Sayım günü

12 Ekim 2018 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Mutfak masasının başındayız ağabeyimle. Muşamba kaplı, eski bir masa. Sigara yanıklarının üzerine denk getirdiğim kahvaltılıklar duruyor üzerinde. Abim yemiyor. Çayını demli doldurmuş her zamanki gibi. Derin derin çekiyor sigarasından. Derslerimle ilgili sorularından sonra konuyu ev arkadaşına getiriyorum:

"Neden pek gelmiyor?"

"İşlerinden dolayıdır."

"Nereden tanışıyorsunuz?"

"Uzaktan akrabamız sayılır, bana çok yardımı oldu zamanında. Neden sordun?"

"Hiç, merak ettim."

"Boş ver, merak edecek bir şey yok, odasına falan girme, hiç hoşlanmaz."

O odaya girip çıkmayan kalmadı, diyecek olsam da tutuyorum kendimi.

"Neden gireyim ki başkasının odasına", diye çıkışıyorum sadece.

"Olsun sen dikkat et yine de. Bak, bu evden çıkacağız ama gazetenin işlerinin düzelmesi lazım."

"Ben de çalışsam?"

"Olmaz, sen okulunla ilgilen."

Konuşma uzamıyor bu defa. Montunu alıp ayrılıyor evden. Gazeteci kimliğine, sokağa çıkmanın yasak olduğu bu sayım gününde bomboş sokaklarda dolaşabilecek olmasına özeniyorum bir an. Çalışıyor hep. Hafta sonu, sayım günü fark etmiyor. Yoksa evde durmayı sevmiyor mu?

Yoksa kimse sevmiyor mu bu evi? Kim bilir? Ama bazıları seviyor böyle evleri.

Düşünceler içinde kahvaltı masasını topluyorum. Ama sıkıntım geçmiyor nedense. Sayım memuru gelmeden rahatlayamayacağım belki de. Evin içinde dolaşıp duruyorum bir süre.

Yenimahalle'de, apartmanlar arasına sıkışmış, iki katlı, döküntü bir ev. Odaların koyu yeşil boyası kirlenmiş iyice. Beton zeminde çatlaklar oluşmuş yer yer. Sözde demir kapısını anahtarla açmak için zorlansam da abimin pek görmediğim ev arkadaşının serseri ahbapları için oldukça uysal bir kapı. Ayakları ile itip açıyorlar sanki. Ezberlemiş gibi aynı şeyi söylüyorlar: "Koçum sen biraz dolaş." Çıkıp dolaşıyorum. İlk zamanlar fazla bir yer bilmediğimden İvedik caddesinde turlayıp duruyordum. Sonra küçük bir park keşfettim ve yanıma kitap alıyorum artık. Sorun çıkmasını istemediğimden abime bir şey söyleyemiyorum. Kiranın çoğunu arkadaşı ödüyor, o ise maaş alamıyor aylardır. 

Abim somyada uyuyor. Benimse aynı odada konforlu bir yer yatağım var. Yurt müdürü olan akrabamızın verdiği eski bir döşek aslında. Altına iki kat karton ve battaniye serili. 

Okuldan gelince İngilizce çalışıyorum biraz. Sonra da abimin duvara yaptırdığı raflardaki kitapları karıştırıyorum. Romanlar, Sol yayınlarının indirimli kitapları çoğu... Karşıdaki liseden dağılan beyaz çoraplı kızlar dikkatimi dağıtıyor zaman zaman. Günler böylece geçiyor işte.

Abime yük olduğuma üzülüyorum ama elimden bir şey de gelmiyor. Geç geliyor, ben uyumuş oluyorum. Ev arkadaşı görünmüyor. Neden böyle olduğuna dair hiç bir fikrim de yok. Arada bir uyumaya geliyor sadece. Serseri arkadaşlarına ne diye anahtar veriyor bilmiyorum. Arkadaşlarının gözünde "iyi bir adam" belki de, kim bilir? Yoksa ne olursa olsun konuşmalı mıyım abimle? Belki bir yurda gitmeli belki de babama telefon edip yardım istemeliyim. Nasıl yardım edecekse? Hiç bir şey yapamıyorum, abimin kırılıp üzülmesini istemiyorum. Emanetsem, ona göre davranmalıyım.

Sayım memurunu beklerken düşünceler içinde dolaşıp duruyorum evin içinde. Yatağımı düzeltip, çalışma masasının başına geçiyorum. Tek ayaklı, bir metrekare. Eski ama sağlam. Seviyorum onu. Başına oturup yeni bir romana başlıyorum. Alışkanlık mı bilmiyorum ama ev soğuk olmasa da battaniyeyi alıyorum sırtıma.

