Bir dekan bir dalkavuk

20 Kasım 2018 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

Bilen bilir, bilmeyenler için bir kez daha yazalım:

Dalkavuk Doğu'ya has bir tanımlamadır. Soytarı ise Batı'ya özgüdür...

Kralın soytarısı saraylarda baş köşede yer alır. Tahtın yamaçlarında keyif çatar. Kimi zaman protokolun içinde, kimi zaman dışındadır.

Hiç beklenmedik anlarda, soylu törenlerin zirvesinde yerlerde yuvarlanmaya, taklalar atmaya başlar. Prenslerin, düklerin, kontların huzurunda sivri yergileriyle ortalığı birbirine katar. 

Kimi zaman efendisini iğnelemekten çekinmez. Bu gibi durumlarda Kralın keyfi kaçsa da sonuca katlanmak zorunda kalır.

Kısası:

Soytarı, mesleğinin gereği kişilere ve olaylara yönelik taşlamaları gülmeceye dönüştürüp taşı gediğine koymasını bilen kişidir.

Dalkavukluk başkadır...

İğnesi, çuvaldızı yoktur.

Ne olursa olsun. İster devletin en yüksek makamlarında olsun, ister kalem erbabı olsun. İsterse bilim insanı kılığına bürünsün, sonuç değişmez.

Çünkü soytarının zaman zaman efendisini uyardığı görülmüştür ama, dalkavuğun soytarıdan beter durumlara düşüp efendisini uyardığı hiç mi hiç görülmemiştir.

                                            *                      *                     *                 

İngiltere'de, 1909 yılında kadınlar ayaklandı, Başbakan Herberth Aguith'in evinin camları taşlandı. Bir kadın elindeki kamçıyı başbakanın kapısında şaklatıyordu. Kimi kadın hakları liderleri açlık grevine başlamıştı. 1912'de Londra Picadilly, Regent ve Oxford Street'te mağazaların vitrinleri tuzla buz edilmişti. 1913 yılına gelindiğinde ise dünyaca ünlü  Derby Yarışlarında adı Emily Davidson olan bir genç kadın kendini dörtnala giden kralın atının önüne attı. O dönemin tutucu İngiltere hukümeti  iktidara başkaldıran kadınları gözaltına alıyordu.

Niçin?

Kadınlar da erkekler gibi seçme ve seçilme hakkı istedikleri için...

Avrupa'da ve bir çok dünya ülkesinde kadınlar demokratik haklarını kolay kazanmadılar. Üniversitelerin kapılarını zorla açtırdılar. Yurttaşlık hukukunda, erkeklerle birlikte eşit haklara sahip olabilmek için ölesiye savaş verdiler. 

Türk kadını ise, Mustafa Kemal Atatürk sayesinde bu zorlukları yaşamadı. 

Türk kadını bu tarihsel olayların dışında kaldı. 

Mustafa Kemal liderliğinde gerçekleşen Cumhuriyet Devrimi, kadın hakları konusunda büyük değişimler getirdi:

1924'te Şeriye (Dinişleri ve Vakıflar Bakanlığı) Vekaleti'ni kaldırıp din işlerini devlet işlerinden ayırdı.

1926'da Medeni Kanun yürürlüğe girdi ve kadın Batı hukukunda nice zorluklarla kazanılmış hakları bir kalemde kazandı. 

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi.

1935'te, yapılan ilk genel seçimlerde 18 kadın milletvekili TBMM'ye girme başarısını gösterdi.

                                                  *                *                   *

Necmettin Erbakan Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Karalı, 31 Mart'taki yerel seçimlerde 'Hiçbir kadın adaya oy vermeyeceğini' açıklayıp şöyle buyurmuş:
 
- Aile hayatına yönelik bazı politikaları yanlış buluyorum. İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir ev hanımı olmak, bakan ya da Başkan olmaktan, veya başarılı bir işkadını olmaktan daha elzemdir. Yerel seçimlerde hiçbir kadın belediye başkanı adayına oy vermeyeceğim.

Anlı sanlı, pek de namlı Üniversitenin Prof.u Dekan Karalı, yaptığı açıklamalara çığ gibi tepki alınca çark etmiş, sosyal medya üzerinden "özrü kabahatinden büyük" bir açıklama daha yapmış. 

Diyor ki:

- Kadınlarımıza verilen değerin, aile bağlamından uzaklaştırılıp iş hayatındaki katkılarıyla ölçülmesinden ve böylece ailenin zarar görmesinden rahatsızlık duyduğum için böyle bir twit attım. Ancak konunun başka yerlere çekilmesinden rahatsız olduğum için söz konusu tweet'imi geri çekiyorum. 

Uzatmaya gerek yok...

Gelelim zurnanın "zırt" dediği yere:

Bu yapılanlar "dalkavukluk" değilse nedir?