Eczacı çift

30 Kasım 2018 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

İş çıkışı biraz rahatlamak için yürümek istiyorum. Bir türlü bitmeyen tezimi, boğucu Ağustos sıcağını düşünüyorum. Çalışmak için gece serinliğini bekliyorum ama geç yatınca sabah işe geç kalıyorum.

İki saatimi düşünceler içinde, kaldırımlarda amaçsızca yürüyerek, her zaman uğradığım kafede bir şeyler atıştırıp çay içerek ve market alışverişi yaparak geçirdikten sonra eve geliyorum. 

Saat on sularında marketten aldığım öte beriyi buz dolabına yerleştiriyorum. İşim bitince de pet şişedeki suyu alıp kafama dikiyorum. Mutfak balkonunun kapısını açıp sigara yakıyorum sonra.

Serin bir esinti giriyor içeri. Titreşen ışıklar altında sakinleşmeye çalışan şehri seyrediyorum bir süre. 

Çay suyu koyuyorum ocağa. Artık çalışma odasına geçmeyi düşündüğüm sırada yan dairenin kapısı açık mutfağından sıra dışı sesler işitiyorum.

Başka zaman olsa, en uzak odaya gidip, kimseyi duymamak için yüksek sesle müzik dinleyebilecekken öyle yapmıyorum bu kez. İlaçlarımı aldığım, ara sıra da sohbet ettiğim eczacı çiftin kavga başlangıcı dikkatimi çekiyor nedense. İlk duyduğum adamın olağan ama tonlaması normal sayılmayacak bir cümlesi:

"Bana da çay doldursana."

"Neden kendin doldurmuyorsun?"

"Bu ne şimdi?"

"Ne ise ne!"

"Yine huysuzluğun üzerinde anlaşılan."

"Sana onu işe alma demiştim."

"Ne olmuş yani, ne kabahati varmış?"

"İstemediğimi söylemiştim."

"Yahu kaç defa söylemedim mi, annesi uzaktan akrabam, paraya ihtiyaçları var diye."

 "Olabilir. Almamalıydın yine de."

"Düpedüz kıskançlık seninki."

"İyice saçmaladın. Ne ilgisi var bununla. Doğru düzgün iş yapmadığı gibi, abuk sabuk davranıyor."

"Tabi kimin işe alınacağına sen karar vermeliydin."

"O eczaneyi açmak için yıllarca eğitim aldım, birini işe almayı da becerebilirim herhalde."

"Evet ben de dikiş tutturamayıp sayende iş sahibi oldum, bunu mu demek istiyorsun yani?"

"Ben böyle bir şey söylemedim. Bunu sana hissettirdim mi hiç?"

"Bak! Hissettirmekten bahsediyorsun, demek ki böyle bir şey var."

"Saçmalık bu söylediklerin."

"Sürekli dizinin dibinde oturan, her söylediğini yapan biri olmamı bekledin." 

"İyice zırvaladın."

"Kabul etmezsin tabii."

"Nasıl böyle küstahlaşıyorsun anlamıyorum."

"Daha bu akşam, o zavallı kıza, sonra da bana nasıl baktığını, ardından sinirle çıkıp gittiğini fark etmedim sanma."

"Yarım saat ayrılıyorum her şeyi berbat ediyor. Bir de zavallı falan deyip çıldırtma beni." 

"Kızın bir kabahati yok."

"Şu işe bak, karına karşı aptal bir kızı savunuyorsun."

"Bence gayet akıllı bir kız, üstelik de hayalleri var, geldiğin sırada tasarımlarını gösteriyordu."

"Bana memelerini gösteriyor gibi geldi."

"Allah kahretsin be! İstediğin gibi düşün."

Adamın bu son sözlerinden sonra başka bir odaya mı geçiyorlar bilmiyorum ama konuşmalardan bir şey anlamıyorum. Belki de sözler düşüncelerden hızlı ilerliyor, öfke, hayal kırıklığı bedenin her türlü kontrolsüz hareketine dönüşüyor artık. Parçalanan bir bardağın sesi yankılanıyor.

Sonrası sessizlik. Evin çelik kapısı gıcırtıyla açılıp gürültüyle kapanıyor. Merdivenlerden iniyor biri. Lastiklere çığlık attıran otomobil hızla uzaklaşıyor apartmanın önünden. 

