Ceyda Karan: Direniyoruz, yazabildiğimiz yerde yazıyoruz!

15 Haziran 2014 Pazar  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'nün "Pazartesi Söyleşileri"nin konuğu gazeteci Ceyda Karan. Üst kat komşusu Hasan Pulur'dan etkilenerek çocukken gazeteci olmayı kafasına koyan Karan iç politikadan çok uluslararası gelişmeleri izlemesini seven, gerektiğinde muhabir gibi "saha"ya inen bir "dış haberci". Özellikle Habertürk'te yaşadıkları nedeniyle Türkiye'deki "yeni medya iklimi"nin tanıklarından biri olan Karan,  "Sanırım 'Alo Fatih' diye anılan sürecinin ilk yaprak dökümlerinden biri benim"diyor. Gazeteciliğin tarafsızlık ilkesinden çok "objektif haber" ilkesinin daha önemli olduğunu söyleyen ve "Türk medyası hiçbir zaman güllük gülistanlık olmadı ama bir adap vardı. Gazetecilik refleksinin karşılığı artık giyotin!.."diyen Karan, Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:


-Habertürk'den ayrılmanızla başlayalım. O süreci anlatır mısınız?

 

-Habertürk'e Radikal'den gelmiştim. Hem dış haberler servisi şefiydim, hem de Habertürk'ün internet sitesinde yazmaya başladım. Bir süre sonra da sinopsisini hazırladığım ve o dönemdeki yönetime kabul ettirdiğim "Eksen" adında programı gazeteden arkadaşım Selçuk Tepeli ile birlikte yapmaya başladık. Aynı zamanda "Arap Baharı" dönemine de denk geldi Habertürk yılları İyi bir fırsat oldu benim için, bol bol dolaştım. Tunus'a, Libya'ya, Mısır'a, Suriye'ye, Lübnan'a gittim. Oralardan yayınlar yaptık... 2012 senesiyle birlikte şimdi "Alo Fatih" diye anılan sürecinin ilk yaprak dökümlerinden biri benim sanırım. Bilmiyorum arkasında kim var?... Ama bildiğim Mehmet Fatih Saraç'ın isminin Aralık 2012'de Habertürk gazetesinin künyesine girdiği, Ocak ayında da işten çıkartıldığım. Daha doğrusu kibarca "Seninle çalışmak istemiyoruz"denildi.

 

-Kim söyledi?

 

-Yönetimdeki arkadaşlardan biri söyledi. Zaten beklediğim bir şeydi...

 

-Neden?

 

-Çünkü Suriye ile ilgili haberlerin sunumunda yanlış işler yapıldığını, manipülasyon yapıldığını düşünüyordum. En başından beri neler olup bittiğini anlayamayacak şekilde... Haberlerin veriliş tarzında ciddi sıkıntılar vardı. Benim birinci derecede kaygım buydu. O süreçte Suriye'de tanıdığım, temasta olduğun kaynaklarım vardı, bir süre sonra da bir grup gazeteci arkadaşla birlikte Şam'a gitme fırsatımız da oldu. Dolayısıyla bir şeyler gözümün önünde yanlış aktarılınca haberci olarak, "Hayır, bu böyle değil" diyorsunuz yahut da 'bunu böyle vermek doğru olmaz'... Tabii, sıkıntı doğuyor. Radikal'de çalıştığım dönemde de mesela Irak işgali ya da Kosova olaylarını tabii tartışırdık ama haberlerin bir veriliş üslubu ve adabı vardı... Ama bu dönem öyle bir dönem değil. Anladım ki, hiçbir habercilik kriteri, standart gazetecilik reflekslerini sergileme olanağın yok. Sergilemeye kalktığın zaman zaten bu işin karşılığı "giyotin"!

