Bir GAP turu hikâyesi

05 Kasım 2018 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

İnsanoğlunun belki de en büyük özelliklerinden biri de farklı coğrafyaları, değişik kültürleri, bilmediği, merak ettiği yerleri gezme-görme-öğrenme duygusudur. Gezilen görülen her yer sonrası dünyaya ve yaşama daha farklı bakar, bazı önyargılarınızdan kurtulursunuz. Gezdikçe yeni şeyler öğrenir, cehaletinizin ne kadar fazla olduğunun farkına varırsınız.

Ne de olsa Evliya Çelebi'nin torunlarıyız, ruhumuzda seyahat arzusu hep var. Yaş kemale erdikçe de bir şeyler kaçırmanın endişesi ile daha çok gezmek, dolaşmak, tanımak istiyorsunuz. 

Bu gezme-tozma işini herkes farklı şekilde yapabilir. Biz bu işi iki şekilde çözdük. Birincisi kendimizin gezebileceği yerleri, bireysel rotalar ve konaklama yerleri planlayarak  yani açıkçası kafamıza göre takılarak geziyoruz. İstediğimiz saatte istediğimiz yerlere gidiyor, kimselere bağlı kalmadan dilediklerimizi yapabiliyoruz.,

Ancak her yere bu şekilde gitmek ve gezebilmek bazen zor, hatta imkansız olabiliyor. O zaman da bir tur şirketi ile yolculuk yaparak daha farklı bir yolla gezip görme işini çözüyoruz.

Şimdi size son katıldığımız GAP turu hakkında kısa bilgilendirmeler yaparak, bu konuyu düşünenlere biraz yardımcı olmak istiyorum. 

Turla gezme işi aslında biraz da şans işi. Neden derseniz  doğru tur şirketini bulmak bile bazen yetmeyebilir. Bunun dışında bir geziden keyif alabilmenin 3 ana unsuru vardır.

1-Doğru rehber

2-İklim koşullarının uygunluğu

3- Tura katılan grubun sorunsuz olması

İlk olarak bulunduğunuz yörede bu işi düzgün yapan bir tur şirketi bulmak zorundasınız. Biz bu konuda şanslıyız çünkü daha önce de turlarına katıldığımız, İzmir ve çevresinin en güvenilir, en kaliteli tur hizmeti veren ve çok da memnun kaldığımız "Academic Tour" ile yolculuk yapıyoruz.

Rehber konusu tamamen şans işi, bu konuda yapabileceğiniz bir şey yok. Ne çıkarsa bahtınıza... Biz bu konuda da şanslıydık, çünkü gerçekten işini çok iyi bilen, bölgeyi ve bölge insanını iyi tanıyan, organizasyon yeteneği üst düzeyde bir rehber olan Gökhan Gelibolu ile tanışma-gezme şansı bulduk. Her şeyden önce insan yönü ön planda olan, herkese eşit yaklaşan Gökhan kardeşim, iletişim becerisi ve tarih bilgisi ile de hepimizin gönüllerini fethetti.

Rehber deyip geçmeyin, bir gezinin en önemli ana unsurudur. Bazı rehberler hiç susmaz sizi canınızdan bezdirir, bazıları gruba hakim olamaz, sürekli aksamalar yaşar, geziden keyif almazsınız. Bazıları da grup içinden sadece 3-5 kişi ile samimi olup hep onlarla ilgilenir, kendinizi dışlanmış hissedersiniz.

Rehberden yana şanslı olduğumuz gibi diğer iki unsur da tek kelime ile muhteşemdi. 27 Ekim-2 Kasım tarihleri arasında katıldığımız bu gezide hava koşulları da süperdi ve hiçbir şey aksamadan rahat rahat gezebildik. Örneğin bizden 1 hafta önce buralara gelenler aşırı yağmur yüzünden bazı zorluklar yaşamışlar.

Grup arkadaşlarımızın tümü de sorunsuz ve anlayışlı insanlardan oluşuyordu. Grup tam bir Alman disiplini ile hiçbir şeyi aksatmadan her şeyi tam zamanında halletti. Bu tür gezilere katılanlar bilir, bazen 1-2 kişinin geç kalması ya da sorumsuz davranışları yüzünden geziniz zehir olabilir, hatta ufak çaplı tartışmalar, problemler yaşayabilirsiniz. Daha önce katıldığımız bazı turlarda biz de benzer şeyler yaşamıştık.

