gazetecilik yaptı, iyi kadrolar kurdu. Ama bu arada "Yetmez ama evetçi" bütün takımı, akla gelen bütün isimleri de aldı gazeteye. Şahin Alpay, Cengiz Çandar bu dönemdendir...  Şeker abileri (Nadir Nadi'nin yazarları) tasfiye etmek istedi. "Şeker abiler" çekildiler. Eğer o zaman daha etkili, daha fazla okunan bir gazete yapabilseydi, o kazanırdı zaten.  Ama öyle olmadı, tersi oldu..." 
 
Tiraj düştü, "Şeker abiler" geri döndü. İlhan Selçuk'un beraberindekilerle yaklaşık bir yıl sonraki ikinci dönüşünün sonuçları ise farklı olacaktı. Artık yolların tamamen ayrıldığı, siyasi düşman halindeki liberaller ve liberal sol, ayrı düşen Kürt hareketi ve 91 öncesi  kendi oluşturduğu "sentezden" vazgeçen, çekirdeğin ideolojik olarak daha da katılaştığı başka bir Cumhuriyet... Durum aslında kutuplaşan, ayrışan Türkiye'ye de uygundu.  Nadir Nadi ölmüş, faili meçhul cinayetler başlamış. Siyasi şiddet artmış. Sovyetler Birliği çökmüş, tek kutuplu dünya kurulmuş, liberalizm zirve yapmış, bazılarına göre "sol ve kemalizm" gibi, tarih de bitmişti. Öyle olmadığı ortaya çıktı. Ayrı konudur.
 
 
HEPSİ YARALAR SONUNCUSU ÖLDÜRÜR MÜ?
 
Sonuncu "geri dönüş", İlhan Selçuk'un ölümüyle başladı. Gazetenin ikinci doğal lideri Uğur Mumcu daha 1993 yılında suikaste kurban gittikten yıllar sonra. Ergenekon soruşturmaları vb. saldırılarla, Selçuk'un hapse girmesiyle hızlanan süreçte, açıkça dile getirilemeyen esas soru İlhan Selçuk'tan sonra ne olacağıydı? Daralan, küçülen maddi zorluklarla boğuşan gazete, Selçuk'un merkezinde ve arka planda olduğu mütavazı bir istikrarın sahibiydi. Çare, kurulan vakıf ve yönetimi olarak görüldü. Gazetenin doğrultusunu vakıf yönetimi belirleyecek ve tek etkili o olacaktı. Hasan Cemal döneminin de tartışmalı konusu Yayın Kurulu(4) ise daha etkisiz ve işlevsiz kaldı. (5) 
 
Selçuk'un ölümünden sonra pek de gecikmeden ilginç bir gelişme yaşandı. Ali Sirmen'in anlattıklarından (Adı geçen kitap, İmge 2017) özetleyebiliriz. (shf.220 ve devamı). Ki burada, Uğur Mumcu ile İlhan Selçuk'un 1991 kırılması ardından yaşadıkları görüş ayrılığının da gazetenin sermaye yapısının yenilenmesi ile ilgili olduğu belirtilebilir. İlhan Selçuk'un tercihi, dışardan sermayenin girmediği ve vakfın (dolayısıyla kendisinin de) kontrolü altındaki bir Cumhuriyet olmuştur. Ama olaylar onun istediği gibi gelişmeyecektir, Ali Sirmen şöyle anlatıyor:
 
"Alev Çoşkun'u da İlhan Abi getirdi, Akın Atalay'ı da. (Vakıf Yönetimi) Hikmet'i (Çetinkaya) de o getirdi. İlhan Abi, manşetlere dahi bakardı. Tabi bunda Hasan Cemal ile olan ilişkisinde uğradığı düş kırıklığının da rolü vardı.   Koç grubunun önde gelen isimlerinden İnan Kıraç, Vehbi Koç'un damadını İlhan Selçuk büyük ümitlerle, ki iş dünyasının önemini kavramıştı, getirdi. Kıraç'ın laikliğe, cumhuriyete yaklaşımı gazete ile örtüşüyordu... Cüneyt Arcayürek (vakıf yönetimindeydi), bir gün, "İnan Kıraç bana Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olacak dedi" diye bir yazı yazdı. Yazı ardından Kıraç çok güç durumda kaldı. Başbakan Erdoğan ile de arası bozuldu.
 