 

SURİYE "HABERİ"


Aklıma bir örnek geliyor...Bir gün Suriye'deki bir kasabada fırının vurulduğuna ilişkin haber geldi. Kaynak da, Suriye'deki muhaliflerin Londra'da kurduğu "Suriye Gözlemevi" adındaki kuruluş ve onların sahadaki muhaliflerden aldığı bilgiler sunulmuş. Bütün gazeteciler o kaynağı  kullanıyor başından beri. Biz de iddia olarak aktarıyoruz. İki taraf da ne diyorsa yazıyoruz.. Muhalifler 'bir fırın vuruldu, siviller öldü' diyordu, Suriye yönetimi 'militanların toplantısı vuruldu' diyordu. Ben o anda orada olmadığım için bir haberci olarak objektifliğin gereği iki tarafın dediklerini aktarabilirim. Sahada muhabirim olsa ayrı hikaye, ama yok! Neyse bu sırada bir de görüntü düştü. Kıyafetinden militan olduğu anlaşılan bir adam bir ekmeği alıyor, yerdeki kan gölünün ortasına bırakıyor, yani "mizansen" yapıyor. Ben haberi bozmadım, "Onlar öyle diyor, bunlar böyle diyor', arkasına da görüntü eşliğinde ekledik, 'bir militanın kan gölünün ortasına ekmeği bırakırken görüntüleri ortaya çıktı' diyerek... Ertesi günü bütün gazetelerde bu fotoğraflar var. 2-3 yıllık bir olay, arşive bakın göreceksiniz, bir kan gölünün ortasında temiz kalabilmiş bir ekmek! İnsan zekasına hakaret! Elbette, burada aslında gerçekten fırın da vurulmuş olabilir ama sen orada yoksan gazeteci olarak görevi farklı kaynaklardan bilgileri doğru düzgün aktarmaktır. Aslını astarını bilmediğin, bilemeyeceğin mevzularda atıp tutmamaktır. Bu süreçte bunu Batı medyası da çok yaptı. Hatırlarsanız CNN International iki yıl boyunca ha bire telefonla sahadan konuşuyorum diyen ve verdiği haberleri aktardığı bir muhalifin bizzat efektler yüklediğini canlı yayında itiraf edişini yayınlamıştı... Böylesi bir savaşta medya 'propaganda cehennemine' dönüşüveriyor. Ama sizin ülke olarak AA gibi korkunç manipülatif bir kaynağınız varsa durum daha da vahim. Editör masasında Yeni Şafak'tan gelmiş bir arkadaş, İngilizce bilmez, sadece AA'yı takip eder, ve 'Esad katliam yapmış' diye haykırarak haber merkezinden koşup gelip dış haberlerden ister, böyle bir ortam. Yabancı kaynaklar da pek çok olayı aktarıyorlar, emin olun ama altına 'kaynağın orijinalliğini doğrulayamıyoruz' notu düşerek... İşin habercilik kısmı bu, bir de yorum kısmı vardır ki o da toplumsal, tarihi, ekonomik, diplomatik gelişmelere bakarak yaparsınız.. Biz haberi ve yorumu ayırmayı öğrenerek yetiştik. Sanıyorum şu dönemdeki basın yapılanması bu ikisi arasındaki ayrımı bilmiyorlar ya da bilmek istemiyorlar. 

 

-Mehmet Fatih Saraç künyeye girdiğinde kim olduğunu biliyor muydunuz?

 

-BİM marketlerinin sahibi diye biliyorduk. Tabii dedikodular vardı. Mekke Ünivesitesi mezunu, Yeni Şafak Gazetesi'nin ortaklarından, şimdi Habertürk'ün patronuyla parakende sektöründe ortak işe girişmiş diye duyduk.

 

YUMUŞAK YAYIN!

 

-Sizin ayrılmanız, Saraç'ın gelişinin doğal bir sonucu mu oldu yani?

