Yağmurlu günler

21 Eylül 2018 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Öğlene doğru pencereden dışarıyı izliyorum. Dirseğim masanın üzerinde, çenem avucumun içinde. Soğuk yağmur damlaları kayıtsızca düşüyor asfalta. Su birikintilerini yararak ilerliyor tekerlekler. Siyah bir kuş zamanda kaybolmuş gibi gri bulutların altında dolaşıyor; alçalıp yükselerek, aynı güzergâhta dönüp durarak. 

O maili okuduktan sonra kararan bilgisayara bakıyorum. Ekran koruyucuyu ne denli kendime ait olduğunu bilmediğim bir şifre ile yarıp geçiyorum.

Sağ alt köşedeki saat 12:00'ı gösteriyor. Ne kimseyle konuşmak ne de o gürültülü yemekhaneye inmek geliyor içimden.

Zor zamanlarda yaptığım üzere öğlen tatilini işyerine yakın olan evde geçirmeye karar veriyorum. Annemi arayıp haber vermiyorum. Çünkü telefonda konuşulanı duymuyor son zamanlarda.

Merdivenlerden hızlıca inip dışarı çıkıyorum. Yağmur ince ince yağıyor. Çok az insan görüyorum sokaklarda. Arabaya doğru yürürken acele etmiyorum. Kabanımın kapüşonunu çıkarıp başıma geçiriyorum.

Arabayı çalıştırıp bir süre yağmur damlalarını izliyorum. Cama çarpıp, bölünerek geri sıçrıyorlar, sonra yer çekimine yenik düşüp aynı rengin, aynı bütünün kusursuz parçası haline geliyor hepsi.

Bir an için buğulu camların ardında, arabanın içindeki o küçücük boşlukta daha rahat, daha huzurlu olduğumu hissediyorum. Bu yüzden mi sığınıyorum eve, doğduğumdan beri değişmeyen o küçük odaya?

Milli kütüphanenin önünde kırmızı ışık yanıyor. Kitaplarını göğsüne bastırmış birkaç kız çıkıyor o sırada. Su birikintisine itiyorlar birini. Şakalaşıp gülüşüyorlar. Biri dönüp arkaya bakıyor, pencereden gülümseyen bir erkeğe el sallıyor.

Gitmesinden birkaç gün önce, ODTÜ'deki o sonbahar gününü hatırlıyorum. Yağmur altında ağır adımlarla yürüyoruz. Konuşmuyoruz ikimiz de.

Eğilip bir şey alıyor yerden. "Nedir o?" diye sorduğumda saklayarak, "Avucunu aç" diyor. Elini avucuma bastırıyor sıkıca. Bir gözümden yaş geliyor acıdan. Ellerimiz kanıyor. Tuhaf bir gölge dolaşıyor yüzünde, göz bebekleri parıldayıp, çukurlarında dalgalanıyor. Sonra çekiyor elini. Dikenli at kestanesi yere düşüyor. "Neden yaptın?" diye soruyorum gözlerine bakarak, "Bilmem", diyor.

Korna sesleriyle yeşil ışığın yandığını fark ediyorum. Bir iki dakika sonra ulaşıyorum eve.

Arabayı her zamanki gibi kavak ağacının tam altına gelecek şekilde park ediyorum. Saçağın altına pineklemiş bir kedi kuşkulu gözlerle beni süzüyor. Çıplak kavak ağacı, gri kış donukluğunun nadide bir parçası gibi kıpırtısız duruyor. Gururla sergilediği, tatlı hışırtılar çıkaran yaprakları yok artık. Ama günü geldiğinde olacak, o bundan emin, beklemek bu yüzden zor gelmiyor.

Apartmanın kapısını açıp merdivenlere yöneldiğimde, birinci katta oturan Doruk ve kız arkadaşıyla karşılaşıyorum. O, kimseyi, hiçbir şeyi beklemeyecek kadar akıllı biri. Hep günü yaşıyor. Posta kutusunun önünde bir eliyle kutuyu açmaya çalışırken öbür eliyle de kızın belinden sıkıca kavramış. Her zaman ki alaycı bakışları, harlı bir ateşin duvara yansıması gibi dalgalanıyor yüzümde. Başını sallayıp selam veriyor. Aynı şekilde karşılık verip ilerliyorum.

Anahtarı çevirip kapıyı açtığımda televizyonun bağırtısıyla karşılaşıyorum. Annem salondaki koltukta uyuya kalmış. Sesi kıstığımda sıçrıyor birden.

