'Abdülhamid dönemini andıran bir hava var' - MG ÖZEL

07 Şubat 2014 Cuma  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'nün" Pazartesi Söyleşileri"nin bu haftaki konuğu toplum bilimci Emre Kongar. Televizyon yorumculuğu da yapan, onlarca kitap yazan,edebiyat eleştirileri bulunan Kongar'ın bir de romanı var. Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazıları yazan Kongar, medyanın iktidarın baskısı altında kaldığını ve toplumu bilgilendirmekten çok "yönlendirdiğini" söylüyor. "Otosansür, hem kişisel hem de mesleki ahlak meselesidir"diyen Kongar, haberlere yönelik engellemeler nedeniyle Türkiye'nin şu anda Abdülhamid dönemine benzeyen bir iklime girdiğini belirtiyor. Kongar, Medya Günlüğü'nün yazılı sorularına şu yanıtları verdi:

 

 

-Türkiye'de medyanın şu andaki fotoğrafına baktığınızda ne görüyorsunuz? Nasıl bir dağılım, nasıl bir gruplaşma var?

 

-Çoğunluk AKP iktidarının denetiminde; ya baskıyla ya da doğrudan mülkiyetin el değiştirmesi yoluyla. Bir kaç tane Cemaat'e yakın gazete var, bunlar da eskiden iktidar çizgisindeydi zaten, şimdi kavga çıkınca farklı yayın yapmaya başladılar. Bağımsız gazeteler ve kanallar ise bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar az.

Ürkütücü olan, "Ana akım medya" denilen çok satılan gazetelerin ve çok izlenen televizyon kanallarının da iktidarın bu baskısı altında yayın yapması. Böylece kamuoyunun gerçek haber ve bilgilere ulaşması büyük ölçüde engelleniyor.


Ayrıca son günlerde bir de sansür olayı gündeme geldi: Bir takım haberlere sansür konuluyor ve bir takım sitelere erişim engelleniyor... Örneğin son rüşvet ve yolsuzluk operasyonları gibi, Serdar Akinan'ın Vagustv'sine erişimin engellenmesi gibi. Türkiye Abdülhamid (baskı-MG) dönemini andıran bir havaya girdi.

 

-Medya "toplumu bilgilendirme" görevini yerine getiriyor mu?

 

-Yukarda özetlediğim durum çerçevesinde medyanın "toplumu bilgilendirme" görevini yerine getirmesi olanaksız. Sadece bir kaç kanal ve bir kaç gazete doğru dürüst bilgilendirme yapabiliyor. Medya Türkiye'de genel olarak, kamuoyunu "bilgilendirmekten" çok "yönlendirme" peşinde.

 

-Medyanın siyasete taraf olması bu döneme ya da Türkiye'ye özgü değilse de özellikle Gezi olayları ve son rüşvet operasyonu sırasında medyanın takındığı tutumu siz nasıl tanımlıyorsunuz?

 

-Dünyanın her yerinde medya, siyasetin içindedir: Doğrudan taraf olmasa bile verdiği haberler ve yorumlarla bir takım politikacıların çıkarlarını zedeler ve bu nedenle de onları kızdırır.

Medyanın Türkiye'de de dünyada da zorunlu olarak taraf olduğu konu kendi özgürlük alanlarını ilgilendiren siyasal olaylardır.

Gezi olayları ve son rüşvet operasyonlarına gelince: Dünyanın her yerinde bu olaylar haberdir! Bunları sınırlamak ve kısıtlamak medya özgürlüğüne müdahaledir. Biz her iki olayda da, iktidarın doğrudan medyaya müdahalesine ve hem ulusal hem de uluslararası medyayı tahrikçi ve hatta düzenleyici olarak suçlamasına tanık olduk. Bu tutumun sağlıklı olmadığı açık.