İçim sıkılıyor. Konsantrasyonum bozuluyor. Dinlediğime pişman oluyorum onları. Bir sigara daha yakıp, balkona çıkıyorum. Bir ara kadının hıçkırıklarını duyuyorum, sonra tekrar sessizlik oluyor. Yan balkondan gelen çakmak sesiyle irkiliyorum o sırada. Biraz eğilip sağa doğru bakınca göz göze geliyoruz. Sakin, yavaş bir tonla konuşmaya başlıyor.

"Çok özür dilerim, böyle bir şey olabileceğini tahmin edemezdim hiç, ama oluyor işte. Balkonun kapısı açıkmış meğer, rahatsız ettik sizi."
"Mutfaktaydım, istemeden kulak misafiri oldum, özür dilerim."

"Aslında bir şey rica edecektim sizden. Eşim telefonunu açmıyor, acaba sizin telefonunuzdan arayabilir miyim?"

"Elbette."

"Kusura bakmayın, önemli olmasa istemezdim."

"Şöyle köşeye gelebilirseniz uzatayım. "

Telefonu tuşlayıp kulağına götürüyor. O sırada kısa bir bakış atıyor. Sonra boşluğa dalıyor gözleri.

"Açmıyor. Telefonunuzu vereyim."

"Önemli bir şey yok değil mi?"

"Bilmiyorum ki, ulaşabilsem iyi olacak. O ani kararlar verebilen biri. Sizden son bir şey istesem?"

"Ne gibi?"

"Bir not versem götürebilir misiniz?"

"Ben mi? Böyle bir şeye aracı olmak istemem doğrusu. Ayrıca gerçekten önemli bir işim var. Hem yanlış anlamayın ama yerini biliyorsanız neden kendiniz gitmiyorsunuz?"

"Araba kullanamıyorum, ev sapa bir yerde ve taksiye binmek de istemiyorum. Hem çok kırdık birbirimizi, şu anda beni görmek isteyeceğini sanmıyorum." 

"Bilmem ki. Bulunduğu yerden emin misiniz?"

"Sanırım."

"İyi, peki."

"Yazıp getiririm birazdan. Gerçekten çok sağ olun."

Getirmesi vakit alıyor biraz. Gece saat on iki civarında apar topar evden çıkıp, arabama bineceğimi tahmin edemezdim. Ama hayat sürprizlerle dolu işte. 

Arabayı çalıştırdığım sırada kadının verdiği zarfın içindeki nota bakmak geçiyor aklımdan, ama kendimi ayıplayıp, vazgeçiyorum bundan.

Sessiz, karanlık caddelerden geçerken eski komşularımı, gürültülerini hatırlıyorum. Üst kattaki siyahiler gibi gecenin bir yarısı bağıra çağıra kavga eden, sonra da zangır zangır müzik dinleyen, yandaki Asyalılar gibi birbirine sessizce eşya fırlatan ya da alttaki beyaz Amerikalılar gibi kavga edip ardından gürültüyle sevişen çiftler geliyor aklıma. Evlilik kavgasız olmuyor galiba, kuşku da yer alıyor içinde. Allahtan kuşkulanacak kimsem yok. 
Yarım saat sonra, şehrin kenar bir semtindeyim. Büyük bir bahçe içinde tek katlı bir ev duruyor önümde. Eski ama bakımlı sayılır. Meyve ağaçları bahçe duvarlarını aşıp yola doğru sarkıyor.

Arabayı park edip, zarfı elime alıyorum. Sonunda duyduğum o güçlü isteğe yenilip, açıyorum zarfı. Fakat tuhaf bir şey oluyor o sırada. Katlanmış kağıdı düzeltirken elim heyecandan titriyor ve yere düşürüyorum. Ardından esintiye kapılıp bahçenin içine savruluyor. Allah kahretsin!

Bahçe kapısını aralayıp, içeri giriyorum sessizce, ama karanlıktan, uzamış otlardan hiç bir şey göremiyorum. Bu sırada evin kapısı açılıyor.

"Kim var orada? Kemal Bey?"

"Evet benim."

"Kemal Bey, sizin ne işiniz var burada? Hem ne arıyorsunuz böyle? Çok şaşırttınız beni."

"Şey... Aslında size bir not getirmiştim karınızdan ama elimden uçup gitti işte."

"Ne tuhaf konuşuyorsunuz böyle; mektup diyorsunuz, uçup gitti diyorsunuz ne tuhaf bir gece ya! Hem ne mektubuymuş böyle?"

