K.Gürsel: Artık sözcüklerimi daha dikkatli seçiyorum

29 Kasım 2013 Cuma  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'nün "pazartesi söyleşileri"nin bu haftaki konuğu gazeteci Kadri Gürsel. Son dönemin en dikkat çeken köşe yazarlarından biri olan Gürsel, iki bölüm halinde yayınlayacağımız söyleşide Türk medyasının kapsamlı bir analizini yaptı, kısa süre öncesine kadar "yandaş" olarak adlandırılan Cemaat medyasının artık muhalif bir çizgi izlemeye başladığını söyledi. Gürsel, Gezi olaylarına kadar kendisini "eleştirel bir yazar" olarak gördüğünü, ancak Gezi'den sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a bakışının değiştiğini ve iktidar partisinin yöneticilerinden artık bir beklentisinin kalmadığını belirtti. Sansür ve otosansürü Türk medyasının günümüzdeki iki büyük sorunu olarak niteleyen Gürsel, "Gazetemden bana bir baskı yapılmıyor. Ancak, Türkiye'de şu anda hiçbir sivil iktidar döneminde örneği görülmemiş baskıcı ve boğucu bir hava var"dedi. Gürsel Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:

 

-Güncel bir konudan başlayalım... Geçen hafta Ekrem Dumanlı Zaman'da yazdığı "Başbakan'a mektup"ta medyanın dershanelerin kapatılmasını istemeyenlerin görüşüne yer vermemesinden yakındı. Biraz ironik değil mi, genelde bu tür yakınmaları muhalefetten duymaya alışmıştık...

 

 

-Elbette. Bu Türkiye'de medyanın durumunu gösteriyor. Başbakan ne demişti, "Dershanelerin sadece yüzde 25'i Cemaat'in, en çok da Cemaat'in sesi çıkıyor". Yani, yüzde 75'in sesi çıkmıyor. Peki, neden çıkmıyor? İki neden olabilir. Birincisi, gerçekten kapatılmayı istiyorlar olabilirler. İkincisi, aslında sesleri çıkıyor da biz duymuyor olabiliriz. Neden? Cevap: Medya düzeni. Cemaat'in kontrolünde olmayan dershane sektörünün de örgütleri, birlikleri var, baskı grupları var. Ailelerle birlikte yüz binlerce insanın buradan geçimini temin ettiği söylenebilir. Bu bir baskı grubudur, oy potansiyelidir. Bunların sesinin çıkmamasının iki nedeni olabilir: Bir medyadaki otosansür, medyadaki yönetimler hükümetin derhsaneleri kapatmak istediğini algılamıştır. Dolayısıyla dershanelerin kapatılmasına karşı çıkan görüşlerin haber olarak ifade edilmesinin hükümeti kızdıracağını düşünüyor ve hükümetle ilişkilerinin bozulmasını istemedikleri için bu yöndeki haber ve görüşlere yer vermiyor veya az yer veriyor olabilirler. İkincisi, otosansür kadar da sansür. Bence, sansür de otosansürün hemen yanında son dönemlerde meydanın yeni bir sorunu olarak ortaya çıktı. Bu da doğrudan Ankara'daki güç odağından yapılan baskı ile tezahür ediyor. Yani, "Bu haberi kullanmayın", "Şu haberi böyle kullanın" vs. Bunların olduğunu, yaşandığını duyumlardan öğreniyoruz, biliyoruz. Bu aynı zamanda hissedilen bir şey. Dikkatli profesyonel bir bakış açısıyla hissedilebilir pekala.

 

 

-Peki, daha genele gidelim ve Türk medyasının fotoğrafını çekmenizi isteyelim. Ne var fotoğrafta?

