'Servis gazeteciliği'

22 Ekim 2018 Pazartesi  |  GÜNLÜK

Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici, Cemal Kaşıkçı cinayetinde medyanın tutumunu şöyle eleştirdi:

"Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürüldüğü yer, İstanbul'daki Suudi Arabistan Konsolosluğu. Doğal olarak, bu olayla ilgili belge ve bilgi içeren haberlerin ağırlıklı olarak Türkiye medyasında yayımlanması beklenirdi.

Fakat hiç de öyle olmadı. S. Arabistan'ın cinayeti kabul eden açıklamasına kadar geçen 18 günlük süreçte önemli bilgi ve kritik iddialar hep Batı basınında, özellikle de ABD medyasında çıktı. Kaşıkçı'nın konsoloslukta öldürüldüğüne dair ilk haberi veren, konsolosluğa girip gezen ve Kaşıkçı'nın kolundaki akıllı saatin kayıt yaptığı iddiasını ortaya atan Reuters. Kaynağı da hep "iki Türk yetkili". Kaşıkçı'nın konsolosluğa girerken çekilen son görüntüsünü, uçaklardan birinin Nallıhan civarında bir süre havada bekletildiğini, Türk yetkililerin elinde cinayeti kanıtlayan ses ve görüntü olduğunu, Suudi timinden yedi kişinin pasaport bilgilerini yayımlayan Washington Post. İstanbul'a gelen 15 kişilik ekipte adli tıp uzmanı Tubaigy'nin de olduğunu ve bu ekibin Prens Selman'ın yakın çevresinde yer aldığını fotoğraflarla kanıtlayan, S. Arabistan'ın Kaşıkçı'nın öldürüldüğünü kabul etmeye hazırlandığını üç gün önceden duyuran New York Times. Konsolosluktaki incelemede Kaşıkçı'nın öldürüldüğüne dair kanıtlar bulunduğunu duyuran El Cezire ve AP.

Türkiye medyasında da önemli haberler çıktı tabii. S. Arabistan'dan iki uçak geldiği ve aynı gün ayrıldığı bilgisi ise 8 Ekim'de hemen tüm gazetelerde vardı. Sabah'ta 10 Ekim'de yayımlanan haberde iki uçakla S. Arabistan'dan gelen 15 kişinin fotoğrafları ve hareketleriyle ilgili bilgi ile uçağın fotoğrafları, 17 Ekim'de ise timin başındaki istihbarat albayının İstanbul'daki görüntüleri yer aldı. Akşam'ın 10 Ekim'deki haberinde 15 kişinin görüntüleri yayımlandı. Yeni Şafak, 17 Ekim'de konsolosun olay günü "Yaşamak istiyorsan sus" diye azarlanmasına ilişkin ses kaydı olduğu haberini verdi. Konsolosluktaki aramada bir vazo parçası ile halıda DNA tespit edildiğini 17 Ekim'de, siyah minibüste DNA bulunduğunu ve gittiği yönün araştırıldığını 20 Ekim'de Hürriyet verdi.

Görüldüğü gibi, Türkiye medyası "Kaşıkçı sınavı"nda geride kaldı. Bunun nedenlerini gelişmeleri izleyen muhabir ve editör arkadaşlarla konuştum. Şu noktalara dikkat çektiler:

"Batılı gazetecilere bilgi verilmesi devletin tercihi. İletişimle ilgili yetkililer, dışarıda kamuoyu oluşturmak için bu stratejiyi oluşturdu. Türkiye'nin elinden geleni yaptığının dünyaya anlatılması ve S. Arabistan üzerinde baskı kurulması amaçlandı. Bunu başardılar da. Ama hiçbir resmi açıklama yapılmaması eksiklikti, güvenilirliği tartışmalı haberlerin yayılmasına izin verdiler. Avrupa ve ABD medyasına konuşan yetkililer bizden uzak durdu, yeterli bilgi vermedi."

Arkadaşların bu tespitleri doğru olabilir. Ama yine de habercilikte geri kalınmasına haklılık kazandırmaz. Yetkililer bilgi vermez, açıklama yapmazsa haber yazılamaz mı? Elbette ki yazılır, yazılmalı.

Anlaşılan Türkiye'deki gazetecilik koşulları nedeniyle habercilik reflekslerinde sorunlar oluştu. Ne bilgi edinme mekanizmaları sağlıklı işliyor, ne de haber yayımlama süreçleri...

Haber toplama açısından da problemler var. Servis gazeteciliği çok yaygınlaştı. Genellikle yetkililer bilgi-belge servis ederse haber yazılıyor, etmezse yazılmıyor. Bilginin kime ve ne zaman servis edileceğine de üst birimler karar veriyor; alttakiler bilgi sızdırmaya korkuyor.

Tablo bu olunca demeç ve açıklama gazeteciliğinin haber trafiğinin büyük bölümünü kaplaması şaşırtıcı değil. Rutine boğulan, rutin haberlere imza atan muhabirlerin daha riskli görülen özel haberlerin peşinden koşma heyecanı kalmıyor. Olan da gazeteciliğe ve okurun bilgi edinme hakkına oluyor tabii ki..."

Yazının orjinalini okumak için tıklayın