"Ne zaman geldin?"

"Şimdi. Evi alıp götürseler haberin olmayacak. Böyle olmaz anne. Doktora gitmemiz gerek."

"Yok", derken, ellerini dizlerine götürüp ayağa kalkıyor. İnadıyla baş edilemeyeceğinden emin. Belki de kızmamalı ona. Babamdan sonra hastanelerden nefret ediyor.

"Türlü var, salata yapayım mı?"

"Gerek yok anne, biraz uyuyacağım, uyanınca yerim bir şeyler."

Odaya geçip, ceketi, kravatı çıkarıyorum. Bir kütle gibi düşüyorum yatağın üzerine.

Büyük bir düzlükte tek bir ağaç var. Bir kuş tepesinde dönüp duruyor. Ağaca konuyor bir süre, sonra tekrar havalanıyor. Uzaklaşıp gözden kayboluyor. Ağaçtan başka bir kuş düşüyor yere, çırpınıyor. Geri dönüp geliyor diğeri, ama küçülüp yok oluyor kanatları.

Caddeden geçen ambülansın sesiyle sıçrayıp, yatağın üzerinde doğruluyorum. Ellerimi dizlerime koyup duruyorum bir süre. Saat 13:15. Yemek yemek de, işyerine gitmek de istemiyor canım. Yeniden uzanıyorum yatağın üzerine. Ellerimi başımın altına koyup, tavanı seyrediyorum. Hatırlamak olmasa, anılar olmasa acı olur muydu? Sözler olmasa, eller kenetlenmese, tek kahkaha kalınmasa kalabalıklarda böylesine yakıcı olur muydu geçmiş?

Gitmesinden bir gün önce babamın hastalığından, annemden söz ediyorum. "Anlıyorum ama durum düzelince gelebilirsin, uygun bir program bulabilirsek, işyerinden izin alman sorun olmaz", diyor.

"Gitmeyebilirsin."

"Bu burs için az uğraşmadığımı biliyorsun, hem bir yıl sürecek sadece."

"Erteleyebilirsin."

"O zaman sen de gelebilirsin daha sonra."

Susuyoruz ikimiz de. Hava üşütüyor. Onun için düzenlenen yemeğe, arkadaşların arasına geri dönüyoruz.

Kapı çalınıyor.

"Mesai başlayacak oğlum. Yemeği ısıttım."

Ağır adımlarla banyoya ilerliyorum. Sesinden bir anlam çıkacakmış gibi musluğu açıp bekliyorum uzun süre. Soğuk suyu avuçlarıma doldurup bir kaç kez yüzüme bocalıyorum. Banyodan çıkarken gelişi güzel çamaşır sepetine fırlatıyorum havluyu.

Türlüyü ısıtmış, salata yapmış yanına. Masaya oturuyor yemese de. Yüzümü incelediğinin farkındayım. Hiç sevmiyorum bu huyunu.

"Böyle bakmandan hoşlanmıyorum."

 "Ne dedin? Hasta mısın oğlum, rengin kaçmış."

"Hasta olan sensin anne, bu kulak işi ne olacak?"

"Yaşlılıktandır oğlum, sen kafana takma. Bir şey soracağım ama çekiniyorum. Füsun'un bir yılı doluyor artık. Dönüyor değil mi?"

Susuyorum. Çatalı masaya bırakıp, ağzımı siliyorum peçeteyle.

"Niye konuşmuyorsun?"

"Duymuyorsun."

"Yüksek sesle söyle sen de."

Canım yüksek sesle konuşmak istemiyor. Tersine susmak istiyorum. Masadan kalkıp odaya geçiyorum. Raftaki o fotoğrafı alıp, kitaplardan birinin arasına koyuyorum.

Vestiyere yürüyüp montumu alıyorum üzerime. Ayakkabılarımı hızlıca giyip dışarı atıyorum kendimi. Yağmur dinmiş. Otomobili çalıştırıp bekliyorum bir süre. Sonra tekerlekler dönüyor, zaman dönüyor, hepimizi sürüklüyor önünde.

Sokağı geçip, geniş bir caddeye çıkıyorum. Aynalarında renkli tülbentler uçuşan araçlar geçiyor o sırada. Düğün konvoyunun içine dalıp, kornaya basıyorum uzun uzun...

Samih Güven

Yazının orjinalini okumak için tıklayın