Trump 'gerilim' peşinde

26 Kasım 2018 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Nobel ödüllü ırk ayrımı savaşçısı Güney Afrikalı rahip Desmond Tutu'nun bir sözü var: "Tarihten ders almadığımızı tarihten öğreniyoruz."

Çok gerilere değil, sadece 20. yüzyıla bakıldığında görülen şu: Faşizan, baskıcı rejimlerin liderleri, bu konuma hep bir iç düşman yaratarak ve bu düşmanlığın yarattığı histeriyi kullanarak geldiler ve iktidarlarını sürdürmek için düşmanlıkları derinleştirmekte hiçbir sakınca görmediler.

Stalin, Rusya ve Ukrayna'daki tarımın belkemiği olan "kulak"ları (orta ve büyük ölçekli çiftçiler) ilk düşmanı ilan etti, SSCB'de kitlesel açlığın yolunu açtı, sonra düşmanlığının hedef tahtasını aydınlardan sanatçılara her kesimi kapsayacak şekilde genişletti. Hitler ise komünistlerle başladı, arkasından sendikacılar, Yahudiler ve nihayet Nazi olmayan herkes düşman ilan edildi. Mao, Kültür Devrimi sürecinde paranoyayı o derece tırmandırdı ki, halk serçelere bile düşman edildi. Sözde ağaçlardaki meyveleri ve tarlalara saçılan tohumları yiyerek halkın gıdasını çaldığı iddiasıyla başlatılan serçe düşmanlığı, sonunda, katledilen serçelerin yiyemediği zararlı böceklerle ve çekirgelerin meydanı boş bulması sonucu büyük tarımsal üretim kayıpları yaratarak 1959-1961 yılları arasında yaklaşık 30 milyon kişinin ölümüne neden olan açlığa zemin hazırladı. Kamboçya'da ilkel bir kırsal sosyalizm yaratma iddiasındaki Pol Pot rejimi, ideolojik olarak o kadar  zıvanadan çıkmıştı ki, gözleri bozuk olduğu için gözlük kullanan herkes, bozuk gözler eşittir çok okumak eşitttir entellektüel olmak eşittir parazit ve halk düşmanı olmak düz mantığıyla ya hapsedildi, ya idam edildi.

(Bütün bu kitlesel katillerin kındarlığıyla, "Yurtta Barış, Dünyada Barış"ı kurduğu cumhuriyetin devlet felsefesi olarak kurumlaştıran Atatürk'ün insancıllığını karşılaştırmak, ölümünden 80 yıl sonra bile, o büyük insanın neden tüm dünyada saygı ve sevgiyle anıldığını açıklayacak mükemmel bir tarih dersi değil midir?)

Bu uzun girişin ABD Başkanı Donald Trump'la ne ilgisi var denirse, karşılık olarak tarihin tekerrür etme olasılığından söz etmek çok abartılı mı olur sorusu sorulabilir.

Evet, ABD belki de dünyanın en güçlü "kurumlar demokrasisi" olarak nitelenebilir; ABD anayasası çok sağlam bir yaşama-yürütme-yargı dengesi oluşturmuş olabilir ve bu kurumlar ülkenin neredeyse 250 yıllık tarihinde çok ciddi testlerden geçmiş olabilir. Ne var ki, kurumları işletenler de insanlar ve insanlar iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de muktedir, hatta ikincisine daha fazla.

Trump'a dönecek olursak, 6 Kasım'daki Kongre ara seçimlerinin tozu dumanı dağıldıktan sonra ortaya çıkan net fotoğraf şu: Donald Trump, sonradan yamandığı Cumhuriyetçi Parti'yi sadece iki yıl içinde kendine benzetmeyi başardı; ülkenin en köklü siyasi kurumlarından biri olan Cumhriyetçi Parti'yi, temel siyasi felsefesini hasıraltı edip, "Trumpist" bir örgüte dönüştürdü; partinin Kongre'deki temsilcilerinin büyük çoğunluğu Trump'ın çıkarcılığa dayanan politikalarını benimsemeye başladılar.