"Valla bilmiyorum, telefonunuzu açmamışsınız, önemli olduğunu söyleyip, buraya gelmemi rica etmişti."

"Yok mu şimdi yani?"

"Bulamadım valla."

"Amma iş. Nereye düştü peki?"

"Şöyle şuralara geldi ama, hem karanlık hem de her taraf ot."

"Fener getireyim içeriden."

Ne yapacağımı bilemez halde dönüp duruyorum bahçede. Az sonra fener geliyor ama bir şey bulamıyoruz. Yüzüme garip bir bakış fırlatıyor. Bu tuhaf gecenin nasıl bir parçası olduğumu anlamak istermişçesine içeri davet ediyor. Yalnız on dakika müsaade istemesi tuhafıma gidiyor.

Eski mobilyalarla sade döşenmiş bir salona geçiyoruz. Oturmam için pencere önündeki koltuğu işaret ediyor.

"Siz nasıl dahil oldunuz bu işe?"

"Balkonda sigara içerken eşinizle karşılaştık, böyle bir şey rica etti işte."

"Yaptığım hiç bir işe güvenmiyor, notla neyi çözecekmiş?"

"Bilmiyorum ama bazen yazı söze göre daha etkilidir derler ya, hem belki sakinleşip düşünmüştür bazı şeyleri."

"Bana göre geri dönüş yok artık. Böyle yazıyla mazıyla da bir şey çözülemez. Bu arada, sormayı unuttum, ne içersiniz?"

"Su lütfen."

Elinde bir bardak su ile geliyor.

"Annemden kalan bu evi satmayı düşünmedim hiç. Canım sıkıldığında gelip bahçeyle uğraşıyorum. Karım burayı pek sevmez", diyor.

"Çok büyük bir bahçeymiş, üstelik şehre yakın sayılır, bir de kavak ağaçları hoşuma gitti."

"Öyle mi, ben de severim. Kusura bakmayın sizi de rahatsız ettik gece vakti."

"Yok, önemli değil, umarım düzelir."

"Zor."

"Müsaade ederseniz bahçede bir sigara içip geliyorum hemen."

"Burada da içebilirsiniz."

"Yok yok hemen geliyorum."

Dışarı çıkınca sigaramı yakıp, bir yandan da eczacı komşularımın ev telefonunu tuşluyorum.

"Alo?"

"Ben Kemal?"

"Ne oldu Kemal Bey? Çok merak ettim."

"Üzgünüm ama, tuhaf bir şey oldu."

"Nasıl yani?"

"Elimden uçup gitti yazdığınız not. Gerçekten çok özür dilerim, ne yapacağımı bilmiyorum, eşinize iletmemi isteğiniz bir şey var mı? Bunun için aradım."

"Uçup gitti de ne demek Kemal Bey?"

"Hiç aklıma gelmezdi, rüzgârda uçup gitti işte, ne deseniz haklısınız."

"Hay Allah!"

" Şey.... Aslında ne yazdığınızı çok merak ettim de."

"Sizi de ortak ettiğimize göre, anlatayım madem. Eşim evden ayrıldıktan sonra o kızın annesini aradım, artık işe gelmemesini isteyecektim.

Konuştuk biraz. Eşimle aralarında sandığım gibi bir şey olamayacağını söyledi. Hem annesiyle kavga etmiş ve evden ayrılmış. Aslına bakarsanız, eşim saf biri ve niyetlerinden emin olamıyorum bazen. Ama bu konuda ileri gittiğimi anladım ve ona bir özür notu yazıp eve dönmesini istemiştim."

"Peki bunları söyleyeyim mi kendisine?"

"Bilmiyorum ki. Sizin söylemeniz doğru olmaz sanırım."

 "Anlıyorum, peki ne yapayım ben?"

"Telefonunu açması için ikna edebilir misiniz acaba, yarım saat sonra aramak istiyorum."

"Denerim."

Sigaramı bitirdikten sonra, bu garip geceyi sona erdirmek üzere içeri giriyorum. 

Koltuğa yeniden oturduğum sırada, içeriden gelen öksürük sesi ile irkiliyorum. Göz göze geliyoruz komşumla. 

"Bir kaç gün burada kalacak, annesi ile kavga etmişler de", diyor.

"Kim?"

"Şu bizim eczanedeki kız canım."

"Anlıyorum."

"Bakın, yanlış anlamayın ve lütfen bir şey söylemeyin karıma."

Samih Güven

Yazının orjinalini ve yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayın