Bozkurt Yılmaz'la spor, medya ve 3 Temmuz üzerine

23 Mart 2014 Pazar  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'nün "Pazartesi Söyleşileri"nin bu haftaki konuğu Bozkurt Yılmaz. İki kitap yazan, radyo programları yapan, son olarak kısa süre önce eurosport.com.tr sitesinde haftalık yazılara başlayan Yılmaz kendisini gazeteciden çok "spor yazarı" olarak tanımlıyor. "Tık" peşinde koşan internet medyasının prestij kaybettiğini belirten Yılmaz, medyanın 3 Temmuz 2011'de Fenerbahçe'ye karşı yapılan operasyondaki tutumunu sert şekilde eleştiriyor. Yılmaz Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:

 

-Güncel bir konuyla başlayalım. Sosyal medyayı çok kullanan bir kişi olarak, Twitter yasağına tepkiniz ne? Bu yasağın uygulanması, başarılı olması şansı var mı sizce?

 

-Çocuklara yazın dondurmayı yasaklamak gibi! Uygulanamaz ! Bazen bir fikrin doğruluğunu anlamak için o  fikri savunan kimlerle aynı saftasınız ona bakmak gerekir. "Türkiye'nin standartları Twitter'ı yasaklayan Kuzey Kore gibi  ülkelerle  bir değil" diyorsanız sorun yok. Hatadan vazgeçersiniz. "Yok aynı" diyorsanız hem ayıp olarak görüyorum hem de ülke insanının çözüm üretme kabiliyetini tanımamışsınız demektir. Çevrenizde , "Niye yasakladılar acaba bu Twitter'ı" diye merak edip hesap açmayan kaldı mı ? Kalmadı . "Ben giremiyorum" diyen var mı ? O da kalmadı...Ayrıca sosyal medya üzerinden hakaret, şantaj ,sahte hesap açma gibi konularda tedbirler alınmasın, ceza olmasın diyen de yok. Hatırlarsanız Youtube ve blogger da daha önce kapanmıştı, şimdi de Twitter. Mark Zuckerberg'in bir dokunulmazlığı var mı bekleyip göreceğiz..

 

-Spor yazarlığınız nasıl başladı?

 

-Eurosport'tan bir arkadaşım aradı, "Maç yazısı yazar mısın" diye sordu. O ana kadar hiç maç yazısı yazmamıştım. Futbolun geçmişi, futbolun analizi, oyuncuların biyografisi, istatistik ve rakamlar, ben bunları yazmayı seviyorum. "Benim farklı bir üslubum var, kitaplarımı okuduysan görmüşsündür. Sorun olur mu" diye sordum, istediğim gibi yazabileceğimi söyledi. Bu sene ilk defa Fenerbahçe maçlarından sonra maç yazısı yazmaya başladım. Aslında bana "Sadece Fenerbahçe yaz" demediler ama ben Fenerbahçe'yi yazmayı kendime hak görüyorum! Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı ve Efes Pilsen'i de yazarım ama onların taraftarı olmadığım için o samimiyetle yazamayacağımı düşündüm. Objektifliğimi korurum da tarafsızlığımı koruyamam diye düşündüğüm için yazmadım.

 

-Her maçtan sonra mı yazıyorsunuz?

 

-Evet, Fenerbahçe'nin her maçından sonra. Hatta denk gelirse geçen hafta olduğu gibi  futbol ve basketbolu aynı yazıda da yazıyorum. Kitaplarımdaki gibi hikaye şeklinde yazıyorum. Bir anı olabiliyor, bir şeyin hikayesi olabiliyor. Fenerbahçe tarihinden bir parça olabiliyor. Neticede yazdığın zaman ki, kendi blogunda da yazabilirsin, önemli olan tepki almak. "Birisi hiç beğenmedim" dese bu da güzel bir şey. Ben Lig Radyo'da radyoculuk yaparken, bir arkadaş vardı her programda Türkçe yanlışlarımı düzeltirdi. Biraz ağır sözler de söyledi fakat dedikleri doğruydu. Dikkat etmeye başladım. Eurosport'ta yazmaya başladıktan sonra olumsuz tepki gelmedi. Zaten kimseye hakaret eden şeyler üslup olarak yazmam, olumlu tepkiler gelince insanı daha motive ediyor. Bir sonrakini yazarken zevkle, şevkle yazıyorsun. Neticede sana gelen tepkilerden hatalarını düzeltenler de oluyor. "Böyle yazmışsın ama bak bu işin aslı böyle değil..."diye. Tabii öyle bir hata yapmışsam da, kendi sitemde, Twitter'da düzeltiyorum. Bazen rakam veriyorsun çünkü, o rakamı düzelten oluyor. Haklı oluyor.