 


-Türk medyasını kabaca beş grupta değerlendirebiliriz. Tabii, benimki siyasi bir değerlendirme olacak... Medyayı teknik niteliğinden çok editoryal politikası açıdan tasnif ediyorum. Bu siyasi ayrım bütün medya endüstrisini doğru orantıda bölüyor, kesiyor ve gazeteler, televizyon vs bir farklılaşma ortaya çıkmıyor. Yakın geçmişe kadar bir merkez medyadan söz edilirdi, 2008'den itibaren Doğan Grubu'na yönelik operasyonlar neticesinde bu merkez medya iki farklı şekilde nitelendirilmeyi hak eder oldu. Birincisi, iktidar medyası, kısacası biz buna "yandaş medya" diyoruz. Yandaş medya her durumda hükümeti desteklemeyi, övmeyi kendisine görev edinen medyadır. Hükümetin siyasi uzantısıdır, onun organik bir parçasıdır. Yani, medya olarak üzerine düşen görevi ifa etmemektir.

 İkinci grup ise, Mustafa Sönmez'in çok yerinde tabiriyle "rehine medya". O da şudur: İktidarın çeşitli ekonomik ve siyasi şantaj ve baskı araçlarının etkisi sonucunda yaşamak için otosansür uygulamayı tercih etmiş bir medya. Her an yok edilme tehlikesi altında yaşadığından rehine durumuna düşmüş bir medya. Fakat, 2011 seçimlerinden sonra durum değişti, artık rehin medya ifadesinin genelleştirilebilecek bir anlamı kalmadı. 

Çünkü eski merkez medyanın devamı niteliğinde, laik ve fakat bu kez baskı, tehdit ve şantaj altında olduğu için değil de sermaye sahipliğinin medya sektörü dışındaki yatırım ve faaliyetlerine faydalı olacağı beklentisiyle gönüllü biçimde hükümeti desteklemeyi seçmiş bir kısım ana akım medya söz konusu.

Bu destek mevzi nitelikte, doğrudan iktidarın yönettiği medyadaki gibi sistematik ve istikrarlı değil. Kimi zaman da hükümetin menfaati açısından kritik görülebilen habercilikten kaçınmak şeklinde de ortaya çıkabiliyor. Bu ikinci grup içinde hala hükümetle gönüllü çalışmaktan imtina edip "rehine medya" özelliğini koruyanlar da var.

 

-Cemaat medyası nerede yer alıyor?

 

-Ana akım medyanın içine göreceli bağımsız bir unsur olarak Cemaat medyasını koymak lazım. Eskiden, yani 2007-2012 döneminde Cemaat medyası "yandaş medya" içinde telakki edilebilirdi. 2012'den sonra ayrı olarak değerlendirmek lazım çünkü şu anda Cemaat medyası kendi gündemi, temsil ettiği görüşler doğrultusunda muhalif bir çizgi izlemeye başladı, yani ayrıştı.

Dördüncü grup olarak da bağımsız meydayı görmek lazım, yani ulusalcı-Kemalist-sol muhalefet çizgiyi izleyen medya. Her ne kadar içlerinden bazıları yüksek satış rakamlarına ulaşmış olsalar da ana akım medya olma özelliklerini haiz değiller, etkisizler, çeperde yer alıyorlar.

Taraf'ı da bu bağımsız dördüncü grupta, ancak ayrı ve özel bir yerde telakki etmek gerekiyor.  

Beşinci grup olarak Kürt medyasını sayabiliriz. Onlar da Kürt kamuoyu üzerinde etkili.

 

-Çalıştığınız Milliyet'i bu tabloda nereye koyuyorsunuz?