Sıra geldi GAP turumuzun ayrıntılarına...

İster uçak ile ister otobüs ile kendinize göre uygun bir zamanda gelebilirsiniz. Ancak yazın çok sıcak olduğu için biz bu dönemde gelmeyi tercih ettik.

Otobüs ile olan turu seçtiğimiz için de uzun bir İzmir-Adana yolculuğu ardından sabah saatlerinde Adana'ya geliyoruz. Burayı kısa bir mola gibi düşünün, Sabancı Merkez Camii ve Taş Köprü'yü gezerek yola devam ediyoruz.

Turun ilk durağı Antakya... Açıkçası ben Antakya'yı beklediğim gibi bulmadım. Sanki kaderine terk edilmiş bir kent gibi. Altyapı hizmetleri ve yerel yönetim biraz sıkıntılı gibi. Yöre insanının sıkıntısı derdi çok fazla... Bunların başında da giderek çoğalan Suriyeli nüfusu geliyor. Zaten kentte dolaşırken her yerde Suriyelilere rastlamanız mümkün. 

Antakya Arkeoloji Müzesi- St. Pierre Kilisesi- Habibi Neccar Camisi  tur kapsamında gezdirilen yerler. Onun dışında verilen serbest zamanda isteyen eski Antakya evlerinin bulunduğu sokakları gezebilir, Antakya çarşılarında alışveriş yapabilir ya da Asi Nehri kenarlarında turlayabilir. 

Akşam kaldığımız otel Harbiye Şelalelerine çok yakın olduğu için şelaleler çevresini de gezebilme olanağımız oldu. Burada oluşturulan cafelerde dinlenebilir ve yöresel eşyalar satan dükkanlarda alışveriş yapabilirsiniz.

Antakya deyince aklımızda kalan en önemli 3 şey; Asi Nehri, Harbiye Şelaleleri ve künefe oldu. Antakya"da nereye giderseniz gidin her yer künefeci ve gerçekten tadı da süper...

Unutmadan, Hatay Cumhuriyetinin meclis binasını cafe olarak görmek de üzücüydü.

Antakya sonrası durağımız Gaziantep oldu. Burada güne muhteşem Zeugma Mozaik Müzesi ile başladık. Yeri gelmişken şunu da belirteyim, bu tür kültür turlarına gidiyorsanız mutlaka müzekart çıkartın. Müzekart ile Kültür Bakanlığına bağlı tüm müze ve ören yerleri ücretsiz.

Zeugma Mozaik Müzesinde Roma dönemine ait mozaikleri ve meşhur "Çingene Kız" ile tanıştıktan sonra uzun bir çarşı-pazar-alışveriş zamanı yani serbest zaman veriliyor. 

Serbest zaman kişilerin geziye katılma amaçları ile doğru orantılı. Kimi deli gibi salça-baharat-yöresel sabunlar, giysiler vs. almak için koştururken, bizim gibiler de nerede bir eski cami-kilise-anıt bulabilirim, eski sokakları/evleri nasıl daha çok ve çabuk dolaşabilirim endişesi yaşıyor.

O yüzden çoğunluk önce alışveriş yaparken biz önce Antep kalesini gezdik ve buraya gelirseniz tavsiye ederim mutlaka gezin, kente kuşbakışı bir bakın.

Bu tür turların en büyük özelliği doyumluk değil tadımlık olması. Her şey var ama hep bir şeyler eksik kalıyor hissi uyanıyor insanda... Bunun da güzel tarafı bir daha gelmeniz için neden oluşuyor. İlk defa geliyorsanız yöreyi biraz tanıyor, bir dahaki sefer için kafanızda plan oluşturabiliyorsunuz. 

Yine bir ara not, bu çok önemli.... Eğer GAP turuna gitmek istiyorsanız, buralara gelmeden önce mutlaka bir-kaç kilo vererek gelin, çünkü kilo almadan dönmeniz mümkün değil. Bizim gibi çok fazla iştahlı olmayanlar bile en az 2-3 kilo alarak dönebiliyor. Özellikle Antakya ve G.Antep mutfakları gerçekten efsane... Sadece yenilen içilenleri yazsam bir kaç blog yazısı çıkar.

Eski çarşılar, canlı yöresel müziklerin de olduğu, farklı kahve çeşitleri tadabileceğiniz hanlar, adım başı baklavacı ve fıstıkçılar, baharatçılar, bakırcılar, yemeniciler Antep'te akılda kalanlardan...

