Sessiz Katil: Hipertansiyon (3)

10 Kasım 2018 Cumartesi  |  BEYAZ ÖNLÜK

Erişkin nüfusun sadece dörtte birinde tansiyonun arzulanan düzeylerde seyrettiğini, üçte birinde yüksek tansiyon ya da tıbbi terimle hipertansiyon bulunduğunu, yaklaşık yarısının hipertansiyona adım atmak üzere olduğunu tespit ettiğimizde doğal olarak soruyoruz: 

Neden oluyor hipertansiyon? 

Neden böylesine yüksek tansiyonlu bir toplumuz?

Tansiyon ölçümlerinin yüksek çıkması sonrasında bir hekim tarafından hipertansiyon teşhisi konan bazı hastalar hekimin reçeteyi önüne çekip bir takım ilaçlar yazmasını yadırgarlar ve eve döndüklerinde yakınlarına ve hatta tatmin olamayarak başvurdukları bir diğer hekime "Bir tahlil bile istemedi. Hemen ilaç yazdı..." diyerek yakınırlar. 

Diğer pek çok hastalıkta olduğu gibi hipertansiyonda da bu durumun tetkiklerle ortaya konabilir bir nedeni olduğunu düşünürüz. 

Oysa hipertansiyon hastalarının %95'inde bu tür bir tek neden ortaya konamıyor. 

Hastaların sadece %5'inde hipertansiyona neden olan, tedavi edildiğinde hipertansiyondan da kurtulunabilecek bir hastalık söz konusu.

Bunlar böbrek, böbrek üstü bezi hastalıkları, böbrek damarlarında daralmalar, bazı tümörler, hormon hastalıkları gibi ilaçlarla zor düşürülebilen yüksek tansiyon durumları.

Her hipertansiyon hastasında bunlardan şüphe edilerek özel tetkiklere girişmek gerekmiyor. 

Hastaların kalan çoğunluğunda yapılması gereken doğru bir reçetenin düzenlenmesi ve yaşam biçiminini değiştirilmesine yönelik telkinler. Yaklaşık 19 milyon erişkinimizin %95'ini oluşturan bu tarz "tedavi edilebilir tek nedeni olmayan" hipertansiyonun muhtemelen bir araya geldiklerinde bu sorunu yaratan birden fazla nedeni mevcut. 

Genetik nedenler, başka bir deyişle aile yatkınlığının bunlardan birisi olduğu biliniyor. Kesin bir kural olmamakla beraber bilhassa birinci derece akrabalarda orta yaşlarda hipertansiyon gelişmiş olması o kişinin kardeşleri ya da çocuklarında benzer yaşlarda aynı soruna rastlanma olasılığını arttırıyor. 

Öyle anlaşılıyor ki bir bölümümüz bizi hipertansiyona eğilimli kılan genlerle dünyaya geliyoruz. 

Çarpıcı bir örneği zenciler teşkil ediyorlar. A.B.D.'de hipertansiyon zencilerin %40'ında, beyazların ise %25'inde görülüyor. Zencilerde sadece daha sık görülmekle kalmıyor; aynı zamanda daha genç yaşta başlıyor, tansiyon daha yüksek seyrediyor ve ölüm de dahil kötü sonuçlarına daha çok rastlanıyor. 

Bu durum genlerin önemine vurgu yapıyor olsa da Küba'da ve diğer daha az gelişmiş ülkelerde zencilerle beyazlar arasında bu tarz bir farka rastlanmıyor. Afrika zencilerinde ise hipertansiyon nadir; buna karşın Avrupa'da yaşayan beyazlarda hipertansiyona zencilerden daha seyrek rastlanmıyor. 

Açıkça görülüyor ki sadece genler sorumlu değiller yüksek tansiyondan. 

Yaşam biçimimiz, beslenmemiz ve alışkanlıklarımız tansiyonumuzun yükselmesine önemli ölçüde katkı yapıyorlar. 

Ortalama yaşam süremiz artıyor. 

Daha az hareket ediyor, daha fazla kalori alyoruz. 50'li yaşlarını süren erkeklerimizin üçte biri, kadınlarımızın yarıdan fazlası şişman.

Hipertansiyonu olan erişkinlerin yarıdan fazlasında şişmanlık temel sebep olarak gösteriliyor. 

Toplumumuzda fert başına günlük tuz tüketimi 15 gr civarında; oysa 5 gramı aşmamamız gerekiyor.

Bilhassa erkekler olmak üzere erişkin nüfusumuzun yarıya yakını sigara içiyor ki tek başına gün boyunca düzenli sigara tüketimiyle tansiyon düzeyleri normalin üzerinde seyredebiliyor. 

Düzenli, yüksek miktarda alkol tüketimi tansiyonu yükselttiği bilinen bir diğer etken ki toplumumuz alkol tüketimi rakamları göz önünde bulundurulduğunda özel bir avantaja sahip değil. 

Uyku süresi ve kalitesi önemi giderek artan bir faktör ki 21. yüzyıl erişkinlerinin üçte biri uykusuzluk problemiyle karşı karşıya. 

Fazla kilo, hareketsiz yaşam, hatalı beslenme, sigara ve alkol alışkanlıkları, uyku sorunları bu kadar çok  insanımızın hipertansiyon ya da adayı olmalarının altında yatan temel nedenler olarak göze çarpıyor. 

Yüksek tansiyonu önleyebilmemiz düzenli kontroller altında gerekiyorsa ilaç kullanmamızın yanı sıra her biri pekâlâ ortadan kaldırılabilen bu risklerimizle mücadele edecek biçimde yaşam biçimimizi yeniden düzenlememizle mümkün.