 

-Yazıların yetişmesi gereken bir saat var mı?

 

-Yok ama ben iş disiplini olarak maç oynandıktan sonraki gün en geç 10.00-11.00'e kadar yazımı vermeye çalışıyorum. Yurtdışında olsam bile cep telefonumda yazıp gönderiyorum. Öğleden sonra ya da bir gün sonrasına asla sarkıtmamaya çalışıyorum.

 

-Düzenli olarak yazmak zorunda olmak baskı oluşturuyor mu?

 

-Yok bir sıkıntı olmuyor. Hatta bazen şöyle şeyler oluyor: Ben yazımı gönderiyorum sabah ama öğleden sonra oluyor, çıkmayınca mesajlar alıyorum, "Neden yazmadınız bu hafta, ne oldu"diye. Yani, seni birilerinin takip ettiğini, beklediğini bilmek insana ayrıca bir onur veriyor. Haftada iki gün canlı radyo yayını yaptığım dönemde o disiplini edinmiştim. 

 

-"Klasik" diyebileceğimiz bir maç yazısı yazmıyorsunuz. Bu stil daha çok ilgi çekiyor galiba?

 

-Benim üslubum böyle olduğu için yazıyorum. Kitaplarımı da böyle yazdım. Kendi blogumda da böyle yazıyorum. Daha iyisi ya da kötüsü diye değerlendirilemez, sizinle nasıl sohbet ediyorsam öyle yazmaya çalışıyorum. Okuduğum insanlarda da samimi olmasına önem veriyorum. Mesela birisini iyi tanıyorsam, bir yazısını okuduğumda, "Bu sefer pek içinden gelerek yazmamış" diyorum. Dolayısıyla hep içimden geldiği gibi yazmaya çalışıyorum ama tabii hiçbir zaman ne yazdığım camiaya ne de başkalarına hakaret eden, aşağılayan bir şey yok. Ama işin esprisi onları iğnelemek, göndermek her zaman var.

 

-Spor yazarlığına başlamadan önce gazetelerde, internet sitelerinde spor yazarlarını okuyor muydunuz, üsluplarını beğeniyor muydunuz?

 

-Çok sevdiklerim vardı, hala da var. Bir söz var: Edebiyat ikinci defa okunacak, gazetecilik ilk seferde anlaşılacak şeyleri yazma sanatıdır. Bunun ikisini birleştirenler var. Mesela Feryal Pere. Ne yazsa okurum. Uzay Gökerman var, sadece Fenerbahçe değil, futbol dışındaki yazılarını da çok severek okurum. Bitmiş bir maçın yorumunu yapmak anlamında Mustafa Sapmaz. Televizyon yorumculuğunu, radyoculuğunu beğenirim. Cüneyt Kaşeler. Ilgaz Çınar, Mehmet Ayan....

 

-İsmi marka olmuş herhangi bir spor yazarını saymadınız...

 

-Mehmet Demirkol'u da okurum, "yanlış yazmış ya da katılmıyorum"diyebilirim ama önemli olan okumak. Bir de yıllardır okumadığım kişiler var ama onları yazdıkları benim hoşuma gitmediği için okumuyorum. Özellikle 3 Temmuz'dan sonra bir kısmının emir komuta zinciri içinde yazmasından ötürü... Bir insan bu kadar hata yapamaz, burada bir art niyet olmalı...

 

-"Emir komuta zinciri içinde yazmak"tan ne kastediyorsunuz?

 

-Şunu kastediyorum. Çok da net söyleyeyim: Fenerbahçe aleyhine şu konuyu işleyelim diye birisi birilerine bilgiler belgeler veriyor. O kişi de yazıyor. O kişinin daha önceki yazılarına baktığın vakit böyle bir bilgi birikimi yok. Birisinin ona o bilgileri teslim etmiş olması lazım. Aksi takdirde ondaki bilgilerden öyle bir yazı çıkması mümkün değil. O  bilgiler de nedir mesela? Bizlerin elinde olmayan o dönemde polis fezlekesi, telefon konuşmalarını köşesinde ya da haberinde kullanıyor. Nereden buldun bunları? "Gazetecilik sırrı" diyor ama kanun dışı yollarla, etik dışı edinilmiş bilgiler...