İşte o günlerde, Galatasaray Üniversitesi'nin bir işi için yurt dışında olması gerekirken, toplanacak vakıf yönetim toplantısına katılamayacak olduğundan "isterseniz vekalet oyu kullanayım" diyor. Onun anlattığına göre, Orhan Erinç (görevden alınan  son vakıf başkanı) "Tabii kullanabilirsiniz" diyor ama sonra o oyu sayılmıyor. Onun olmadığı toplantıda vakıf yönetimi değiştiriliyor ve ölenlerin yerine yeni atamalar yapılarak yönetim baştan sona değiştiriliyor."
 
 
BIKTIRICI KEMALİST SÖYLEM NEDEN ŞİMDİ?
 
Özet bu. Bu pratiğin başındaki kişinin de Akın Atalay olduğu belirtiliyor. Ve artık başka bir vakıf yönetimi işbaşındadır. İşler bundan sonra daha da hızlandı. Gazete İlhan Selçuk'un belirlediği, uygun gördüğü rotadan (son olarak Aydın Engin'in de Tunca Ögreten'e verdiği uzun röportajda belirttiği gibi) (8) başka bir rota izlemeye başladı. O Cumhuriyet'ten ayrıldıktan sonra artık söz konusu olan "Bıktırıcı bir Kemalist söylem"dir çünkü.
 
Dolayısıyla, Aydın Engin döneminde, Ulusalcı ve dar gördüğü Kemalist kalıplardan uzaklaşmaya başladı Cumhuriyet. İlhan Selçuk zamanında gazeteye alınmasına rağmen ve uzaklaşan ya da uzaklaştırılan geri çağrılan Aydın Engin sütre gerisinden gazeteyi yönetirken, "Yeni İlhan Abi" olarak da Atalay-Engin dostluğu "Eski, kendini sönümlendirmiş TKP'den gelen güncellenmiş haliyle liberal sol renkli bir dostluktu. Buluşma T24 haber sitesinin kurduğu köprü ile gerçekleşmişti. Yeni yönetim kendi getirdiği başarılı Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer'in (sonradan istifa edecek ve milletvekili olacaktır) genel yayın yönetmenliğini yeterli bulmadı. İddiaya göre, eski cumhuriyetçileri (onlara göre ulusalcılar, milliyetçiler) atması, gazeteden uzaklaştırması teklif edilmiş, o da kabul etmemişti. 
 
Dönemin bir diğer olayı da kaba bir Müslümanlık eleştirisi yapan Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırı ardından, bu derginin tıpkı basımının gerçekleştirilmesiydi.  Utku Çakırözer'in karşı durmasına rağmen, tıpkı basım yapıldı. Burada da eski Cumhuriyetçilerin karşı duruşu şöyle özetlenebilir:
 
- Düşünce ve basın özgürlüğüne elbette sahip çıkılmalı, Charlie Hebdo'ya da... Ama onun tıpkı basımını yayınlamak doğru değildir, Cumhuriyet'in ağırlığı ve ciddiyetine uygun değildir. 
 
