Medyadaki 'abluka'ya savaş açan adam: M.Hoş-MG ÖZEL

29 Aralık 2013 Pazar  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'nün "Pazartesi Söyleşileri"nin bu haftaki konuğu gazeteci Mustafa Hoş. 30 yıla yaklaşan meslek yaşamına Zonguldak'taki bir yerel gazetede başlayan Kanal 6'dan Star'a pek çok kanalda çalışan, 24'ü kuran Hoş, NTV'nin başında geçirdiği iki yılda Türk medya tarihi açısından çarpıcı olaylara tanık olmuş. Hoş, önümüzdeki günlerde çıkacak "Abluka" isimli kitabında kişisel deneyimlerine dayanarak son dönemde medyanın nereden nereye geldiğini, basının nasıl ablukaya alındığını anlatıyor. "Abluka"da "3 Temmuz Fenerbahçe Operasyonu"na da yer verdiğini belirten Hoş Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:

 

-Gazeteciliğe başlamanızın ilginç bir öyküsü varmış, anlatır mısınız...

 

 

- 1986'da Zonguldak'ta yerel gazetede çalışmaya başladım. İlk gün elime bir fotoğraf makinası verip "Git haber yap!" dediler. Çıktım, 300 metre gittim gitmedim önüme havadan bir adam düştü! Sonra bir adam daha! Derken biri daha! Dördüncü de düştü ama o kadar heyecanlanmıştım ki, doğru dürüst çekemedim. Meğerse inşaatta işçiler tentenin üstünde yemek yiyormuş, tente yırtılınca aşağı düşmüşler.  Yani haber üstüme düştü! Aslında hayatım boyunca da böyle oldu: Ya haber benim üstüme düştü ya da ben haberin üstüne! Daha ilk dakikalarımda gazetecilikteki her şeyi yaşadım. Bir kadın fotoğraf çektiğimi görünce, "Allah belanı versin senin, yardım etsene!"diye bağırdı. Ben kendimle hesaplaştım, "fotoğraf mı çekmeliyim, yoksa yardım mı etmeliyim"diye... Gazeteye dönünce haberimi yaptım, manşet oldum. Gazetenin patronu geldi, "Bu iş böyle gitmez, sen yakında para istemeye başlarsın, kovarım seni!"dedi. Ertesi gün ulusal bir gazete benim haberimden alıntı yaptı. Kısacası mesleğin bütün yönlerini bir anda yaşadım, benimki hızlı bir zaman sıçraması gibi oldu!

 

-Yeni yılın ilk günlerinde kitabınız "Abluka" piyasaya çıkacak... Kitapta ne var, ne anlatıyorsunuz?

 

 

-Kitapta, Kanal 24, NTV ve Gezi sürecinde kendi yaşadıklarım, medya tanıklığım var. AKP-Cemaat iktidarının 3 dönemidir aynı zamanda. Medya metamorfozunu ve  nasıl bir biat yolculuğu olduğunu anlatıyorum. AKP'nin her üç döneminde medya açısından neler yaşandığını, nasıl medya üzerinde baskı kurulduğunu, medyanın kendini nasıl sattığına dair bilgiler, belgeler, analizler ve tanıklıklar... Kitapta, AKP-Cemaat arasındaki kavganın nasıl başladığı, nasıl sürdüğü, bunu gazeteler, gazeteciler aracılığıyla nasıl yaptıkları da var. AKP-Cemaat kavgasını ilk yazan kişiyim. Özellikle Fenerbahçe operasyonuyla birlikte bunun daha da derinleştiğini ve hangi sonuçları doğuracağını yazdım...Bir de çalışmadığım dönemde hem AKP'yi hem de Cemaat'i daha yakından takip etme olanağım oldu. Kimdir bunlar, ne yapmak istiyorlar, hayata bakışları nasıldır, işleri nasıl yürütüyorlar? Bunları yoğun olarak inceleyince doğal olarak iki taraf açısından da bilgiye, belleğe  ulaşıyorsun. Haliyle harmanlayıp çözmek lazım çünkü başka bir dil konuşuyorlar, başka bir ezberden, başka bir kültürden ve alışkanlıktan geliyorlar.  . Türkiye'nin pek alışık olmadığı, bilmediği başka bir güçler iktidarı yaşıyoruz. Şimdi daha çok ortaya çıkıyor, kim oldukları.. Kitap AKP-Cemaat'in "Neo Türkiye"sini de anlatıyor.. Çok çarpıcı analizler bilgiler ve perde arkası olaylar var. Sanırım kitabı okuyan "Neo Türkiye" ne daha iyi anlayacak. 