 

-Ama bu söyledikleriniz "Fenerli medya" klişesiyle çelişmiyor mu? Malum, medyanın Fenerbahçeli olduğu yolunda bir iddia vardır eskiden beri...

 

-Fenerli medya olsaydı 3 Temmuz yaşanmazdı. 3 Temmuz Fenerbahçe'nin üzerine bomba gibi düştü. Fenerli medya olsaydı 4 Temmuz'da savunmaya geçerdi. Oysa 4 Temmuz günü yargılandı, 5 Temmuz günü karar verildi, yani 6 Temmuz'a bir şey kalmadı!

 

-4 Temmuz'daki gazeteleri hatırlıyorsunuzdur herhalde, ne düşünmüştünüz?

 

-Çok mutlu olarak şunu söyleyebilirim ki, 3 Temmuz'da ne düşünüyorsam bugünkü düşüncem arasında büyük bir fark olmadı. Nasıl oldu ki, 3 Temmuz günü televizyonda telefon konuşmaları okundu. Yani birileri bunları vermiş. Türkiye şöyle bir süreçten geçti: O gün Emniyet kendi web sitesinde "19 maçta dellileriyle şike tespit edildi" dedi. Bu Emniyet'in üzerine vazife de değildi o gün. Fenerbahçe'yi silahlı suç örgütü olmaktan dolayı dinlediler Aziz Yıldırım'ı ve Fenerbahçeli yöneticileri. Daha sonra şike yasası yasası çıktı sanırım Nisan 2011'de ama ondan sonra da silahlı örgüt olarak dinlemeye devam ettiler. Dolayısıyla ilk günkü görüntüleri hatırlayacak olursak, kasa açılıyor içinden silahlar çıkıyor. Sonra Aziz Yıldırım'ın evinden alınma görüntüleri. Yani öyle bir algı yaratılıyor ki, bu adamlar silahlı milahlı çete gibi adamlar. İşin başından itibaren hukuksuz gelen bir süreç. Birileri sana diyor ki, "Kardeşim sen bu suçu işlemişsin. İşlemediysen ispat et!"diyor. Sen önce benim suçlu olduğumu ispat et, delilleriyle birlikte. Kim aksini söylerse saatlerce tartışırım, 3 Temmuz'un elindeki tek şey telefon konuşmalarıdır. Bunlar yasadışı elde edilmiştir ve telefon konuşmaları dışında ikinci bir delil yoktur. Ama çok güzel bir kılıf uydurulmuş, 6222 diye bir kanun çıkardılar, bunun 11/1 diye bir maddesi var. Orada diyor ki,  "Biz telefon konuşmasından senin şike yapmak için niyetini anladıysak gerisine bakmayız". Yani, yerine getirilmiş mi getirilmemiş mi bakmayız, seni şike yapmış addederiz.

Peki UEFA Fenerbahçe'ye neden ceza veriyor? Şike yaptı diye. E hani bunlar sadece telefon konuşmalarıydı? Siz bunlara hangi bilgileri verdiniz? Hangi mahkeme kararlarını gönderdiniz? Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir süreçtir. `Ben Fenerbahçe şike yapmıştır, biliyorum" diyen adamları biraz zorlayın, ne iddianameyi okumuştur ne savunmaları ne CAS ne de Yargıtay kararını...

 

-Özellikle 17 Aralık sonrası dinleme kayıtlarının ortaya çıkmasının ardından medyanın bu konudaki tutumunda bir değişiklik var mı, örneğin 4 Temmuz 2011'e göre?