Gaziantep, hareketli ve sempatik bir kent. Esnaf, kente gelen ziyaretçilere çok yardımcı oluyor. Biz özellikle sıcak ve samimi esnafını çok sevdik, hatta arkadaş bile olduk. Buradan Kaleoğlu Mağara Cafe işletmecisi Mehmet Bey'e selamlar...

Geceyi G.Antep"te geçirdikten sonra sabahın ilk ışıkları ile Halfeti"ye doğru yola koyuluyoruz. Birecik baraj gölünde tekne gezintisi yaparken sular altında kalan yemyeşil eski Halfeti için üzülüyorsunuz. Gerçekten tahminlerin ötesinde güzel bir yermiş. Özellikle karşı taraftaki Rum Kale görülmeye değer. 

Halfeti sonrası durmak yok, yeni rotamız Şanlıurfa... Klasik Balıklı Göl-Ayn Zeliha-Hz İbrahim'in doğduğuna inanılan mağara ve çarşı pazar gezileri için zaman, tabii ki yeterli gelmiyor çünkü size verilen süre çok çok az. Dedik ya tadımlık diye...

Burada en çok üzüldüğümüz de 2017'de açılan Türkiye"nin en büyük arkeoloji müzesi olan Ş.Urfa müzesini gezememek oldu. Olur da yolunuz buraya düşerse bizim için de müzeyi gezin.

Urfa'dan ayrılmadan Harran'a gidiyoruz, konik kubbeli evler gerçekten enteresan.Yine Harran'da Harran kalesi ve Harran üniversite kalıntılarını gezdikten sonra Ş.Urfa"ya dönüyoruz. Şansımıza otelde kaldığımız oda 8.kattaydı, gece ve sabah gün doğarken kenti kuşbakışı izleme olanağı  yakaladık.

Burada kaldığımız gece isteyenlerin katıldığı "Urfa Sıra Gecesi" vardı ama biz katılmadık o yüzden bu konuda bilgi veremiyorum. Antakya ve G.Antep'te olduğu gibi Urfa'da da Suriyeli nüfus bir hayli fazla, bunu çok kolay gözlemleyebiliyorsunuz.

Ertesi sabah yine çok erkenden Göbeklitepe'ye doğru yola çıkıyoruz. Bu tür gezilerin en büyük özelliklerinden biri de gün doğmadan uyanıyor, alelacele yapılan bir kahvaltı sonrası yola koyuluyorsunuz. Çünkü zaman çok değerli. Grubumuz çok iyi ve istekli olduğu için kimse oflamadan poflamadan otobüsteki yerini her zaman tam vaktinde alıyor. 

Gerçekten de turlarda, birlikte katıldığınız grup ve grubun uyumu çok önemli. Hem yeni yeni dostluklar kurma şansınız var, hem de geziden keyif alabilmenizin yolu grubun uyumlu bir şekilde birlikte hareket etmesine bağlı.

Göbeklitepe konusunda da şansımız devam etti, çünkü her zaman açık bulma olanağınız yok. Yapılan kazı ve bazı çalışmalar nedeniyle ara ara kapanabiliyor. Günümüzden 12 bin yıl önce yapılmış, ne olduğu ve amacı henüz tam olarak bilinemeyen taş anıtları görmek ve fotoğraflamak gerçekten çok heyecan vericiydi. 

Hele bir tarihçi olarak benim yaşadığım duyguların tarifi gerçekten çok zor. Hani herkesin ölmeden önce yapılacaklar listesi vardır ya, attım oraya bir çentik...

Göbeklitepe kazı alanı içinde oluşturulan tesiste konu ile ilgili video sunumunu da izledikten sonra yeni rotamız Mardin, daha doğrusu bir kartal yuvasını andıran eski Mardin. Dar sokakları, çarşıları, yöresel yemekleri, badem şekerleri, Süryani çörekleri ile ilginç bir yer Mardin ama zaman hep yetersiz kalıyor, fazla kalamadan yakınlardaki Deyr-ul Zafaran Manastırına gidiyoruz.

Halen ibadete açık olan bu Süryani manastırı da görülmesi gereken yerlerden biri. Gün batarken Midyat'a geçiyor ve geceyi orada geçiriyoruz.

Midyat deyince eski sokaklar, gümüş işçiliği ve tabii ki Süryani şarapları akla geliyor.

