21. yüzyılı ıskalamayalım

02 Kasım 2018 Cuma  |  KÖŞE YAZILARI

Küresel ölçekte yaşanan ekonomik krizler, genellikle büyük dönüşümlerin de habercisidir. Bu tür krizler, küresel ekonomide zamanla biriken sorunların, teknoloji ile istihdam arasında artan uyumsuzluğun çoğu zaman basit bir nedenle bile tetiklendiği ve bütün ülkeleri sarmalına aldığı süreçlerdir. 

Ancak bu kaotik ortam aynı zamanda verimsiz yatırımların tasfiyesi ve sermayenin yenilenmesi için de uygun ortam yaratır. Krizin faturasını ödeyen ise değişen üretim / finansman yapısına ayak uyduramayan işletmeler ve dolayısıyla çalışanlardır. Ekonomi literatüründe bu konu ile ilgili derinlemesine pek çok analiz ve çözümleme bulmak ve konuyu uzatmak mümkün. Ancak biz elimizden geldiğince bu konuyu büyümenin dinamikleri ve ekonomi politikaları penceresinden inceleyeceğiz. Böyle yaparsak, günümüz dünyasında bir iki ülke dışında artık tamamen benimsenmiş olan piyasa ekonomisinin neden her ülkede benzer süreçler izlemediğini, neden bazı ülkelerin neredeyse rakipsiz bir konuma sahip olduğunu, neden diğerlerinin sadece üretim ikameci olduğunu daha rahat anlayabiliriz. 

Bu anlamda, 2008 yılının Eylül ayında bütün dünyayı sarmalına alan küresel mali kriz kısa vadeli ekonomik ve toplumsal etkileri bir yana bırakılırsa aslında 21. yüzyılın kalan bölümüne damgasını vuracak birçok sınai ve teknolojik dönüşümün doğum sancısından başka bir şey değildir. Öyle bir dönüşüm ki, dördüncü kuşak sanayi / teknoloji devriminin habercisi olarak şimdiden tarihteki yerini almıştır.

Şimdi ne demek istediğimizi biraz açalım... Kriz öncesi ve sonrasını incelediğimizde dikkatimizi çeken en belirgin gelişme, başta Amerika olmak üzere birçok gelişmiş ülkede krizden önce var olan irili ufaklı çok sayıda banka ve şirketin yerini kapanma veya birleşmeler yoluyla devasa ölçekte banka ve şirketlerin alması ve belirli iş kollarında istihdam imkânlarının kalıcı olarak sona ermesi olmuştur. Bunun nedeni, yeni ekonomik yapının, ileri teknoloji ile üretim yapma olanaklarına sahip güçlü firmalara, bunların yatırım ve AR-GE harcamalarını destekleyecek güçlü finans kurumlarına ve yüksek vasıflı işgücüne ihtiyaç duymasıdır. 

Krizin açığa çıkardığı bu dönüşümün başlangıcı 1970'li yılların ortalarına kadar gider. Yarı iletken teknolojisinin keşfi ile hayatımıza giren bilgisayarların sanayi ile buluşması bildiğimiz anlamda geleneksel üretim yapısının A dan Z' ye değişmesine yol açtı. Bu süreci doğru okuyan ülkeler 1980'li yıllardan itibaren birçok yapısal reforma imza atarak altyapı ve insan kaynaklarının bu değişime ayak uydurmasının önünü açtılar.

Birçok gelişmiş ekonomide bu sancılı dönüşüm yaşanırken, sanayi üretiminin ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarına sahip diğer ülkelere kaydığına şahit olduk. Bu dönemde sağlanan kolay finansman imkânları ve artan yabancı yatırımlar bu ülkelerde büyümenin temel dinamiği haline gelmiştir. 

Ancak şimdi durum değişiyor. Teknoloji üretmek yerine satın alıp ucuz işgücü ile üretim yapan ve sadece katma değer satan ülkeleri ciddi bir sorun bekliyor. Çünkü düne kadar en önemli üretim faktörü olan insanın yerini bugün akıllı makinalar almaya başladı. Bir an için şöyle bir düşünelim; bugün dünyanın en büyük mamul mal ithalatçısı olan ABD'de bir tüketici yeni bir cep telefonu almaya karar veriyor ve hazır üretilmiş modellerden birini almak yerine kendi isteğine göre bir model belirlemek ve bunu sipariş etmek istiyor. Bugün bunu yapması henüz mümkün değil ama çok yakın bir gelecekte akıllı fabrikalar yaygınlaştığında, sipariş tüketiciye en yakın fabrikaya iletilecek ve talep edilen ısmarlama ürün tamamen makinalar tarafından üretilerek alıcıya ulaştırılabilecektir.  Böyle bir gelişme şüphesiz en büyük darbeyi sermayenin küreselleşmesine vuracaktır. Çünkü sermayenin ucuz iş gücü olan yerlere göç etme nedeni ortadan kalkacaktır.

Dünyanın neresinde olursa olsun bir ülkenin yeni dünya düzenindeki konumunu anlayabilmek için sorulması gereken anahtar sorular şunlar olmalı: Büyüme modeli diğer ülkelerden yatırım çekmeye mi dayanıyor? Sanayi üretimi diğer ülkelerin talebine göre mi belirleniyor? Üretimde kullanılan teknoloji ithal ediliyor mu? Eğer bu sorulardan en az birinin cevabı evet ise bu ülkeyi önümüzdeki dönemde ciddi sorunlar bekliyor demektir. Emeğin ve sermayenin bilgi ile buluşmasını sağlayacak yapısal dönüşümleri gerçekleştiremeyen, temel hak ve hürriyetler, demokrasi, çağdaş hukuk sistemi gibi daha 19. yüzyılda çözülmüş olması gereken konularda sorunlar yaşayan ülkelerin 21. yüzyıl üretim ilişkilerine uyum sağlaması mümkün görünmemektedir. 

Unutulmamalıdır ki, kalıcı ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin ana motoru üretim, ticaret ya da inşaat değil inovasyondur. İnovasyonun ana kaynağı ise nitelikli ve yetişmiş insan kaynağıdır. Sermayenin küreselleşmesi süreci sona ererken rekabetin artık akıllı makinalar üzerinde yoğunlaşacağı belli olduğuna göre, hala vakit varsa yapabilecek en anlamlı kalkınma hamlesi, nitelikli insan sermayesi ve inovasyona dayanan büyüme modelini benimsemek ve ülke kaynaklarının büyük bölümünü ölü yatırımlar yerine teknoloji yoğun yatırımlara yöneltmek olacaktır.