 
MAHKEME KARARINA RAĞMEN KADROLAŞMA
 
Bu arada Cumhuriyet büyük bir çoşkuyla yeni muhabir ve yöneticileri kadrosuna katarken (son dönem istifa edenlerin büyük bölümü bu arada Cumhuriyetçi olmuşlardır, sonradan genel yayın yönetmenliğine getirilecek Murat Sabuncu dahil. İşin ilginci mahkemenin vakıf yönetim seçimlerini iptal edeceği, Alev Çoşkun ve diğer üyelerin geri döneceğinin mahkeme kararı altına alınması ve Yargıtay'a gittiği aşamada dahi, yeni köşe yazarı ve muhabir alınmasına devam edilmiş olmasıdır. Bugün ayrılan isimlerin bir çoğu da bunlardır) Çakırözer'den sonra değişime imza atacak güçlü bir isim aranır. Can Dündar bulunur. Ancak işler bu kez onların da istediği gibi gitmez. Sahibi olduğu mülkleri elinden çıkaran gazete beklenen tirajı yakalayamadığı gibi Dündar ve getirdiği arkadaşlarının "Bu gazeteyi Milliyet yapacağız" iddiası, değiştirilen mizanpaj, logo kaydırma, hurufat, bol resim ve bol renkli sayfalarla çerçevelenerek teşhire sunulur; beğeni yerine, tepki çeker. Daha yüksek maaşla işe başlatılanlar, içerde başlayan hoşnutsuzluk ve şişen kadronun getirdiği sorunlarla birlikte. 
 
Ama Cumhuriyet'in son döneminin önemli öyküsü ve tartışması bu değil, Can Dündar ve "MİT TIR'ları" haberidir. Buradaki iddia da şudur ki, yayınlanıp yayınlanması tartışma konusu olmuştur. Ama alacele yayına konulmuştur. Halen süren bu dava konusundaki ayrıntı ve iddiaların son derece önemli olduğunu ve günün birinde mutlaka ayrıntılarıyla yazılıp çizileceğini belirterek geçelim. Ama bir dönüm noktasıdır. Sonrası ise herkesin malumudur. Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül tutuklanarak cezaevine gönderildi. Gazeteciler ve Cumhuriyet eski yeni, bunun bir gazetecilik eylemi olduğunu savunarak bu iki isme de sahip çıktı. 
 
Bu tartışmalar arasında, "eski çalışanlar, köşe yazarlarının çoğunluğunun dışında kalan gazeteyi çıkaran editoryal ve muhabirler kendi içlerinde kenetlenerek çıkar yol arama çabasına girdi. Bu arada, vakıf yönetiminden tasfiye edilen Alev Çoşkun ve diğer üyelerin açtığı davayı kazanarak geri dönecekleri belli olmuştu. Can Dündar'ın ayrılışı, yurt dışına çıkışı, onlardan bir süredir ayrı duran Murat Sabuncu'nun genel yayın yönetmenliğine getirilişi, yeni bir yönetimin daha oluşturulması, Aydın Engin'in fiili liderliği de mutlaka ilerde ayrıntılarıyla kayıtlara düşecektir. Can Dündar'ın yurt dışından gönderdiği yazıların da çıkardığı hukuki sorunlar nedeniyle bir süre sonra konulmaması gibi. Ancak bu dönemde bu ekip dışında bağımsız hareket eden Kadri Gürsel'in gazete yönetimine alınması, Can Dündar'a yakın ekibin ise (Can Dündar'a da kızarak) Akın Atalay tasarrufu ile uzaklaştırılması ve hemen ardından gelen polis operasyonu da yine bu yazının sınırlarını aşan bir konudur. Cumhuriyet'in o anki yönetici ve yazarları hakkında "PKK/KCK ve FETO/PDY terör örgütlerine müzahir oldukları iddiası yine bir kasım ayında dayatılan soruşturma, çok kısa bir süre önce gazete yönetimine girmiş olan Kadri Gürsel'i de içine alarak uzun bir tutukluluğa dönüştü. Aydın Engin ve Hikmet Çetinkaya adli kontrol şartı ile bırakıldı. Bu esnada yurt dışında bulunan İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay da bir süre sonra yurda döndü, o da tutuklandı.
 
