Quo vadis AKP?

30 Ekim 2018 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

İsterseniz "derin devlet", isterseniz "müesses nizam" diyelim, bu yapının 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri ülkeyi yönetmekle görevlendirdiği AKPMHP koalisyonu nihayet yol ayrımına geldi.  Ekim ayı içerisinde yaşadığımız bir dizi siyasi gelişmeye paralel olarak, müesses nizamın koalisyon partilerini şiddetli bir şekilde sarsarak kendilerine getirme yönünde adım atmak zorunda kaldığına şahit olduk. 

Barış sürecinin sona erdirilmesinde de belirleyici olan ve Erdoğan'ı Dolmabahçe mutabakatına karşı çıkmaya zorlayan "güvenlikçi" yapının tesis ettiği bu koalisyon ile Türkiye'nin daha ne kadar yol alabileceği sorusuna cevap arayışlarının AKP içerisinde de su yüzüne çıkmaya başlaması, bardağı taşıran son damla oldu.  

Unutmayalım bu yapı, aynı zamanda Fetö konusunda da ortaya güçlü bir irade koydu. Fetö ile mücadele bayrağı en yukarıda dalgalandırılırken örgüt ile organik bağı olan kimilerinin korunup, kollanıyor olmasından, hatta onların bürokraside tırmandırılmasından rahatsız olan bu yapının, sanılanın aksine, AKP'yi tam anlamıyla kontrol edebildiği kanaatinde olmadığımı belirtmeliyim. 

Ekonomik krizin giderek derinleştiği bu dönemde, Suriye'deki gelişmelerin neden olduğu beka sorunu ve başta ABD ile ilişkiler olmak üzere dış ilişkilerde yaşanan sorunlar, MHP ile yapılan milliyetçilik yarışı ve İhvancı anlayışla tüm sorunların çözümünün İslamiyet içerisinde aranması arzusu AKP'yi yeni bir yol arayışına itiyor. Sadece iç dinamiklerin değil dış dinamiklerin de AKP'ye dayattığı bir arayış bu. Üstelik AKP sözcüleri bunu açıkça dışa vuruyor.

Bugüne kadar ABD ile Rusya arasında denge arayışına yönelik dış politika anlayışımız, aynı dönemde Rusya ile S-400, ABD ile F-35 müzakeresi yürütüyor olmamız, kuşkusuz, muhataplarımızın da dikkatini çekiyordu. Başta Rusya ve ABD olmak üzere AB ülkeleri de artık 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana Türkiye'yi sadece Erdoğan'ın yönetmediğine ikna olmaya başladılar. Son seçimlerde MHP'nin Güneydoğu Anadolu'daki kritik oy artışı bu açıdan çok dikkat çekiciydi.

Bu konuda ilk somut adımı atan Rusya lideri Putin oldu. Zaten geçtiğimiz Nisan ayından beri sıkıntılı seyreden Türkiye-Rusya ilişkilerine, Putin yeni bir boyut getirdi. Putin, Kremlin'de karşısına aldığı bakanlarımız ve MİT müsteşarı ile nasıl bir görüşme yaptıysa, kısa süre sonra Erdoğan Soçi'ye giderek İdlib mutabakatının imza törenine şahit oldu. Yandaşlar bir tarafa, ruhunu satmaya çalışan bilim adamları bu gelişmeyi bir başarı olarak sunma gayretkeşliğine soyunsalar da, tek somut gelişme, bize süre verilmesiydi. Bilindiği gibi, Rusya, Mayıs 2017'den beri, Türkiye'ye Al-Bab'teki gibi askeri yöntemlerle veya Doğu Halep'teki gibi ikna yoluyla, İdlip'teki teröristleri temizleme işini ihale etmişti. Afrin mutabakatı konusundaki tavır değişikliğinin de Rusya'nın dikkatinden kaçmadığını vurgulayalım.

ABD, bir yandan Türkiye'yi Rusya'nın yörüngesinden çıkarmaya çalışırken diğer yandan ilişkileri eski düzeyine getirmek için çaba sarf ediyor.

Ancak, Trump yönetiminden farklı, ABD müesses nizamından farklı sinyaller geliyor olması, ilişkileri inişli, çıkışlı ve güven bunalımını da arttıran bir sürece itti. Bu nedenle, ABD dış politikasının da kaygan bir zeminde seyrettiği bu ortamda, Türkiye'nin arzu ettiği netlikte bir sinyal alamaması içerisinde bulunduğumuz dış politika açmazını daha da belirginleştiriyor. Öte yandan, ABD'nin PYD ve PKK'ya yönelik desteğinin devam ediyor olması, MHP ve müesses nizamın alerjisini şiddetlendiriyor. İbrenin sağlam bir şekilde Rusya tarafına dönmesine gayret sarf ediliyor.