 

-Milliyet'i tabii ki iktidar medyası içinde değerlendirmiyorum. Milliyet'in Milliyet olmaktan kaynaklanan bir gazetecilik yapma kaygısı, arzusu var hala. Bu arzuya çok saygı duyuyorum. Son zamanlarda Ankara haberciliğiyle de dikkati çeker oldu. Milliyet'in başına, gazetecilik yapma ve Milliyet olarak kalma arzusu nedeniyle de çok iş geldi. En son bir yayın yönetmeni değişikliği yaşandı, İmralı zabıtları hadisesinin yaşanması ve arkasından Gezi Parkı direnişi sırasındaki yayınlar nedeniyle çok bedeller ödenmek zorunda kalındı. Fakat Türkiye'de ana akım medyanın asli işlevinin baskılardan bağımsız olarak yerine getirilmesine izin veren bir durumun mevcudiyetinden de bahsedemiyoruz maalesef. Bu son derece zor ve çetin bir dönem. Bu dönemden Türkiye'deki bütün kadim medya kurumlarının, bu markaların bu özelliklerini koruyarak çıkmalarını arzu ve temenni ediyorum. Milliyet'in kimliğini koruyarak bunu başarmasını arzu ediyorum.

 

-Söz Milliyet'ten açılmışken...Siz kendinizi "muhalif bir yazar" olarak mı görüyorsunuz?

 

-Ben kendimi eleştirel bir yazar olarak görüyordum, yani AKP politikalarını eleştiren, açık ara uzak duran, çünkü eleştirebilmeniz için belirli bir mesafede durmanız gerekir, sistemli eleştirilecek bir şey varsa, o eleştiriyi yapabilmeniz için mesafeli durmanız lazım. Ben de mesafeli durmayı tercih ederim. Fakat politikaların eleştirisinin artık yeterli olmadığı kanaatindeyim. Ben artık Türkiye'nin en önemli sorununun Kürt sorunu, Alevi sorunu, verimsizlik, kadının iktisadi ve toplumsal hayattaki yerinin sürekli gerilemesi, otoriterlik, kalitesiz eğitim demokrasi krizi vs. olduğu kanaatinde değilim. Demokrasi açığının, insan hakları sorununun hepsinin önüne geçen bir sorunu var Türkiye'nin. Bunun da adını koymak lazım: Bu, Erdoğan sorunu maalesef. Erdoğan'ın kendisi Türkiye'nin önünü tıkayan bir figür haline geldi. Adalet ve Kalkınma Partisi henüz misyonunu tamamlamış bir parti değil. Ama parti Erdoğan'ın siyasi ömrünü uzatmaya kendi varlığını vakfederse oynayabileceği misyonu da sanırım oynayamayacak. Erdoğan'a devrettiği siyasi ömür nispetinde kendi ömrü kısalacak AKP'nin. Bu bakımdan, "Ben kendimi muhalif olarak görmüyorum" derken eskiden yakın geçmişe kadar olan dönemi kastediyorum. Gezi direnişine verdiği cevabı gördükten sonra Erdoğan'ın, ben kendimi muhalif olarak görme –onun çok sevdiği tabirle-noktasına geldim. Bunu itiraf etmek zorundayım çünkü Türkiye'nin gelişmesini, demokratikleşmesini, özgürleşmesini önleyen politikaların eleştirilmesi artık yeterli değil. Ben taktik olarak anlık olarak bazı iyileştirmeler sağlasa bile esas sorunu çözemeyeceğini görüyorum. Kürt sorununda bugüne kadar yaptıklarına bakıyorum ama artık engel olmaya başladı. Kendi yarattığı dinamiklerin önünü kesmeye başladı. Bu dinamikler, sivilleşmenin demokratikleşmeye evrilmesidir ki, bunu önlüyor artık Erdoğan. Dolayısıyla dış politikada  da aynı durum söz konusu. Davutoğlu'nun dış politikasını başından beri eleştiriyorum, "sıfır sorun" politikasının en çok alkışlandığı dönemde bu politikanın çıkmaza mahkum olduğunu söylemiş bir insanım. Artık çökmüş politikaları eleştirmenin ötesine geçmek ve bir değişimi istemek  gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'yi yöneten kadronun değişmesini isteme hususunda, değişmesini istediğim için, işin kitabı gereği muhalif olarak görmek zorundayım kendimi. Başka türlü göremem. Kendimle ilgili olarak bunu da galiba ilk defa size, Medya Günlüğü'ne söylüyorum. 