 

-Var,  olumlu kesinlikle var. Eskiden "Başbakan", "Cemaat" gibi bir takım şeyleri dile getirince sana "deli" gözüyle bakıyorlardı. "Ortada bir komplo var" dediğinde sana "Ruh sağlığın yerinde değil ve şikeyi savunuyorsun"diyorlardı. Geldiğimiz noktada sorular daha doğru sorulmaya başlandı. 3 Temmuz'da soru neydi: Fenerbahçe ne ceza alsın? Oysa sorulması gereken doğru soru neydi: Fenerbahçe suçlu mu? Eğer suçluysa ceza verilsin. Fenerbahçe için yürüyen 500 bin kişi eğer suçlu olduğuna inansa kulübün önünde toplanır Aziz Yıldırım'ın cezalandırılmasını isterdi. Yanlış bir soru daha: Fenerbahçe CAS davasını neden çekti? Oysa doğrusu, "Fenerbahçe'ye CAS davasını kim çektirdi" olmalı. 17 Aralık'tan sonra doğru sorular sorulmaya başlandı. "Başbakan Fenerbahçe Kongresi'ne müdahale ediyor mu" değil, "Başbakan Fenerbahçe Kongresi'nde falanca kişiyi seçtirmek için neden uğraşıyor" olmalı. Doğru soruları sorarsanız doğru yanıtlar alırsınız, o da sizi doğru yola götürür. Belki tüm gerçeği hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama genel olarak insanları bunun Fenerbahçe üzerine yapılmış bir darbe olduğunu kabul ediyor. Etmeyenler de şöyle direniyor: Tamam Balyoz, Ergenekon falan operasyon. Evet Fenerbahçe'ye de bir operasyon yapılmış, evet canım ortada bir örgüt filan yok ama Fenerbahçe şike yapmış! Böyle bir algoritma kuramazsın.

 

-Toplumda genel olarak medyaya, özel olarak spor medyasına bir güvensizlik var. Buna rağmen insanlar şikayetçi oldukları, tepki gösterdikleri televizyon programlarını seyretmeye devam ediyor. Siz bu tür programları izliyor musunuz?

 

-Dediğiniz çok doğru. Bir araştırma yapılmıştı, insanlara en az hangi kurumlara güvendikleri soruluyor, "Meclis" yanıtı verenler oluyor. Beş soru sonra bu kez, "Kızınızı bir milletvekili istese onaylar mısınız" diye soruluyor, bu kez aynı kişi "Evet veririm!"diyor. Medyadaki durum da bu. Hem ben bu adamlara güvenmiyorum diyorsun hem de seyrediyorsun. Ben uzun dönem önce bırakmıştım ama radyo programı yaparken mesela, "Rasim Ozan şunu dedi, siz ne diyorsunuz" türü sorular geliyor. O yüzden asgari bilgi sahibi olmak zorundasınız. Yalnız şöyle bir hata yapıyoruz, diyelim Fenerbahçe'yi Telegol programı karalıyorsa Telegol programı aklayamaz. Bu yok hükmündedir. Bunları söylüyorsun ediyorsun insanlar yine o programları izlemeye devam ediyorlar. Orada sunulanların bazıları da çok masumca geliyor. Mesela spor hukukçusu diye birisini çıkarıyorlar, sen biliyorsun ki o adam evet hukukçu ama aynı zamanda o davada Trabzonspor'un avukatı. Bu adam bağımsız, tarafsız nasıl karar versin ama televizyon seyredenler nereden bilecek...

 

-Bir gazetenin spor müdürü ya da televizyonun spordan sorumlu yöneticisi olsanız, neyi değiştirmek istersiniz? En basitinden, hepimiz biliyoruz ligler bitince medya hemen transfere başlar!..

 