 

-Sanırım ortaklık 2012 Mart ayında başlamış. Eylülde Habertürk'ün çizgisi oynamaya başladı. Yayın biraz yumuşadı! Yaz boyunca toplumu ilgilendiren önemli konuları ekrana taşımışken şimdi, mesela, "Habertürk muhabiri köpekbalığı akvaryumunda heyecanlı bir deneyim yaşadı" türü haberler yapmaya başladık. Aralık'ta künyede ismi çıktı. Televizyonun etkileneceği belliydi. Dedikodular da geliyordu. Benim hakkımda zaten bu süreçte önce 'Esadçı' dedikodusunu çıkartmışlardı. Efendim kökenimin Suriye'den geldiğini sanıyorlarmış! Bizim aile Selanik göçmenidir. Eşimin ise anne tarafı Yunanistan'ın Mora Yarımadası'ndan, baba tarafı Beyrut'a uzanıyor. Böylece iktidar çevreleri 'Nusayri gelini' diye dedikodular çıkarttılar. Çok acayip bir kafa! Sonra anladım nedenini, iyi günlerimizde iktidara yakın düşünce kuruluşlardan arkadaşlarla konuşurken, 'Ya işte Türkiye böyledir, annesi babası Kırım'dan gelmişi de vardır, Makedonya'dan, Lübnan'dan vs.. diye muhabbet edişimizi' hatırladım. Düşünün yani bu adamların zihniyetini! Neyse sonuçta işten atılacağımı aylar öncesinden biliyordum, nitekim 2013'ün başında işsiz kaldım, 17-18 yıl sonra ilk kez.

 

-Sonra?..

 

-Sonra, Sky Türk'te değerli insan, sevgili meslektaşım Murat Sabuncu birlikte sabah programı yapmayı önerdi. Henüz TMSF'ye devredilmemişti. Şubat'ta onunla çalışmaya başladık. İyi de tepkiler alıyorduk. Murat benim bu sektörde tanıdığım nadir iyi gazetecilerden her yönüyle. Beraber iyi şeyler yapıyorduk ki, Gezi süreci başladı. TMSF el koydu kanala, zaten para ödenemiyordu. İnsanlar ödeme yapılacak diye sevindi ama öyle olmadı. Yayın çizgisi de tümüyle hükümet yanlısı hale geldi. Gayet sağlam kaynaklardan işittik ki, SkyTürk360'ın başına getirilen isim, "Misyonumuz Başbakan'ı korumak" demiş bir kere! Murat'ın akşamları program yaptığı Doğan Akın işten çıkarıldı, onun üzerine Murat istifa etti. Benim de durmam mümkün değildi. İnsanlar hükümet çizgisinde yayın yapmaya mecbur bırakılıyor. Bağımsız gazetecilik yapmanın mümkün olmadığı ya da çok zor olduğu bir iklim yaratıyorlar. Böylece Mayıs ayında o iş de bitmiş oldu. Gerçi o süreçte Kandil'e gittim, T24'e yazılar yazdım, Taraf'a yazdım...

 

-O zaman mı Taraf'a yazmaya başladınız?

 

-Evet . Radikal'den tanıdığım Neşe Düzel aradı, "Dünya Günlüğü"nü yazmamı önerdi. Nisan ayıydı. T24'e de haftalık dünya turu hazırlıyordum. Benim alanım dünya işleri, iç politika alanım değil, çok da hazzetmem zaten. Tabii, gazeteci olarak her şeyi takip etmeye çalışıyoruz ama asıl uzmanlık alanım dünyayı izlemek, anlamak ve anlatmak...

 

SINIR İHLALİ

 

-Son dönemde bir de Artı1 televizyonu deneyimi oldu... 