 

-Kitabın adı neden "Abluka"?

 

-Hem ironik bir tarafı var hem de gerçek. Benim NTV'den ayrılmak zorunda kaldığım bir olay vardı ama aynı zamanda medyanın yaşadığı da tam bir ablukaydı. 

 

-Neydi o olay?

 

-Hatırlayacaksınız, "Erzincan'da İrtica iİe Mücadele Eylem Planı" diye bir operasyon uyduruldu. Ardından, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'e operasyon yapıldı, aynı zamanda hem evi basıldı hem de adliye basıldı, gözaltına alındı. Bir başsavcının (Cihaner) evinin ve devlete ait bir kurum olan adliyenin özel yetkili bir savcı tarafından basılmasını "abluka"dan başka şekilde nitelemek olanaksızdı. Ben de haberi "Başsavcı'ya abluka" diye verdim...

-Yani haber NTV ekranında bu başlıkla ekrana geldi?..

-Evet. Bu başlık büyük tepki çekti. Sonuçta özel bir kanal, istediğini söylersin, yasadışı bir şey yapmıyorsun ki...Ama gün boyu internetten, telefonlarla büyük baskı geldi, bu başlığı değiştirmemiz istendi. Hatta emir büyük yerdendi! O yer de kitapta var. 

 

-Gün boyu özel yayın yapmıştınız...

 

 


-Doğru. Hatta şöyle bir şey oldu, Cihaner'e baskını canlı ekrana getirdiğimiz için beni Ergenokon'un gizli adamı ilan ettiler. Ben baskın olacağını nasıl önceden bilebilirmişim de, Erzincan'a nasıl ekip gönderirmişim de...Oysa gerçek çok farklı ve basitti. General Saldıray Berk'in tutuklanma durumu vardı, ifade vermeyi reddettiği için. Ben de Erzurum'a ekip göndermiştim. Erzincan'daki olay duyulur duyulmaz Erzurum'daki o ekipten hemen yola çıkmalarını istedim, "Araba tutun, kanatlanın, ne yaparsanız yapın!.."dedim. Yani olay bu kadar basitti. Erzurum'a ekip göndermek de bir gazetecilik refleksiydi ama bu ülkede gazetecilik adına yaptığınız her şey size karanlık bir operasyon olarak dönebiliyor...Çünkü iktidar sofrasından, AKP ya da Cemaat farketmez, beslenenler gazeteci değil onlar da gazeteci istemiyorlar. Gazeteci refleksin görünce de kırmızı görmüş boğa gibi saldırıyorlar. Ben antimilitarist bir adamım ama bu Erzincan olayı nedeniyle Ergenekon'cu ilan edildim! Kara propaganda yapıldı. Bu ülkenin Başbakan Yardımcısı bütün canlı yayınlarda o haber için "Tu sana!.." diye benim, NTV'nin suratına tükürmeye kalktı. Ondan sonra linç başladı. Zaman Gazetesi kanlı bir kağıdın üzerine tabanca fotoğrafı koyup, "Hiçbir gizli operasyon medyasız olmaz"diye yazdı...

 

-Günümüzde medyada nasıl bir tablo, nasıl gruplaşmalar var? Gerçek gazeteci dediğiniz bir kitle kalmadı mı?