Aklım yeniden sayım memuruna kaydığı sırada tuhaf bir şey oluyor. Bu yatak gıcırtısı da neyin nesi? O olmalı. Geç saatte gelip uyumuş belli ki. Belki de başkası. Canım sıkılıyor.

Ayaklarımın ucunda odaya doğru yaklaşıyorum. Sarı renkli kapının buzlu camından bir şey görünmüyor. Geri çekilip koridora yöneliyorum. Dış kapıyı açıp sokağı seyrediyorum bir süre. Gelen giden yok. Kapıyı kapatıp yeniden odama geçiyorum.

Saat on sularında kapı zili çalıyor. Otuz yaşlarında esmer, kıvırcık saçlı bir kadın beliriyor. Kim olduğunu anlasam da kapıyı açıp, ne istemiştiniz dercesine, "Buyurun?", diyorum. "Sayım memuru", diye yanıtlıyor. Yüzünde, ses tonunda, "Şu bomboş sokaklarda dolaşmaya yetkili biriyim, evlerinize gelip, soru sorma hakkım da var", der gibi bir ifade Belki de ilk defa eve normal bir kadın girdiğine tanık oluyorum. Elimle koridoru gösterip, "Buyurun", diyorum yeniden. Ama duraklıyor. Koridorda uluorta duran çok sayıdaki eski püskü ayakkabıyı işaret edip "Bu ne?", diye soruyor şaşkınlıkla.

"Ayakkabı."

"Bu kadar kişi var mı evde? Hepsi erkek mi?"

"Endişelenmeyin, o kadar kimse yok. Hem sayım memuru değil misiniz, kim olsa sayacaksınız."

"Orası öyle de."

Koridordan geçerken montunu çıkaracak gibi oluyor ama yeterince sıcak olmadığını düşünmüş olacak ki vazgeçiyor. Elindeki evrak çantasından bir şeyler çıkarırken, "Formu dolduracağım bir yer var mı?", diye soruyor, buna imkan olmadığını düşünüyormuş gibi.

"Soldaki odada bir masa var, oraya buyurun."

O sandalyeye oturduğu sırada, masanın üzerini toparlayıp, çalışabileceği bir boşluk yaratıyorum. Odayı dikkatle süzmeye başlıyor. Başında dikilip durduğumu görünce, "Oturun siz de", diyor. Mutfaktan sandalye getirdiğim sırada duvardaki kitapları incelediğini farkediyorum.

Yanına oturup, masaya yaydığı forma bakıyorum.

"Öğrencisiniz galiba?", diye soruyor.

"Evet." 

"Sanırım başlayabiliriz."

"Tamam."

"Kaç kişi yaşıyor burada?"

"Üç."

"Diğerleri nerede?"

"Abim gazetede çalışıyor, işe gitti. Ev arkadaşı ise uyuyor galiba."

"Uyuyor da ne demek. Hem galiba da ne oluyor? Sayım günü bugün!"

"Nadiren gelir ve rahatsız edilmeyi sevmez. Siz uyandırın isterseniz."

"Allah, Allah! Neyse canım, hele sizi sayalım da bir."

Meraklı biri. Yarım saat boyunca, hane geliri, eğitim durumu, hane sakinlerinin ücretle çalışıp çalışmadığı gibi soruları, çoğunun benimle ilgisi olmadığını bildiği halde yanıtlamamı istiyor. Başka sorular da sıkıştırıyor araya. Formu doldururken birkaç defa odayı, yüzümü inceliyor belli etmemeye çalışarak.

"Sizi bitirdik. Şimdi şu arkadaşınızı uyandırmalıyız."

"Çay var, bir bardak getirebilirim."

"Hazırsa olabilir. Ama zamanım çok az biliyorsunuz."

Mutfaktan küçük bir tepsiyle döndüğüm sırada yüzüme dikkatle bakıyor:

"Biliyor musun, öğrenciyken evde kalmıştım ben de. Böyle bekar evlerinin garip bir albenisi vardır. Komşular içeride türlü dolabın çevrildiğini düşünür. Arkadaşlar sevgilileriyle gelmek ister. Yurttakiler çok özenir. Polislerse başka türlü bakar. Ama kimse bilmez yaşanan sıkıntıları."

Zorlukları bir an için aklımdan geçirip, "Öyle" diyorum yavaşça. 

Sayım memuru masanın başında çayını yudumluyor. Bense abimin uyuduğu somyanın üzerinde oturuyorum. 

