Gazeteci Balbay: Hiçbir pişmanlığım yok - 2. BÖLÜM

20 Ocak 2014 Pazartesi  |  MG ÖZEL

Gazeteci ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, Medya Günlüğü ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümünde cezaevinde geçirdiği günlere ilişkin anılarını anlattı ve genç gazetecilere tavsiyelerde bulundu:

 

-Cezaevinde geçirdğiniz 5 yılda kaç kitap okudunuz?

 

-Haftada ortalama bin sayfa okurdum, yani 3-4 kitap. Örneğin Şahname 1080 sayfa. Ölümcül Kimlikler de 120 sayfa mesala. Sayfalarına kadar hatırlıyorum! Belirli dönemlerde sadece belirli kitapları okuyordum. Örneğin 2011 yılı şubat ayı Türkçe ayıydı. Doğan Aksa'nın Sevgi Özel'in, Emin Özdemir'in kitaplarını okudum mesela. Mart ayı Hacı Bektaş ayıydı. İrene Melikov'un çalışmasını okudum, Hacı Bektaş'ın Vilayetnamesi'ni okudum...Şunu da sizinle paylaşmak isterim, başımı yastığa koyup kendime, "Oğlum bugün boşa geçti mi" diye sorduğumda sanırım hiç "Boşa geçti" cevabını vermedim. Hep böyle, "Buradasın ama hayata tutunmalısın, üretimin içinde olmalısın, bak senin mesleğin müsait, bunu değerlendir" dedim kendime. Zaten ben uzun süre yalnız kaldım cezaevinde. Ama koğuşa girdim,  baktım karşımda biri oturuyor: Mustafa Balbay! Çoktandır baş başa oturmamışısız. Arkadaş kimsin sen! Hiç baş başa kalmamışım, oraya koş, buraya koş. Nasıl bir koşu içinde yaşadığımı farkettim. Cumhuriyet'in Ankara temsilciliği ayrı bir, köşe yazarlığı ayrı bir iş, o dönemde kitap yazdım, haftada bir televizyon, her sabah radyo. Uzunca bir söyleşi döneminde oldum kendimle. O yanıyla da "yeni bir doğum" diye düşünüyorum. Sağlığımı korumaya da çok özen gösterdim, "Bu görevin senin" dedim kendime. Her akşam kuru soğan yemeği bir ilaç almak gibi kabul ettim. Her akşam yenir mi, yenmez ama yedim işte. Bazen, "Hadi iyisin bu sefer üzerine zeytinyağı döküp yiyeceksin!" derdik. Yanına kimi zaman biber koyardık. 3-4 kantinde böyle malzeme vardı. Ama doktor diyet verse böyle yapabilirdin ancak. 5 yıl yattım ama bu şekilde doğal ömrümü 10 yıl uzattım bence (gülüyor). Şimdi beni içeri koyanlara inat, ömrümü 10 yıl uzattım! Arada bir şey gelirse de, arkamdan kötü laf etmeyin (gülüyor)!

 

5 AMAÇLI SEMAVER!

 

-Galiba sigara içmiyordunuz...Cezaevinde başladınız mı?

 

 

-Hiç içmedim, içeride de içmedim. Alkolü haftada 2-3 kere sosyal ortamlarda içerdim. 5 yıl hiç içmedim. Şunu da paylaşayım sizinle: 6 ayda bir doktora giderdim. İlk gittiğimde tahliller yapıldı, doktor iyi olduğumu ama karaciğerimde yağlanma olduğunu söyledi. 3. yıl doktor, "İnanamıyorum Mustafa Bey, karaciğerdeki yağlanma geri dönmez ama sizinki dönmüş" dedi. Düşünün hiç alkol yok, hiç kızartma yok, tamamen anlattığım gibi besinler...Hatta cezaevinden semaverimi de getirdim, beş amaçlı kullanıyordum. İçinde sebze haşlıyorum, tencere oluyordu. İçine domates, yeşil biber ve soğan koyuyorsun...Cezaevinde hiç gitmeyen misafir, soğuktur, hep soğuk olur, güneş görmez. Üzerini açık tutuyordum, kalorifer oluyordu...Sonra çay demliyordum. Gerçi çayda havuç kokusu oluyordu yemekten kalma!..Üzerine tabak koyup kullanırsan da, yemeği ısıtmış oluyorsun! Polyanna gibi bir iyimserlik değil ama...Gerçekten zordu ama kendime, "Ne zaman çıkacağını bilmiyorum ama nasıl çıkacağına kendin karar verebilirsin" dedim.

 

 

-Özellikle Gezi'de medyanın takındığı tutumun ardından kimi gazeteci adaylarında, genç gazetecilerde gelecek mesleklerine ilişkin bir karamsarlık, moral bozukluğu oluştu. Onların karamsarlığını silmelerine yardım edecek bir şeyler söyleyebilecek misiniz?

 

-Tabii ki. Kesinlikle. Klasik laftır ama dünyaya yeniden gelsem gazeteci olarak başlardım. Hayat beni siyasete itti ve bu işi iyi yapmak istiyorum....Bir anımı paylaşayım: 1995 yılı, 35 yaşındayım. Seçimlere 4-5 ay kala o zaman Cumhuriyet'in Ankara temsilciliğine geleli 2 yıl olmuş. Ecevit, "Sayın Balbay bir çay içebilir miyiz"dedi. Ben de ya özel bir demeç verecek ya da bir belge diye düşündüm. Ecevit'in gazetecilerle öyle bir diyaloğu vardı. O heyecanla gittim. "Sayın Balbay artık gazetecilik yeter, sizi Meclis'e alalım" dedi, yani milletvekilliği teklif etti. Aklımdan ilk geçen, "Tüh be, haber değilmiş!"oldu. Ben hala o duygulardayım. Ben hala gazeteciğin dünyanın en güzel, en vefalı mesleklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü dünyanın hiçbir ağacı bir gün sonra meyve vermez. İyi bir manşet yazdığınızda, ertesi gün göz önündeki kişi siz olursunuz. Ama inişleri çıkışları da çok yüksektir. Hayatın içinde bir meslektir. Gabriel Garcia Marquez'in sözleriyle, yaşadığı çağın tanığıdır. Bir çağa tanıklık etmek her mesleğin harcı değildir. Bu güçleri nedeniyle de, yoğun bir saldırı altındadır. Herkes medyadan ( bir şeyler) edinmek ister. Güçlü olmasa kimse medyanın yüzüne bile bakmaz. O yüzden, bu gücün karşılığıdır o saldırılar. Bu mesleğe olan sevgi bu tür saldırılarla gölgelenmemeli. Bana ya "Niye yazdın" ya da "Niye yazmadın" diye sordular bana. Başka suçlayabilecekleri bir şey yoktu. Yani, "Görüşme yaptın neden yazmadın" ya da "Gerilim vardı neden yazdın" diye sordular. Buna rağmen, "Geçmişe dönük bir pişmanlığınız var mı"diye sorduklarında, mesleki olarak bir pişmanlığım yok.

 

Cenk Başlamış

 

21.1.2014

 

Medya Günlüğü'nü Twitter'da izleyin: @mgunlugu

Medya Günlüğü'nün mail listesine dahil olmak için: medyagunlugu@medyagunlugu.com