 


-Öyle bir şey yok. Ben bugün medyaya baktığımda ahlaksızlık ve omurgasızlık dışında hiçbir şey görmüyorum. Haber kandırmacası var. Habercilik yaparmış gibi kişisel ya da grupların çıkarlarına hizmet eden kurşun askerler, mücahitler var medyada. Zaten hakim olan da onlar.  Bir gazeteci çıkıp Başbakan için "yedirmeyiz" diyorsa o gazeteci değildir. "Yedirmeyiz" diyen partili olur, bürokrat, her şey olur ama gazeteci olamaz. Gazetecinin işi bir kişiye göğsünü siper etmek değildir.  Öbür tarafta da sadece bir yapılanmanın çıkarını koruyan ve "Cemaat" adı altında hizmet edenler var. Bunun adı gazetecilik olabilir mi? Ülke medyasının çok büyük bölümü bunların elinde. Her haber merkezinde hükümet komiserleri ve cemaat komiserleri var, gazeteci yok. Nasıl haberden söz edebiliriz ki? Haber dedikler şey iki gruptan birisine sırtını dayamış insanların sırtını dayadıkları kişilerin çıkarlarını savunması. Haber diye duyduklarımız bunlar aslında. Denge o kadar çok bozuldu ki..Bir de şöyle bir şey var: Sanki AKP karşıtı olmak gazetecilikmiş gibi algılanmaya başlandı. Bu da başlı başına bir sorun. AKP lehinde ya da karşıtı olmanın gazetecilikle bir ilgisi yok, bu siyasi bir tavırdır. Öyle bir hale getirildi ki "ya biat edeceksin ya da düşman olacaksın" dışında bir seçenek tanınmadı medyadaki insanlara.

 

-Peki, böyle mi devam edecek?

 

-Ben şuna inanırım, hayatın kendi dengesi vardır, o dengesini mutlaka bulur. Doğanın dengesini bozarsan, ondan aldığını senden geri alır. Doğal felaket dediğimiz şeyin kaynağı budur. Hayatın kendi dengesi vardır, bu kadar bozulmaz bu denge. Haber kanalısınız, 15 haber kanalı var ama ortada haber yok. Trilyonlarca lira para akıtıyorlar bu kanallara. Neden yapıyorlar bunu? Haber verilmediğine göre başka bir işlevi var. O işlev de, sermayeyle siyasetin rant aracılığını yapmak. Bu daha ne kadar devam edecek ki? Edemez. Etmemeli de. Günümüzde sosyal medyanın genel medyayı dövüyor olmasının nedeni bu. Çok absürt bir durum aslında. Sosyal medya dediğimiz spekülatif, manipulatif, dezenformasyona açık  bir alan. Aynı zamanda insanların ilişki kurmaya çalışırken yalnızlaştıkları bir alan. Türkiye'de haber akışı, sosyal ilişkiler, olgular sosyal medya üzerinden yürüyor çünkü başka mecra yok. Batılı ülkeler, sosyal medyanın insanları yabancılaştırması üzerine kafa yorarken biz sosyal medyayı iletişim ve insanlarla ilişki ağı olarak kullanıyoruz. Yani, onlarda yabancılaşma olan bizde birleşme haline geliyor, çok büyük bir tezattır bu. Hiç kimse kendini özgür hissetmiyor bu ülkede. Herkes konuşurken sağa sola bakıyor. 12 Eylül'den farklı bir Türkiye yok. Herkes telefonunun dinlendiğinden emin. Böyle bir şey olabilir mi! Korkunç bir durum ama sıradan hale geldi. Şüphe, aklın ve gerçeğin yerine geçmiş oldu. Hezeyanlar aklın ve bilginin önüne geçti. Neden? Çünkü bunu giderebilecek tek şey medyadır, gerçektir ama böyle bir mecra yok insanların elinde.

 

-Medyadan söz ederken Gezi olaylarındaki tutumu unutmak olanaksız..Türk medya tarihi yazılırken Gezi nasıl yer alacak sizce?

 