Ertesi gün ilk hedefimiz 4-5 ay sonra sular altında kalacak olan Hasankeyf... Ne yazık ki yöre insanı bu konuda çok dertli, çünkü devlet yeni Hasankeyf için yaptığı evlerden dolayı köylüyü borçlandırmış. Kimse eski Hasankeyf'teki evini, işyerini bırakmak istemiyor. Kimle konuşsak "bizim sesimizi duyurun" diyor.
Burada tanıştığımız Çoban Ali ve meşhur köpeği Hırço meğer ne kadar meşhurmuş da biz tanımıyormuşuz.  Hâlâ doğduğu ve şu an yaşadığı mağarayı terk etmek istemeyen ve bizlere burada rehberlik yapan Çoban Ali, sonuna kadar burada direneceğini söylüyor. Google'a "Hasankeyfli Çoban Ali" yazıp arasanız kendisi ile ilgili çok daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

Hasankeyf sonrası yeni rotamız Adıyaman-Kahta ilçesinde yer alan 2150 m. yüksekliğindeki Nemrut dağı ve Kommagene  krallığı heykelleri...

UNESCO Dünya Kültür Mirasında yer alan Nemrut"ta, Kommagene kralı Antiochos"a bir selam vererek güneşi batırmak inanılmaz bir duygu olacak...

Nemrut"a ulaşmak öyle kolay değil, önce otobüsümüz ile Kahta'ya geliyoruz, daha sonra bizi götürecek olan minibüslere biniyoruz. Yaklaşık 45 dakika sürecek zorlu ve virajlı yollardan geçerek Nemrut eteklerinde kurulan tesise ulaşıyoruz. Burada yine ring minibüsleri ile biraz daha yukarıya çıkıyoruz. 

Bitmedi, bundan sonrasını yürüyerek gideceğiz. Eskiden katırlarla çıkılan Batı terasına, zaman zaman  dikleşen merdivenlerle dinlene dinlene yaklaşık yarım saatte çıkıyoruz. 

O kadar şanslıyız ki hava pırıl pırıl güneşli ve çok soğuk olur denilen Nemrut'un tepesi bile çok soğuk değil... Bizden önce geçen hafta gelenler kötü hava koşulları nedeniyle çıkamamışlar bile...

Önce Doğu terasını görüp sonra tekrar Batı terasına dönüyoruz. Vasiyetinde "Buraya gelen yerli ve yabancı bütün ahaliyi büyük bir ihtimamla karşılamalı ve bir araya gelen cemaate herkesin eşit derecede keyif alacağı bir şölen hazırlamalıdır. Öyle ki, her bir kimse, kutsal günlerde kafi miktarda yiyecek içecek alabilmek için, gözetildiği hissine kapılmaksızın şölenin keyfini çıkarsın ve dilediği köşede, istediği kadar yiyip içsin" diyen kral Antiochos şerefine kadehlerimizi kaldırırken krala selamlarımızı gönderiyoruz.

Ölmeden önce yapılacaklar listesine bir çentik daha attım bile...

Göbeklitepe ve Nemrut dağı heykelleri ile kral Antiochos'un henüz açılmamış mezarını ve devasa heykelleri görebilmek gerçekten inanılmaz bir duygu...

Tabii bana göre...

Bazılarına göre ise çarşılarda salça, baharat ve isot alıp sürekli yiyecek bir şey peşinde koşma daha heyecan verici olmalı...

Sonuç olarak bu gezi/seyahat işi tam bir "zevkler-renkler" olayı... Kimi eski bir ev, eski bir sokak, tarihi önemi olan bir anıt/eser  görmeyi tercih ederken, bir başkası alış veriş yapmayı, yiyip içmeyi daha çok sever.

Geldik gezimizin sonuna, son durak Kahramanmaraş. Kısa bir çarşı pazar molasında eski dostları görüyor ve meşhur Maraş dondurmasından yiyip GAP turumuzu noktalayarak İzmir'e doğru yola çıkıyoruz.

Biliyorum çok uzun bir yazı oldu. Eğer sabırla buraya kadar gelebildiyseniz çok teşekkürler. Ancak amacım bu tür turlara katılmak isteyenlere biraz yardımcı olabilmekti. İnanın yazacak daha çok şey var. Hele bu coğrafyaya ait fotoğraflar harika...

Okuyanlara biraz yardımcı olabildiysem ne mutlu bana... Hepinize bizim gibi şanslı geziler dilerim.

Kalın sağlıcakla...

İlhan İlmenöz