Gezi olaylarında en başta medya konuyu anlayamadı, çok başında biraz uzak kaldı. Sonradan polis şiddeti artınca medya da uyandı. Başbakan'ın yurt dışından dönüşünde sert müdahalesi sonunda da tavır değiştirdi, iktidarın çizgisine girdi. Ama bir süre tarafsız yayın yaptığı söylenebilir. Elbette bunda, uluslararası medyanın da yayın yapıyor olmasının etkisi çoktu, ulusal medya onlardan geri kalmak istemedi başlangıçta.

 

-Gazeteciler otosansürle nasıl mücadele edebilir?

 


-Otosansür, hem kişisel hem de mesleki ahlak meselesidir. Bağımsız yetişmemiş, meslek ahlakını özümlememiş insanlar, otosansürle yani kendi kendileriyle mücadele edemez.

Patronların sansürüne, yani medyanın partronlar aracılığıyla uyguladığı otosansürle mücadelesine gelince: Bu çok zor elbette. 

İnce yollar denemek gerekiyor. Orada çok dikkatli olarak yine de gerçekleri kamuoyuna aktarmanın bazı yollarını aramak ve bulmak gerek kanısındayım.

 

-Gazete patronlarının, devletle iş yapan işadamlarından değil de sadece gazete patronlarından oluştuğu bir düzene yeniden dönüş mümkün mü?

 

-Ekonomik yapıyı değiştirmek çok zordur. Ayrıca buradaki esas sorun medya patronlarının devletle iş yapmalarından daha çok, ceberrut, baskıcı, antidemokratik iktidarlar sorunudur.

Tabii medyadan başka, daha doğrusu esas işi ticaret, sanayi ve hizmet olan patronların medyalarını bağımsız olarak kullanmaları çok zor. Hele devletle iş yapıyorlarsa bağımsız ve tarafsız olmaları olanaksızdır diyebiliriz.

Devletle iş yapmayan ve gazetecilikten başka işi olmayan medya patronları çok daha özgür ve bağımsız olurlar. Türkiye'de bunun örnekleri de var. Ama tüm düzenin bu yapıya dönüştürülmesi çok zor görünüyor bugünkü dünyada ve Türkiye'de.

 

-Televizyon ve gazete haberlerinde genellikle özensiz bir dil kullanılıyor. Sizi en çok rahatsız eden, kulağınızı tırmalayan yanlışlar neler?

 

-O kadar çok ki, hangi birini belirteyim. Ekranda en çok rastlanan örnekler uzun söylenmesi gereken hecelerin kısa söylenmesi. Örneğin, ikinci hecesi uzun olan "nemâ"yı, kısa "a" ile "nema" diyerek telaffuz etmek gibi.

Bazı eski sözcükler ek alınca hece telaffuzları değişir. Örneğin "enkaz" sözcüğü ek alınca "enkâzın" olarak uzun "a" ile okunur. Ama bizim çocuklar onu "enkazın" diye kısa "a" ile okuyorlar.

Bir de "güvenlik görevlisi dili olan" "çıkış yaptı", "giriş yaptı" denmesi gibi gariplikler var. "Çıktı" ya da "girdi" denmesi yeter ve doğru olan da budur. Nedense sunucular uzun ve süslü cümle kurmayı, sözü uzatmayı bir marifet sayıyorlar.

Gazetelerde ise haberle tam uyumlu omayan başlıklar, alt başlıklar, resim altı açıklamalarının olmaması, aynı haberde birbirini tekrar eden manşet, giriş, açıklama ve sonuçlar çok rahatsız edici.

Ama politikacıların "Ulan"lı söylemlerinin siyaset dilinde artık günlük kullanıma girdiği bir ülkede ne bekleyebilirsiniz ki...

İktidarların ülke kültürünü korumaları ve geliştirmeli, yüceltmeleri beklenir. Bizde ise kültürsüzleşmenin, kabalaşmanın, nezaketsizliğin, terbiyesizliğin öncüsü oluyorlar.

 

10.2.2014

 

Fotoğraflar: İnternet