- Gezi'deki gaddarlık bu ülkenin utancıdır. Gencecik çocukların bedenleri üzerinde tepindi medya. Bundan daha ahlaksız bir şey olur mu? O dönemde görev alan siyasetçi, medya herkes bu utançla yaşayacak. Herkes unutursa ben unutmayacağım ve suratlarına haykıracağım. Bu ülkede herkesin yanına yaptığı kar kalıyor ama onların çocuklarına, "Senin baban bir şerefsizdir yavrum..." demeden bu iş çözülmez. Gözümün önünden gitmiyor Ali İsmail Korkmaz. Bundan daha vahşi, gaddar bir ölüm yok. 19 yaşında pırıl pırıl bir çocuk. Türkiye'nin geleceği. Öldürülüş şekline bak! Bu ülkenin nasıl bir süreçten geçtiğinin en büyük kanıtı Ali İsmail Korkmaz olayıdır. Kaçmaya çalışırken yakalanıyor. Yakalayanlar resmi ve sivil polisler ve milis güçleri. Kaçmaya çalışan bir çocuğu döve döve öldürüyorlar. Bundan daha vahşi bir şey olur mu? Sonrada medya da rant için, patronlarının çıkarı için bu çocuğun cesedi üzerinde tepindi. Bırakın meslek ahlakını, bunun insanlığı var mı?

 

-Peki, 3 Temmuz'a gelelim...Fenerbahçeliler 3 Temmuz operasyonunun bir şike operasyonu olduğuna inanmıyor. Siz de en başından beri bunun Fenerbahçe'yi ele geçirmeye yönelik bir operasyon olduğunu söylüyorsunuz. Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz? Operasyonu kim yapıyor? Amaç ne?

 

-Hiç kuşkusuz, hiç tartışmasız Fenerbahçe'ye bir operasyon yapıldı. Hem de en vahşi şekilde. AKP-Cemaat  polisiyle savcısıyla medyasıyla Fenerbahçe'ye saldırdılar. Ben ilk günden beri söylüyorum. Bu ülkede istediğin kişiyi terörist haline getirebilirsin, bir telefon konuşmasıyla. Yarım saat telefonda konuşalım ben kayda alayım, o konuşmadan sizi hem El Kaide'ci yaparım, hem Ergenokon'cu yaparım, Hem Cemaat'çi hem de AKP'li yaparım, her şeyci yaparım. Çok normal, şekliyle şemaliyle oynarsın ne istersen "o" cu yaparsın. Ama sadece telefon dinlemeyle insanlara bir suçlama yapılmaz. Bugün bunun acısını daha çok çekiyorlar. Başbakan dahil telefon dinlemeyle yapılan suçlamanın doğru olmadığını söylüyor ama 3 Temmuz'a baktığımızda büyük bir ikiyüzlülük var. Peki, "Bunca yıllık gazeteci olarak neye dayanarak şikeye inanmadığınızı söylüyorsun" diye soracak olursanız, ben bütün maçları izledim, tek tek, saniye saniye. Yani sahada olup biteni gördüm. Sahanın dışında olanı ise mesleğimden dolayı biliyorum. Kimsenin bilmediklerini, perde arkasını, o ilişkileri, o güçleri ve bütün bunlar bir araya geldiğinde, daha o gün, yani 3 Temmuz'da Twitter'da yazdım, "İlk taşı günahsız olan atsın" dedim ve bunu bir "darbe" olarak niteledim. Fenerbahçe'nin 10 Temmuz'da başlayan ve günümüze kadar devam eden mücadelesini de "itaatsizler" olarak niteledim. Bunu özellikle söylüyorum çünkü Fenerbahçe'nin bu mücadelesini siyasi bir alana hapsetmeye çalıştılar. Operasyon siyasiydi, mücadeleyi de bir alana hapsetmek istediler ki boğabilsinler. Oysa Fenerbahçe'nin içinde çok fazla değişken var. Ve çok güçlü bir duygu var. Anlayamadılar

 

-Neyi anlayamadılar?

 

 

-Anlayamadıkları şu oldu: Fenerbahçe tutkusuna ilişkin hiçbir şey bilmiyorlar. Fenerbahçe tutkusu üzerine de kıyaslanabilecek hiçbir şey yok. Aşk...Din...Aile… En güçlü neyi koyarsan koy, karşılığı yok. Çünkü TOMA'ya kafa atan  doktor,  gaz bombalarının önüne kendini siper etmiş mühendis, gazeteci, tekstil işçisi, garsonu, marketçisi, işadamı, su tesisatçısı, yöneticisi hepsi bir arada. Bütün bu değişik katmanların bir araya gelip böyle bir mücadele içinde yer alması için  başka güçlü bir bir duygu gerekir. Onların kibir, iktidar ve rant  hesabı karşısında Fenerbahçe tutkusu büyük bir duvar oldu. Ve bu duvara çarptılar. Fenerbahçe Direnişi Türkiye tarihi açısından da çok önemli. Benim 27 yıllık gazetecilik geçmişinde  tanık olduğum 3 büyük direniş var. Biri Zonguldak'taki madenci direnişi, diğeri Fenerbahçe direnişi ve Gezi Direnişi. Üçü de birbirlerine benzeyen sosyolojik olaylar. Üçü  de çok güçlü itiraz sesidir.