 
Tutuklananlar arasına daha sonra yine bir süre önce gazeteye giren Ahmet Şık da eklendi. Bundan sonrası süreç ise başdöndürücü bir hızla ilerledi. Alev Çoşkun'un vakıf yönetiminin değiştirilmesinin hukuksuz olduğu ile ilgili davası sona yaklaşırken çalışanlar, bugün yayın yönetmenliğine getirilen Aykut Küçükkaya başta olmak üzere iki tarafa da 'uzlaşın' bildirisi yayınladı.. Dikkate alındı ama taşlar oynatılmaya devam edildi. Bu arada, patlayan Nuray Mert krizi (Cumhuriyet'e alınır ve Kemalizm ve Atatürk aleyhine yazılarını sürdürür), gelen tepkiler ardından Mert'in gazeteden uzaklaştırılmasıyla sonuçlandı. Mert, gazeteye girerken, "Ben buraya uymam, farklı fikirlerim var" dediğini ancak Atalay'ın "Evet biz de böyle istiyoruz zaten" dediğini yazdı ama sonra da kaldırdı.  
 
OKUR TEPKİSİ VE YÖNETİMİN KARŞI TEPKİSİ
 
Tartışmalar devam ederken, CUMOK adıyla 1991 yılındaki krizde kendi arasında örgütlenen, tam anlamıyla sivil bir insiyatif olan Cumhuriyet okurlarının tepkileri ve gazeteyi boykotu en üst seviyeye ulaştı. Önceleri Erdoğan övgüsü yapan isimlerin, Cumhuriyet gazetesini küçümseyen, Kemalizmi eleştiren isimlerin gazetede köşe yazarı olarak istihdam edilmesi, onlar için okunmamaktan öte reddedilmesi, teşhir edilmesi gereken bir durum haline geldi. Nuray Mert dışında, okların yöneldiği iki isim daha Aslı Aydıntaşbaş ve Ahmet İnsel gibi yazarlardı. Aydın Engin'in ise CUMOK'A (Oysa İlhan Selçuk, geri dönüşlerini bir ölçüde borçlu olduğu bu insiyatife büyük değer verirdi) yönelik küçümseyici cevabı ve tartışması internete de düşmüştür ki, meraklısı bulabilir. Olanların kısa hali ve sonucu Ali Sirmen'in 11 Eylül tarihli yazısında özetlendi:
 
" Cumhuriyet Vakfı'nın 7 Eylül 2018 tarihli toplantısında, yapılan seçimlerle işbaşında olan yönetim, azınlığa düştü. 7 Eylül toplantısı İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin, Cumhuriyet Vakfı'nın 18.02.2014 tarihinde yaptığı seçimleri yok saydığı hükmünün Yargıtay 8. Dairesi tarafından onaylanan kararı gereğince yapıldı ve seçimleri kaybeden yönetim istifa etti, yerine tümü eski Vakıf ve Cumhuriyet mensuplarının arasından yeni bir yönetim kurulu seçildi. 
 
Kısacası, Cumhuriyet Vakfı'nın mahkemelik olan 18.02.2014 tarihli toplantısında, işbaşına gelen yönetimin seçiminde, Vakıf üyelerinden Alev Coşkun tarafından açılan davada hukuka aykırılık görülmesi üzerine, yargı kararı gereği zorunlu olarak yapılan toplantı görev değişikliği ile sonuçlanmıştır. 
 
Özetle söz konusu olan Vakıf'ta bir nöbet değişimidir. 
 
Yargı kararıyla yapılan zorunlu toplantıda görevden ayrılan Vakıf ve Cumhuriyet yöneticilerinin bir bölümü, görev süreleri içinde zulme uğramış, aslında istisnai hallerde uygulanacak bir tedbir olması gereken tutuklama kurumunun kötü kullanımıyla infaz edilerek, mağdur olmuşlar, zulme maruz kalmışlardı.
 
***
Her benzer durumdaki olay karşısında olduğu gibi, bu kez de onlar, hem demokrat kamuoyunun hem de istinasız, bütün Cumhuriyet çalışanları ve okurlarının desteğini yanlarında bulmuşlar, çıktıkları zaman da zulüm günlerindeki onurlu direnişleri dolayısıyla hak ettikleri saygı ile kucaklanmışlardı. 
 