-Transfer haberleri işin en masumu. Gazetelerin internet siteleri "daha çok tık alma" çılgınlığına kapıldılar. Bakıyorsun haberin başlığı "Galatasaray'da şok".  Okuyorsun, anlıyorsun ki altı yabancı kuralı nedeniyle iki oyuncusu oynamıyor. Bunun neresi şok! Bunlar kısa dönemde belki o sitenin tirajını artırabilir ama uzun dönemde o gazetenin imajını çok olumsuz yönde etkiler. Sen gazetecisin, bir haber eline geldiğinde "İlk ben vereceğim" demeden önce bir araştır bakalım, doğru mu? Manşetler atıldı, "Fenerbahçe derbi maçına kadar küme düşecek" diye. Birisi o haberi gazeteciye veriyor, gazeteci de "İlk ben yazayım, gerçek çıkarsa ben söylemiştim diye parmağımı kaldırırım"diyor. Halbuki biraz araştırsa bunun asparagas olduğunu anlayacak. Sporseverlerin beklentisini aslında spor sayfaları oluşturur. Sen sürekli son dakikalar, bombalar, alevli toplar gösterirsen insanlar da böyle bir beklenti içine girerler. Futbolculardan bahsediyoruz ama şu anda Türkiye'de en iyi 10 futbolcunun kariyerini kaç kişi biliyordur? Bu adamların biyografisini yazsa birisi..Eskiden olurdu transfer dönemlerinde, işte en sevdiği yemek patates, en sevdiği dizi şu...En azından adamların hayatını öğreniyorduk. Artık bunlardan çok uzağız. Komplo teorilerinde içinde gidiyoruz.Her çarşamba ya da perşembe günü maç yönetecek hakemlerin adı açıklanır. Her takım, "Bakalım bize kimi verdiler"diyor. Arkadaş size birisini verecekler zaten! Hakemler Türk futbolundaki en zayıf halka kabul ediyorum ama sen her perşembe bunun üzerinden teoriler geliştirmeye başlarsan bunun sonu yok. Sen gazeteci olarak bunu yaparsan halk da yapar. Hele televizyoncu bunu yapmaya başladığında ipin ucu kaçar.

 

-Yabancı spor medyasını takip ediyor musunuz?

 

-Premier Lig'i takip ediyorum. Bir de basketbolu çok sevdiğim için Eurolig''le ilgili haberleri takip ediyorum. Orada salt haber veriliyor. Mesela, "Şimdiye kadar 22 sayı ortalamasıyla oynayan Bogdanoviç geçen hafta 7 sayıda düştü"diyor. Yani, haber üzerine, gerçek üzerine yorum yapılıyor. Orada "Fenerbahçe Bogdanoviç'i gönderecek" diye bir haber çıkmıyor.

 

-İki kitap yazdınız, neden yazdınız? Ne anlatmak istediniz?

 

-İki kitabım da futbolun nasıl yaşandığını anlatıyor. Bir tanesi çok daha kendi özelimden, diğeri yanılmıyorsam 106 kişinin irili ufaklı anıları var. Aslında insanlar Türkiye'de futbolu böyle yaşıyorlar. Altaylısı da, Karşıkayaklısı da, Bursalısı da, Fenerbahçelisi de, Galatasaraylısı da. Futbolsever denilince kafasına bandanasını bağlamış, üstü çıplak, elinde satırla birisi gündeme geliyor ya da futbol dünyasına girdiğin vakit Rasim Ozan Kütahyalı kılığında her şeye bağırıp çağıran adamlar. Halbuki bunlar toplasan yüzde 5'i etmez. Yüzde 95'i benim kitaplarımda anlattığım  tarzda uğurları olan, maçları seyrederken çok farklı heyecanlar hisseden, hatta seyredemeyen, dinleyemeyen, bir galibiyetle hayatı püripak olan, bir mağlubiyetle yıkılan, her zaman bir gelecek sezon olduğunu bilerek hareken eden insanlar. Kitabımlarımı okuyanlar herhalde, "Ben de böyleyim" demişlerdir.

 

-Peki, radyoculuğa nasıl başladınız?

 

-Lig Radyo'dan bana program yapma teklifi geldi. Daha önce konuk olmuştum ama program yapmamıştım. "Yapabilir miyim ki..."dedim, "Yapabilirsin ki seni davet ediyoruz, ne istersen yap" dediler. Çok güzel bir açık çekti. "Yapılmamış bir şey yapayım" diye düşündüm. "Unutulmaz maçlar" diye futbol ve basketbol nostalji programı önerdim, "Harika olur"dediler. 2.5 sezon Lig Radyo'da program yaptım. Gerçekten hiç kimse karışmadı. İstediğim konuyu seçtim, istediğim konuklarla bir araya geldim. Hakemler, eski futbolcular, yöneticiler, taraftarların anıları, Türk futbolunda biraz gölgede kalmış olayların üzerinde oturduk konuştuk. İşin doğrusunu öğrendik. Anlattıklarımız aslında 90'lı yıllardı ama çok genç arkadaşlar vardı, "Bunları ilk defa işitiyoruz"dediler.