Peki ABD Başkanı bu süreçte bu kadar başarılı olmasını neye borçlu?

Elbetteki toplumda çok etkili bir ötekileştirme/düşmanlaştırma kampanyası yürütme becerisine.

Göreve geldiğinden bu yana FBI ve federal mahkemeler gibi Amerikan devletinin yerleşik kurumlarının ve medyanın kendisini hedef aldığını iddia ederek bir mağduriyet teması işleyen (bu filmi hatırladınız mı?) ve bu söylemi düşmanlaştırma kampanyasına dönüştürerek  seçmen tabanı arasında giderek prim sağlayan Trump, ülke dışında da yeni düşmanlar yaratmak için hiçbir fırsatı kaçırmadı. İkili ticarette haksız avantaj sağladığı iddiasıyla Çin'i, NATO'nun savunmasına yeterli katkıda bulunmadıkları iddiasıyla Batı Avrupa ülkelerini düşman ilan ediverdi.

Özellikle ABD Yüksek Mahkemesi'nde boşalan bir üyeliğe yaptığı atamanın toplumda yarattığı gerginliğin kendi oy tabanını nasıl kamçıladığını farkettikten sonra, Trump gemi azıya almaya karar vermiş görünüyor.

Bu hafta içinde, şimdiye dek hiçbir ABD başkanının yapmadığı bir biçimde, ülkenin en yüksek yargı organının başkanı ile ağız dalaşına giren Trump'ın kasıtlı olarak bir gerilim unsuru daha yaratmaya çalıştığı çok açık.

Trump'ın, bir yönergesini askıya alan bir temyiz mahkemesi yargıcını "Obama ('nin atadığı) hakim(i)" olarak nitelemesine karşı sert bir çıkış yapan ABD Yüksek Mahkamesi Başkanı John Roberts, ülkenin yargı sisteminin en kıdemli sözcüsü olarak yaptığı bir açıklamayla "Bizde Obama ya da Bush ya da Trump yargıçları yoktur, bizde işini yapan yargıçlar vardır" diyerek bozdu. Tabii ki bunun altında kalamayacak olan Trump, Roberts' in açıklamasını çok amiyane bir tabir (BS -bullshit yani öküz dışkısı) kullanarak eleştirdi.

Bugünlerde ABD basını ve TV haberlerinde, yorum programlarında ülkenin yürütme ve yargı erklerinden sorumlu en üst düzeydeki iki kişinin ağız dalaşı üzerine yapılam değerlendirmelerden geçilmiyor.

Şimdi asıl soru, Trump'ın veya Roberts'in bu gerilimi tırmandırmaya devam edip etmeyecekleri.

Hiç kuşkusuz, her siyasi ve ekonomik gerilimden nemalanmayı politika haline getirmiş olan Trump, atıştığı her kim olursa olsun, rakiplerine verip veriştirdikçe oy tabanında daha çok prim yapıyor ve bu derecede yüksek düzeyde bir ağız dalaşından da yararlanmak isteyecektir.

Esasen, Trump'ın 2020 seçimlerine kadar izleyeceği tek rotanın her türlü çelişkiyi keskinleştirmek ve gerilimi tırmandırma stratejisine dayalı olacağını söylemek yanlış olmaz. Çünkü Trump seçmen tabanında sendelemeye başladığı izlenimini yarattığı anda inişe geçmiş olacaktır, ABD Başkanı'nın bundan sonra göstereceği her zayıflık belirtisi 2020 seçimlerinde yaşanacak oy kaybının habercisi olacaktır.

Trump'ın 2020 seçimlerini kazanmak için çok şeyi göze aldığı biliniyor da, toplumdaki gerilim/düşmanlaştırma taktiklerini nereye kadar tırmandıracağını tahmin edebilmek güç görünüyor, ABD Başkanı Beyaz Saray'da ikinci bir dönem uğruna düşman yaratma ve gerilimden beslenme çizgisinde devam ederse, ülkenin ne kadar faşizme kayabileceğini sorgulamak durumuna gelebileceğimiz akıldan çıkarılmamalı.

Cengiz İzmirli (mahlas)