 

-Kitapta 3 Temmuz'la ilgili ne var?

 

-Okurlar "Abluka"da 3 Temmuz'la ilgili bilmedikleri çok şey bulacak. En önemlisi şu: AKP-Cemaat "Yeni Türkiye" diyor, ben "Neo Türkiye"diyorum. Bu, hem metaforik hem ironik hem de çıplak gerçek. "Neo Türkiye"nin 3 sacayağı var. Birincisi, önce suçlu yarat sonra delil uydur. İkincisi, gizli tanık açık iftira, üçüncüsü de polis-savcı- medya üçgeni. Bu üç sacayağının bütün gücüyle abandığı yerdir Fenerbahçe.

 

-Somut olarak Fenerbahçe operasyonunun amacı nedir?

 

-Tek değil, bir sürü var. Tek bir yerden bakınca hep yanılıyoruz. Rant alanı, yani Fenerbahçe'nin büyük ekonomik gücü. İkincisi Fenerbahçe'nin bağımsızlığı ki, AKP ve Cemaat bunu kendilerine ciddi bir tehdit gördü. Futbolda baktığımız zaman üç büyük güç var: Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş. Diğer ikisine bakınca "Neden Fenerbahçe" sorusunun yanıtı ortaya çıkıyor çünkü diğer iki kulüp de stat verilerek rehin alındı. Fenerbahçe'yi rehin almak mümkün değildi. Stat sadakasına ihtiyacı yoktu. 

Bir de şu var: Biat kültürüyle yönetiyorlar. Gördük işte, biat etmeyenin başı nasıl derde giriyor. Hatta birbirlerine biat ettirmeye çalışırken neler yaptıklarını görüyoruz şu an. AKP'yi Cemaat'i yani o kültürü, o yapıyı, o anlayışı anlamadan işinden içinden çıkamayız. Neden Fenerbahçe operasyonu? 1-Rant, 2-Biat, 3-Sosyal güç. Fenerbahçe sadece bir spor kulübü değil, tarihi ve sosyolojik yapısına baktığımızda cumhuriyetle özdeşleşmiş, cumhuriyetin refleksleri tüzüğünde yer alan bir kulüp. AKP ve Cemaat'in en önemli stratejilerinden biri şudur: En güçlü olana diz çöktürürse herkese diz çöktürür. Bütün kurumların ele geçirilişi böyle oldu. O yüzden, en güçlü, en büyük olduğu için bu Fenerbahçe üzerinden denenmeye çalışıldı.

Şu da var, biz bu konuları konuşmak zorunda kaldığımız için bir türlü sahada olanlara gelemiyoruz. Futbol ne kadar temiz, ne kadar kirlidir? Bu soruyu sorduğunuz zaman operasyonu yapanlar kendilerine bakacak. Niye bu kadar çok sahanın içinde varsınız? Cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar siyaset futbolun içine sokuldu. 

 

-Siyasetin futbola müdahalesi geçmişte de olmuştu, değil mi?

 