Cumhuriyet Vakfı'nın 18.02.2014 tarihli toplantısındaki hukuka aykırılığa karşı açılmış olan hukuk davası ile Cumhuriyet mensuplarının tutukluluk yoluyla infaz edildikleri ceza davası arasında hiçbir bağlantı olmadığını belirtmek gerek. Ayrıca, arkadaşlarımıza ceza davasında yüklenmek istenen ithamlara, haksız ve mesnetsiz Fethullahçı suçlamalarına karşı her zaman bütün olanaklarımla köşemde yazı yazarak, kimi duruşmalarda hazır bulunarak ve daha başka demokratik yöntemlerle karşı çıkan, bu zulme arka çıkan, destek veren veya onu haklı gösterme anlamını taşıyacak bir davranışta bulunan kişilere karşı duran biri olarak, onur sahibi hiç kimsenin hakkımda bir iddiada bulunmasının, izan sahibi hiçbir Allah'ın kulunun da bu tür bir çirkef atmaya itibar etmesinin mümkün olmadığını çok iyi biliyorum. 
 
Ama, Uğur Mumcu'nun deyimiyle "liboş" takımından birinin sosyal medyada Cumhuriyet Vakfı'nda aralarında benim de yer aldığım yeni yönetimin oluşması olayını, belli bir Saray'a gönderme yaparak, "Saray Darbesi" olarak nitelemesi üzerine bu yazıyı yazmak zorunlu oldu."(6) 
 
 
ACIMASIZ ELEŞTİRİLERİN SEBEBİ VE YANIT
 
Organize bir halde gelişen ve  "ayrılmayın" çağrılarına rağmen "acımasız" eleştirilerle dolu yazılarını da yayınlayan gazete aynı gün Orhan Bursalı eliyle bir yanıt daha verdi:
 
" Bir toplu ayrılma olayı var... 
 
Bir kısmına bakıyorum, zaten önceki yönetimin getirdiği kadrolar. Bir dayanışma duygusu içinde davrandılar ve istifalarını verdiler. 
 
Ayrılmaların ikinci özelliği, bir hapishane arkadaşlığı dayanışmasının gereği olarak toplu hareket var. Bu da anlaşılabilir bir durumdur. 
 
Üçüncü önemli nokta, liberal baskıdır. 
 
Bu baskının bir ayağında etnik milliyetçilik çevrelerinin ve bu çevrelerle dayanışmanın yarattığı sosyal hava-baskı vardır.. ikinci ayağında ise taa yetmez ama evet kampanyasıyla kurulan, Cemaat + İktidar ile oluşturulan Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına destekle bütünleşen sosyal ağ vardır. 
 
Hiç yanlış yapmayan, attıkları her adımın doğruluğuna inanan ve bunun için de gerekçeler sunan bir siyasal-sosyal ağ yapısıdır bu. 
 
Bu yapıdan ayrılanlar derhal aforoz edilir, yalnız bırakılır ve dışlanır. 
 
Bunu göze alamayanlar kendileri değildir artık, o yapının bir parçası olarak hareket ederler.
 
Modern tarikat davranışı 
 
İşte modern tarikat davranışı budur. 
 
İnsanın birey olarak karar verememe yanının kanaat önderlerinin davranışına uyma durumu. 
 
Ayrılanlardan bir sevdiğim arkadaş demiş ki "liberal baskıya dayanmak zor". 
 
Bu, durumu çok iyi anlatıyor. 
 
Bu yapının liderleri, Cumhuriyet'ten ayrılacaklarını bir süre önce anlamışlardı ve aralarında toplantılar yapıyorlardı. 
 
Yapıyı sıkıca bir arada tutmak ve toplu güç gösterisi ve toplu saldırı için ortamı yaratmak. Sosyal medya bunlar için en kullanışlı ortamdı. 
 
Bir nokta daha var: Avrupa Birliği Türkiye Raportörü gibi aklıevveller ile sıkı ilişkilerini harekete geçirerek, Cumhuriyet aleyhine tvit bile attırabiliyorlar. 
 