Ama Gezi öncesinde bana "Sen muhalifsin" dediklerinde "Muhalif olmak diye bir derdim yok" diyordum. Aslında hala da yok, muhalif olayım diye yanıp tutuşan biri değilim... Sadece AKP'yi yöneten kadroda değişim zamanının geldiğini düşünüyorum. Mevcut kadronun şimdi sağlayabileceği tedrici faydalar beni ikna etmiyor. Çünkü ben bu kadroya inancımı ve güvenimi kaybettim tamamen. Daha doğrusu, bu kadroya inanmak ve güvenmek için en küçük bir nedenim kalmadı. Bu kadronun Türkiye'nin ihtiyacı olan demokratikleşme ve özgürlükçü değişimin devamını getirebileceğine ilişkin en küçük bir inancım ve güvenim yok. Bu tutumun adı konulacaksa, bu muhalif bir tutum oluyor, başka türlü bir isim koymak mümkün değil.

 

-Herhangi bir baskıyla karşılaşıyor musunuz?

 

-Hayır. Gazetemden bana neyi yazmam ya da yazmamam  konusunda herhangi bir uyarı ya da tavsiye almış değilim. Ama Türkiye'yi boğan, geren bu ortamın baskısını tabii ki hissediyorum. Baskı bu şekilde yapılıyor. Ama gazetemden gelen bir baskı yok. Fakat artık sözcüklerimi daha dikkatli seçmek zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü Türkiye'de görülmemiş baskıcı ve boğucu bir ortam var. Bu ortamı ancak darbe dönemleriyle kıyaslayabiliriz. Hiçbir sivil iktidar döneminde ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün bu kadar baskılandığı, bu kadar kısıtlandığı bir dönem olmamıştı. 28 Şubat'ta da olmamıştı. Bunu artık vicdanlı İslamcılar da söylüyor, ifade özgürlüğü açısından bugünkü şartların çok daha kötü olduğunu kabul ediyor.

 

-Basın Enstitüsü Derneği'nin başkanlığını da yapıyorsunuz. Bu çerçevede hükümetle görüşmeleriniz oluyor mu?

 

-Geçmişte oldu, Adalet Bakanı ile görüşüldü, Bülent Arınç'la görüşüldü. Ama bu yıl, yani 2013'de hiçbir temasımız olmadı. Ayrıca bu görüşmelerin de artık çok anlamlı olduğu kanaatinde değilim. Bu görüşmeler iktidar üzerinde Türkiye'deki basın özgürlüğünün, ifade özgürlünün genişletilmesi için olumlu bir etki yapmıyor. Genelikle bu görüşmelerde uygulamalarının doğruluğunu savunuyorlar. Uluslararası baskı her zaman şu veya bu şekilde olumlu netcice vermiştir. Ben bu hükümetin hala dünyada saygınlık ve imajını korumak gibi bir kaygı güttüğüne inanıyorum, görüyorum, bunu tespit ediyorum. Dolayısıyla bu ktidarın imaj kaygısı onun zayıf noktasıdır. İyi ki bir imaj kaygıları var! O da olmazsa halimiz nice olurdu...

 

-Demin Gezi olaylarından söz ettiniz. Türk medya tarihi açısından Gezi olayları bir dönüm noktası sayılacak mı?  Gezi, medyada neyi açığa çıkardı? Ama öncelikle, Gezi olaylarını siz nasıl analiz ediyorsunuz?