-Bir tek Cemal Gürsel'le Kenan Evren'in örnekleri var ki, onlar da darbe ve baskı dönemleridir. Cemal Gürsel bunu Adalet Güneşspor'la yapmaya çalıştı, Evren'in Ankaragücü'nü nasıl birinci lige aldırdığını biliyoruz. Kulüpler rehin alınarak, seyirciler baskı kurularak o alana hükmetmeye çalışıyorlar. Daha çok yeni, Gaziantepspor soyunma odasına Bakan Fatma Şahin girip teşvik primi vaat etti. Bu 6222'ye göre de suç Futbol Federasyonu Disiplin Talimatı'na göre de suç. Ahlaken de suç. Kimsenin sesi çıkmadı. 3 Temmuz Darbesi'ne  şike operasyonu denilmesi bile algı zehirlemesidir. Baştan şike diye mahkum ediyor. İktidar 17 Aralık için Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu demiyor. Ama 3 Temmuz darbesine şike operasyonu diyorlar. Riya gerçekten pis kokar. Gerçekten şike davası olsaydı yapılması gereken çok netti. Şikeye adı karıştığı iddia edilen 8 kulübün de anında küme düşürülmesi lazımdı. 19 maçta şike var denildi, iddianamede 3'e düştü. Ne oldu 16 maça? O kadar çok soru var ki... AKP Cemaat "Taht Oyunu"nda son yaşananlarla bu dönemdeki bütün davalar düşmüştür. Hukuken adı kadüktür. Sosyolojik açıdan ve vicdanen de bütün davalar düşmüştür. Yerle bir olmuştur.  Başbakan çıktı, "Yargı kirlidir, bizim de bildiklerimiz var"dedi. "Yargı kirlidir" denilen yerde, bunların döneminde hiçbir karar temiz olmaz. Bütün davaları başbakan kendi düşürmüştü. Fenerbahçe operasyonu davası tamamen düşmüştür. Yargıtayın kullanılış biçimi bu ülkenin en büyük alçaklığı ve vahşiliğidir. Sopa gibi kullanılıyor. Hukuk ve adaletin sopa olduğu bir yerde uygar bir ülkeden söz edilebilir mi?

 

-Biliyorsunuz şu sıralarda Yargıtay'ın Fenerbahçe davası ile ilgili kararını açıklaması bekleniyor. Sizin tahmininiz ne?

 

 

-Ben Yargıtay'dan hukuksal hiçbir karar beklemiyorum. Fenerbahçe'nin aklanması için bu adaletsiz, başbakanın sözleriyle "kirli yargı" düzenine ihtiyacı yok. Fenerbahçe kendini vicdanen aklamıştır. Son Kongre'de aklandı zaten. Eğer Tayyip Erdoğan bu açıklamayı (yargı kirlidir açıklaması) UEFA kararından önce yapmış olsaydı Fenerbahçe Avrupa'dan men edilmeyecekti. Erdoğan yargı aşamasına kirli diyor, polis aşamasını düşünün! Fenerbahçe'ye operasyona katılan polislerin hepsi şu anda görevden alındı, görevi suistimal ettikleri için. O şube darmadağın edildi. Başbakan bunları devletin için çete oluşturmakla suçladı. Kim bu çete? Cemaat'e yakın polisler. Fenerbahçe'ye hukuksuzca alçakça saldırırken Erdoğan Ne yaptı? 

-Peki, işin UEFA boyutuna ne diyorsunuz?

-Sorumluluk tamamen Erdoğan'da. Bu açıklamayı önce yapmış olsa sadece Fenerbahçe değil Beşiktaş da ceza almayacaktı. Hep ülkenin itibarından söz ediyorlar ama kendi ihtirasları, kibirleri yüzünden ülkenin yüz yıllık kulüplerine leke çalınmasına izin verdiler. Hani vatana ihanet diyorlar ya? Bundan büyük ihanet olur mu? Padişahlık döneminden gelme bu kulüpler, onlar bir şey yapamamış. Siyah Çoraplılar döneminden gelen bir tarihten söz ediyoruz. Padişahlar karşı çıkmış, suçlamışlar, yine de vazgeçmemişler kulübü kurmuşlar. Bunun bir hesaplaşması olacak: hesap verecekler. Öteki tarafa gittiklerinde de Ayetullah Bey (Fenerbahçe'nin kurucularından) hepsinin suratına tükürecek.

Erdoğan'ın "yargı kirlidir" açıklamasından sonra bütün Fenerbahçeliler'in dava açma hakkı doğdu. Fenerbahçe Kulübü de tek tek bütün polislere, savcılara, hakimlere, aracılık eden medyaya hatta Erdoğan'a dava açmak zorunda. 

 

Cenk Başlamış

30.12.2013

Fotoğraflar: Medya Günlüğü-İnternet

Medya Günlüğü'nü Twitter'da izleyin: @mgunlugu