 

-Evet 26 Kasım'dan geçen mayısa kadar 'Sınır İhlali' diye bir program yaptım Artı1'de. Can Dündar, Yavuz Oğhan ve Tahir Özyurtseven ve ekibinin yönetimde olduğu dönemde. Türkiye'nin içinden geçtiği sıkıntılı ortamda farklı bir ses olmaya çalıştık diğer programcı arkadaşlarla birlikte. Yaratılan medya ortamının halının altına süpürdüklerini aktarmaya çalıştık objiktif biçimde. Ben de 'Sınır İhlali' ile Türkiye'nin izlediği dış politika, dünyadaki karşılıklarına ışık tutmaya çabaladım. Dünyadan dosyalar hazırlayarak aktarmaya çalıştım. Bunca küreselleşmeye artık her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu bir dönemi yaşamamıza rağmen Türkiye'de dünyanın gidişatını anlamak açısından sorunlar olduğunu düşünüyorum. Yine de program bir hayli ilgi gördü, özellikle de genç insanlardan o yüzden memnunum. Tabi maalesef sona erdi, mali sebepler ve patronla olan sorunlar nedeniyle. Türkiye'de medya bunca sıkıntı yaşarken bir gazetecilik vakfı oluşturmaya yönelen bir süreci yaşadık oysa. Olmadı maalesef. 

 

16 YALAN TWEET

 

-Bu arada, gördüğüm kadarıyla Twitter'da çok aktifsiniz...

 

-Twitter sayesinde Gezi süreci hepimizin hayatını etkiledi...İnsan yolda yürürken bir olaya tanık olursa hele de gazeteciyse, yaşananları aktarmak ister, habercilik böyle bir tutkuya dayanır zaten. Mecraların bir bir yandaşlar tarafından ele geçirildiği, yaşanan gelişmelerin halının altına süpürüldüğü bir ortamda Twitter, sosyal medya daha önem kazandı. Dolayısıyla bir haber gördüğün zaman kendine engel olamıyorsun, Twitter'dan aktarıyorsun. Elbette, sosyal medyada gazetecilik henüz olgunlaşmadı, çok hızlı hataya açık bir mecra. Yolda yürürken dalgın olsan da bir fotoğraf görüp etkilenip tweet atabiliyor insan... Hem kişisel hem mesleki paylaşım alanı olduğundan birbirine karışabiliyor. Zamanla dikkatli olmayı öğrensen bile hata olasılığı hala var herkes için. Esasen o süreçte çevremizde olup bitenleri aktarmaya çalıştık, Gezi'de sıradan insanların neler yaptıklarını, neler dediklerini en başta... Onun da  biraz cezaları oluyor. Biliyorsunuz, Başbakan Twitter'a çok kızıyor! Orada da epey bir hükümet yanlısı "Ak troller"in hedefi oldum bu yüzden. Önemli değil, olur böyle şeyler! Ama şunu söylemem lazım: Karşı cenahta sözünü ettiğimiz gazetecilik standartlarının zerresi yok. Mesela, benim alenen 'sazana gelip' attığım ama bir kaç dakika içinde düzelttiğim, yayılmaması için sildiğim hatalı bir Tweet'i aldılar, başkalarının bütün hatalı tweet'lerini altına yerleştirip hepsini bana mal ettiler, kocaman fotoğrafımı koyup üzerine de "16 yalan Tweet" yazdılar. Kara propaganda amaçlı bu internet siteleri neyse de, TRT onlardan aldı, Yeni Şefak onlardan alıp aynen kullandı. Zira dertleri gerçekler değil dertleri linç kampanyası. Bir hata yaptıklarında düzeltme kültürleri de yok. Oysa gazetecilik, yayıncılık hatalar da barındırır, şu farkla ki, hata yapıldığında düzeltmek sorumluluğu vardır. Bunların ne menem 'gazeteci' olduklarını o süreçte iyice belledik. Gelişen olayları anlamak anlatmak değil, kötü niyet, manipülasyon bunlarınki. Sadece ben değil, bir sürü gazeteci, sanatçı hedef olduk bu gazetecilik zihniyetinin...

 

"ATANAN" GAZETECİLER

 

-Az önce "bağımsızlık gazeteciliğin yapılamayacağı bir iklim"den söz ettiniz. Biraz açabilir misiniz?