3 Temmuz'dan sonra Fenerbahçe'ye gittim, hayatımda ilk kez birisinden bir şey istedim diyebilirim. "Benim böyle bir radyoculuk tecrübem var, siz de Radyo Fenerbahçe'yi kurdunuz, size program yapabilirim"dedim. Ebru Köksaldı ile 2 sezonda 160 program yaptık, "Kaldırım Tribünü"nü. Fenerbahçe'ye yapılan haksızlığı, hukuksuzluğu ve futbol gündemini anlatan programlardı. Ben faydalı olduğunu hep hissettim. Radyo Fenerbahçe aslında Marmara bölgesine yayın yapabilen bir radyo. Bir programımızda "Bizi kim dinliyor"diye sorduk ve mesaj göndermelerini istedik. 14 ülke ve 41 şehirden mesaj geldi! Bu da tabii, bize daha büyük sorumluluk verdi. Radyo Fenerbahçe'de aynı zamanda futbol nostalji programı "Karton Şapka" ve "80'ler 90'lar"diye müzik programı yaptım 2 sezon ve çok keyifli olduğuna karar verdim.

 

-Peki, kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz? Medyanın ne tam içinde ne de tam dışındasınız?

 

-Kesinlikle gazeteci değilim, bu mesleği okulluların yapması gerektiğini düşünüyorum. Belki spor yazarı olarak tanımlayabilirim. Ben yazarak düşüncelerimi daha iyi anlattığımı düşünüyorum konuşmaktan ya da televizyonda görüntüşü bir şeyler yapmaktan ziyade. Hangisini tercih ettiği sorarsanız, radyoculuk da çok keyifli ama öncelikle yazmak.

 

-Son dönemde dış dünyayı yakından izleyen, çok bilgili gençler de spor yazıları yazmaya başladı, öyle değil mi? Gerçi, ana akım medyada değiller...

 

-Katılıyorum, kendi web sitelerinde ya da bloglarında başladılar. Avrupa'yı ya da izlediği ligleri araştıran –sadece bahis için araştırmayan- futbolu sevdiği için araştıran, basketbolu araştıran, yazılarını yazan, fotoğraflarını bulan, o lisanlardaki yazıları tercüme eden insanlar bunlar. Önce bloglarında, sonra gazetelerin internet sitelerinde yazmaya başladılar, ardından bir çoğu radyo programları yaptılar. Gazeteciler, televizyoncular, radyocular diye bir sınıflandırma yapsak aslında radyocular en ileri seviyede bilgi sahibi olan insanlar. Bir futbolcu ya da hakem mesleği bırakır bırakmaz bir gazetede yazmaya, televizyonda yorum yapmaya başlıyor. Oysa bu insanların bizim görmediğimiz şeyleri göstermesi lazım. Radyocular ise, gecelerini gündüze katarak çalışıyor ve daha çok hak ediyorlar. Bazen televizyon programına çağrılıyorum. Ne konuşacağımızı soruyorum. İşin sırrı verdikleri cevapta. Eğer "Abi çok güzel bir ortam var muhabbet edeceğiz" derlerse hiçbir hazırlık yapmamışlar demektir. Maalesef televizyon programlarının bir kısmı böyle. O yüzden hep sorarım ne konuşacağız, ne yapacağız, kimler gelecek..."Şunları çağırıyoruz, bunu konuşacağız"en sevdiğim cevaptır. Ben de karşımdakine saygılı olarak hazırlanır giderim. En sevmediğim de, kahve ortamındaki gibi muhabbet etmek ki, genelde bunlar fiyaskoyla sonuçlanıyor. Genç arkadaşları radyoya konuk çağırdığım zaman hemen soruyorlar zaten ne konuşacağımızı.

 

Cenk Başlamış

 

Portre/Bozkurt K. Yılmaz

 

1968 yılında Ankara'da doğdu. Ankara Koleji'ni bitirdi, Bilkent İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Genç yaşta reklam danışmanlığı yapan bir şirket kurdu. Ela ve Demir adında iki çoçuğu var. Lig Radyo ve Radyo Fenerbahçe'de programlar yaptı. "Bizi Bu Aşk Canlı Tutacak - Fenerbahçeli Olmak" ve "Evladıma Miras Bu Sevda" (Dilek Neşe Açıker'le birlikte) kitaplarını yazdı. Eurosport.com.tr'de haftalık yazılar yazıyor.

 

 

 24.3.2014