Ve bu uluslararası, aynı zamanda medya çevrelerinin kıskacı da bazı istifalarda rol oynamaktadır." (7)
 
Cumhuriyet'te evlerine sahip çıkanlara, ayrılanların yaptıkları eleştiriler bir yana, eğrisi doğrusu sonunda ortaya çıkacaktır ki, Bursalı'nın da değindiği Avrupa Birliği Türkiye Raportörü Kati Piri'nin utanılası açıklaması ise unutulacak gibi değil.
 
"Baskılar, soruşturmalar, gözaltılar ve gazetecilerinin cezaevine konmasının ardından son bağımsız gazete Cumhuriyet, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aşırı ultra milliyetçilerin ele eline geçti. Bu, Türkiye'de bağımsız basından geriye kalanlara yönelik son darbe mi?"
 
Hazırladığı "Son derece sert yazıyorum" dediği Türkiye raporlarını hasıraltı; Erdoğan'ı doğrudan eleştirmekten imtina etmekle maruf AB'nin raportörü, görülüyor ki Cumhuriyet'e gazetesine ve evlerine geri dönenlere karşı çok sert!.. Sözünü sakınmıyor.
 
Oysa Erdoğancı olmakla suçladığı insanlar, kendisi gibi düşünenler ve aralarında Cumhuriyet'ten yeni ayrılanların da dahil olduğu gibi hiçbir zaman sınırlı da olsa dahi Erdoğan'a destek olmamışlardı. Kimin umrunda? AB Erdoğan'a sivil demokrat ve ılımlı İslamcı gibi sıfatlarla atfedirken karşı duranlar, Kati Piri'nin "Erdoğancı" dediği isimlerdi. O gün karşılardı, bugün de muhalifler. Belli ki birileri Piri'nin kulağına bir şeyler fısıldadı, o da hiç düşünmeden konuştu. Cahillikten öte kasıtlı. Yalçın (abinin) Doğan'ın yazdıklarına ise hiç girmiyorum. O ayrı bir olay. Başka bir zamana yazılası; Okunası!..
 
Ümit Aslanbay
 
NOTLAR
 
(1) Kavramın Hasan Cemal'e ait olduğu bilinir. Ali Sirmen'e göre, Hasan Cemal'in yaptığı tanımlama. shf.200. (2) shf. 203. Bir Eski Cumhuriyet İçin... Ali Sirmen Anlatıyor. Söyleşi: Ümit Aslanbay. İmge Kitabevi 2017
 
Ayrıca iyi bir kaynak da Hasan Cemal'in kitabıdır. Hasan Cemal: Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim. Doğan Kitap 2005
 
 
 
(4) Akın Atalay'ın önderliğinde değiştirilen vakıf yönetiminin efsanevi kadrosunun fotoğrafı fotosu, Cumhuriyet binasının alt katında çerçeveli bir fotoğraftır. Şu isimlerden oluşmaktadır. Hüseyin Gürer, Cüneyt Arcayürek, İlhan Selçuk, Atilla Çoşkun, Osman Nuri Torun, Berin Nadi, Alev Çoşkun, Aydın Aybay, Zeynep Langi, Lale Tokuş, Şevket Tokuş, Oktay Kurtböke, Erol Erkut, Nezih Neyzi, Bülent Yener...1996 tarihini taşımaktadır.  Ali Sirmen Anlatıyor. İmge K. Söyleşi: Ümit Aslanbay. shf. 225 ve sonraki sayfalar...
 
(5) İlhan Selçuk Hasan Cemal'ı 91'deki kaçınılmaz kırılma ya kadar hep savundu, kolladı. Arkadaşlarının aksi yöndeki uyarı ve tembihlerine rağmen. Hikmet Çetinkaya'nın sonradan yazdığına göre, ölümünden hemen önce hastanede ziyaretinde "Hasan Cemal gelsin, onun da kulaklarını çekeyim" diye sıcak bir mesaj verdi. Nitekim, yıllardır ayrı durduğu kadim arkadaşı Çetin Altan'ın yazarlıktaki yıldönümü kutlamasına katılmış, Miyase İlknur'un yazdığına göre (İlhan Abi. Cumhuriyet Kitap 2012) kendini daha iyi hissetmişti.