Rahip krizi esnasında Erdoğan'ın Merkel'in ve AB'nin ipine sarılarak, Rusya ve ABD'nin çapraz ateşini savuşturma stratejisinin AB'de olumlu yankı bulduğu söylenebilir. Merkel, Erdoğan'dan yana sempati geliştirmeye başladı ve Almanya Erdoğan'la işbirliği arayışında olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. 27 Ekim'de İstanbul'da yapılan Suriye konulu 4'lü zirvede İran'ın dışlanarak Almanya ve Fransa'nın yer alması da aslında buna işaret ediyor. Zirve'nin ABD'ye selam çakma boyutu ayrı. Kısaca, Erdoğan bu defa AB'ye yelken açarak sırtındaki kamburdan kurtulabileceğini sanıyor.    

Yeni AB süreci türkülerinin söylenmeye başladığı bu dönemde tüm dış güçler! de Türkiye'nin yeni yol haritasının ne olacağını merak ediyorlar, işin garibi bu defa Erdoğan da merak ediyor.

Yerel seçim ittifakı, af yasası, erken emeklilik yasa teklifi ve nihayet andımız  üzerinden başlatılan sürtüşmelerin arka planında yatan olgu, AKP'nin koalisyonu bozma kabiliyetine ulaşıp ulaşılmadığının test edilmesinden başka bir şey değildi. Uzun süredir raflarda tutulan Danıştay kararı ile bu testin işaret fişeği ateşlendi ve Cumhur ittifakı bozuldu. Ancak sonuç AKP'nin beklediği gibi olmadı. Bugün taraflar ve bazı analistler Cumhur İttifakının hala devam etiiğini belirtseler de aslında yeni bir ittifak arayışı gündemde. Müesses nizamın birinci tercihi yine MHP. Bu defa, daha net bir şekilde ifade edilecek yeni bir ortaklık mutabakatı arayışı sürüyor. Erken emeklilik yasası görüşmelerinde MHP'nin sergilediği tavır ve Melih Gökçek hamlesi yeni mutabakat müzakerelerinde üstünlük sağlama çabasından başka bir şey değildi. Müesses nizamın ikinci tercih de İyi Parti. Üstelik yarısı hatta çeyreği dahi yeterli olan İyi Parti.

Birinci tercih Kürtler

Öte yandan, bu dönemde ABD ve AB'nin, Türkiye'ye yeni bir barış süreci empoze ediyor olması da tesadüf değil. Bu sayede Suriye kaynaklı Kürt sorununa da daha kolay bir çözüm bulunabileceğini öngörüyorlar. AKP, AB baskısıyla başatılacak barış sürecini kamuoyuna anlatmakta zorlanmayacağını dahi düşünüyor. AKP'nin şansızlığı bu dönemde yeni AB sürecine alkış tutacak "yetmez ama evetçilerin" ve "mayın eşeklerinin" olmayışı. Cumhurbaşkanı başdanışmanı İlnur Çevik'in "Salih Müslim de bizim Barzani'miz olabilir' dediğini  ve AKP daha önce bu yönde somut adımlar attığını hatırlayalım. Ayrıca, AKP, hepimizin bildiği gibi, Türklük hassasiyetinden ziyade ümmeti önceliklendiren ve her zaman Kürtlerle diyalogdan yana olan bir partidir. Aslında, AKP'nin her zaman birinci tercihi Kürtler olmuştur. AKP tabanının arzusu da bu yöndedir. AKP eskiden olduğu gibi kendi başına irade koyabilse, aslında istediği yeni bir barış sürecidir. Bu arada Kürtlerin de buna zaten dünden hazır olduklarını belirtelim. Ancak, AKP'nin bu aşamaya doğrudan sıçraması zor görünüyor. Bu açıdan İyi Parti'nin diğer yarısı ya da çeyreği iyi bir geçiş süreci ortağı olabilir, eğer AKP sırtındaki kamburdan kurtulabilirse.

Orta ve uzun vadede erken genel seçim mevcut yönetim modeliyle sonuç üretemeyecek. Partilerden ziyade cumhurbaşkanı adayının kimliği ve performansıyla gidilecek seçimler bu nedenle çözüm üretmeyecek. Bu açıdan mevcut parlamentonun bir şekilde eski parlamenter sistemi tekrar tesis edip, Türkiye'yi seçimlere götürmesi de akla gelen bir diğer seçenek. Bu elbette çok zayıf bir ihtimal. Ancak, Bahçeli'nin yerel seçim sonuçlarının başkanlık sistemi ile ilgili tartışmaları gündeme getirebileceği yönündeki açıklamasını unutmamak lazım. AKP ile MHP ve MHP'nin arkasındaki güçlerin güç savaşı belki de tarafları yorgun düşürecek. Ekonomik koşulların yerel seçim sürecinde ve hemen sonrasında daha da yakıcı olacağı düşünülürse, bu seçenek belki de herkes için daha hayırlı olacak.

Öte yandan Bahçeli'nin dayandığı kesimlerin de hala, iktidardaki Erdoğan'ın mı yoksa muhalefetteki Erdoğan'ın mı ülke için daha iyi bir seçenek olduğu sorusuna yanıt veremediklerini belirtelim.

*Quo vadis: Nereye gidiyorsun?