Duyduğumuz kapı gıcırtısıyla heyecanlanıyoruz bir anda. 

Tam karşıdaki odanın kapısında bir eliyle kapıyı bir eliyle de başını tutan saçı başı dağılmış, gözleri şişmiş bir kadın duruyor. O bize, biz de ona bakıyoruz şaşkınlık içinde. Sayım memuru korkmuş, biraz da sinirlenmiş görünüyor. 

"Bu da kim?", diye soruyor sertçe.

"Bilmiyorum."

"Ne demek bilmiyorum!"

Bu sırada hafiften sendeleyerek bize doğru geliyor kadın. Tanıyorum onu; daha önce gelenlerden biri. İyi ama ne zaman gelmiş, neden hala orada? Bir kütle gibi somyaya oturup saati soruyor.

"10:45."

Sayım memuru biraz rahatlıyor nedense. Meraklı doğasını besleyecek yeni bir fırsat yakalıyor belki de. 

"Kim bu, sayacak mıyım onu da? Hem başka kimse var mı odada?" diye soruyor kadının yüzüne bakarak.

Bir eliyle başını tutmaya devam eden kadın rahatsız oluyor sorudan. 

"Asıl sen kimsin be anam, neden bahsediyorsun?"

Belki de sürekli yok sayılmanın kızgınlığı var sesinde. İttifak arar gibi bakıyor yüzüme.

"Bugün nüfus sayımı var, arkadaş sayım memuru", diyorum.

"Çok da..."

Yüzü dağılan sayım memurunu koridora doğru çekip durumu anlatıyorum. Ayrıca gece neden kaldığını bilmediğimi ve burada yaşamadığı için sayılması gerekmediğini söylüyorum. 

Biraz diretse de ev arkadaşımızın odada olmadığına ikna olan sayım memuru masadaki evraklarını toplayıp ayrılıyor. Ayrılırken de kadını son bir kez süzüyor. Kadın oralı olmuyor pek. Odaya döndüğümde eli başında hala. Koridorda görmediğimi fark ettiğim ayakkabıları ise ayağında.

"Başım çatlıyor hala, ben şimdi dışarı çıkamayacak mıyım?"

"Altıdan önce yasak."

"Şu telefona uyacak şarj cihazın var mı? Telefonum kapanmış."

"Hayır ona uygun yok. Çay var, içer misiniz?"

Muşamba kaplı mutfak masasının başına oturduğumuzda yiyecek bir şey olup olmadığını soruyor. Kahvaltılık çıkarıp, ekmek dilimliyorum. 

"Ay, ablam çok sağ ol, sana da zahmet oldu."

"Önemli değil. Siz ne zamandan beri odadasınız?"

"Sorma, dün akşam dört gibi geldik, kimse yoktu evde. Başım çok ağrıdığı için telefonu sessize alıp bir saat uyumak istedim, ağrı kesici diye uyku hapı almışım yanlışlıkla. Hem de iki tane."

"Sizi bir kaç defa gördüm, geldiğiniz adamlar, ev sahibinden bahsetti mi hiç?"

"Ah canım, siz demen çok hoşuma gidiyor."

"Söz ettiler mi ondan?"

"Odanın sahibini sormuştum bir kere, sürekli seyahat eden biriymiş işte, sen bilmiyor musun?"

Sessiz kalıyorum. O ise ikinci sigarasını içerken uzun uzun öksürüyor. Bakışları güvensiz, içe dönük. Kırklı yaşlarda, uzun, esmer bir kadın. Sarıya boyanmış saçları permalı. Hikâyesini, yaşadıklarını merak ediyorum. Böyle sorulara kızabileceğini, ters bir yanıt verebileceğini düşünüp çekiniyorum yine de. Çayını tazeleyip masaya koyduğum sırada,

"Başınız ağrıyor mu hala?", diye soruyorum.

"Daha iyiyim."

"Siz sayılmadınız bugün?"

"Çok mu önemli?"

"Ne bileyim."

"Belki arkadaşlar yazdırmıştır. Üç kişi aynı evde kalıyoruz."

"Ankaralı mısınız?"

"Fazla soru soruyorsun. Hem söyle bakalım, sevgilin yok mu senin?"

"Ne?"

"Aman boş ver, ben biraz uyuyayım. Uyanamazsam beş buçukta kaldırsana beni."

"Olur."

Mutfak masasını toplayıp odaya geçiyorum. Romanda kaldığım sayfayı aralıyorum ama öylesine bakıyorum kitaba. Ne b... bir ev burası, ne tuhaf bir gün...

Samih Güven

Yazının orjinalini okumak için tıklayın