 

-Gezi olayı Türkiye'de yeni orta sınıfın iktidarın hızla otoriterleşmesine, baskıcı bir nitelik kazanmasına, şehir hayatı ve şehrin kendisi üzerindeki tek yanlı keyfi tasarruflarına karşı biriktirdiği öfkenin patlamasıdır. Gezi olayının çekirdeğinde bu var. Daha sonra buna Türkiye'de rejimle sorunu bulunan bütün kesimlerin, bütün klasik muhalefetin tabanlarının en azından katılımıyla bir kartopu gibi büyümüştür. En çok Aleviler katılmıştır. Sol örgütler, Kürtler katılmıştır, BDP de vardı. Ama Gezi özgürlükçü ve kentli bir ayaklanmadır. Türkiye'nin geleceğini işaret eden bir ayaklanmadır. Her ne kadar Türkiye'nin geçmişinden bu yana varlığını sürdüren klasikleşmiş muhalefet de destek vermiş olsa da özü değişmez. Gezinin özü budur. Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse, "Bana karışma" mesajıdır. Yani, "karışma, beni düzenlemeye çalışma, yaşadığım şehri tanzim etmeye kalkışma, hayatıma karışma, ne içeçeğime, kimi öpeceğime karışma" mesajıdır.

 

-Asıl soruya, yani Gezi-medya ilişkisine dönecek olursak...

 

-İstanbul'da olan biten her şey Türkiye'yi değiştirir, göz açar. İstanbul hep böyle bir rol oynadı Türkiye tarihinde. Taksim'in göbeğinde bir olay yaşanıyordu 31 Mayıs gecesi. Modern Türkiye'nin tarihinde yaşanmamış bir olaydı ve merkezi Taksim'de bulunan bir medya kuruluşu gözü önünde cereyan eden hadiseyi görmeyip – ben seyretmedim ama söylenenlere göre-şizofreni konusunda bir açık oturumu canlı yayınlıyordu. Yani, gözünün önünde gaz bombaları atılıyor, binlerce kişi kaçışıyor, peşlerinden polis kovalıyor, bir isyan hareketi başlamış ve  şizofreni ile ilgili bir açık oturum! 

 

-Ve bu çelişki hemen farkedildi...

 

-Tabii, göz açıcı oldu. İstanbul'da olan her şey göz açar. Medyanın bizim bir kaç yıldır söylediğimiz otosansür felaketi gözler önüne serildi. Çok çok iyi oldu! Büyük bir faydası oldu,  bizim işimizi kolaylaştırdı. Halk, İstanbul'da gözleriyle gördüğü hadisenin medyaya yansımadığı görerek medyanın görmediğini gördü. Medya görmüyordu ama halk görüyordu. Bu da otosansür demekti, bunu kavradı halk. Ondan sonra medya bir gerçekle karşı karşıya geldi. Türkiye'de bir şeyler değişiyordu. Medyanın hesap vermesi gereken, sorumlu olması gereken yegane, evet yegane merciin, kesimin okurları, izleyicisi kısacası kamuoyu olduğu kafalara dank etti ve bir ferahlama, bir özgürleşme yaşandı medyada fakat bu uzun sürmedi ve hükümet ricat ettiği noktadan şoku atlatınca çok daha ağır ve baskıcı biçimde medyanın üzerinde kurduğu eski olumsuz baskı ve disiplini yeniden tesis etti. Bunun sonucunda 100'den fazla meslektaşımız, içlerinde çok ünlü, çok okunan köşe yazarları da var, işlerini kaybettiler. Biliyorsunuz Akşam gazetesinde yaşananları el değiştirme vs. 

Dolayısıyla değişim İstanbul'da başlar. İktidarlar İstanbul'dan iktidardan gitmeye başlar, İstanbul'da iktidara gelir. İstanbul Türkiye'nin lokomotifidir, Türkiye'nin rol modelidir, taklit edilen şehridir. İstanbul'da başladı, tüm Türkiye'ye yayıldı. Ben bu bakımdan değişimin İstanbul'dan başlayacağı kanaatindeyim. 

 

Yarın: Koşullar değişmezse  Türkiye'de 10 yıl sonra gazetecilik kalmayabilir.

 

2.12.2013