 

-Bu sektöre yıllarını vermiş bir sürü insan işsiz. Ben mesela 18 yaşımda başladım gazeteciliğe. Benim gibi çok genç yaşlarda bu işe atılmış, muhabirlikten gelmiş, sahada çalışmış, televizyonu, radyosu, gazetesi, dergisi her alanını bilen habercilik yapmış insanlar şu anda çalışamaz durumdalar çünkü bir gazeteci olarak o deneyimleriyle kendilerini var edebilecekleri bir iklim yok. Onun yerine kim var? Televizyonları açıyorsun, gazeteleri açıyorsun, 3 sene önce 5 sene önce bu mesleğe bir şekilde "atanarak" getirilmiş, habercilik deneyimi olmayan, yorumculuk yapmak için nerede ne vakit yetiştikleri meçhul insanlar görüyorsunuz. Tek yaptıkları iktidar ne diyorsa savunmak. İşin habercilik tarafında ben de genç insanlara fırsat verilmesinden yanayım ama biraz mürekkep yalasınlar, habercilik yapsınlar. Pat diye köşe yazarı olmasınlar mesela. Eskiden adap buydu. Şu anda adını sanını bilmediğimiz, mesleği geçmişini bilmediğimiz insanlarla dolu bir sektör var. Meslekten yetişme insanlar ise tümüyle sektör dışına itilmiş durumda. Bu noktada bir konuya açıklık da getirmek isterim. Ben, tarafsızlık kuralına çok fazla inanan bir gazeteci değilim. Ama gazetecilikte objektivite vardır, bana göre en önemlisi budur. Objektivite herkesin görüşlerini vermektir çarpıtmadan, eğmeden, bükmeden. Herkesin bir tarafı, hayatta bir duruşu vardır. Önemli olan bu değil. Önemli olan, hangi perspektife sahip olursan ol objektiflik ilkesine uygun davranmaktır. Tarafsızlıktan vazgeçtim ki, taraf olabilirsiniz, hükümeti destekleyebilirsiniz ama haberlerde objektif olmak zorundasınız. Gazeteciliğin haberi deforme etmeme, çarpıtmama gibi ilkeleri var ama ya bu ilkeleri bilmiyorlar ya da sergilemek istemiyorlar. Maalesef gördüğümüz manzara bu. Haberler halının altına süpürülüyor. Halbuki bunları toplumun öğrenmesi gerekiyor. İnsanların haber alma hakkını gaspetmiş oluyorsun. Beğenmedin bir şeyi halının altına süpürüyorsan objektiflik ilkesi çöpe gitmiş demektir ki, şu anda olan bu.

 

SÖZDE UZMANLAR

 

-Peki, bu iklimde gazetecilerin kusurunun olduğunu düşünüyor musunuz?

 

-Bireysel olarak vardır. Gazeteci her konuda uzman insan da değildir. Bu dönemin en çarpıcı yönlerinden biri de bu. Bana göre gazeteci tarihe not düşen insandır. Sıradan insanların takip etmediklerini onlar adına takip eden ve o notu ne kadar düzgün düşerse önünü o kadar aydınlatan insana gazeteci denir. Bunlar bir de "uzmanlık" diye bir şey geliştirdiler. Önlerine geleni 'uzman' diye televizyona çıkarıyorlar. Bana "Ortadoğu uzmanı gazeteci" dediklerine "estağfurullah" diyorum. Uzmanı olabilmen için Arapça bilmen lazım, Farsça bilmen lazım, orada yaşaman lazım... Bizim uzmanlığımız mesleki anlamdadır, yıllarca o bölgeyi takip etmiş olmamız, her gün her saat... Bir olay yaşanıyorsa geçmişiyle bağlantısını bilmemiz... Elbette kendini yetiştirenimiz, tarihi sosyolojik bilgilerle pekiştirenimiz çıkar ve 'uzmanlık' dediğiniz mefhuma daha yaklaşır. Ama bizde bir de zaten saha deneyimi olarak "paraşüt gazeteciliği" yapıyoruz, ABD'deki tabiriyle. 

 

AZARLANAN MUHABİRLER

 

-Bir de, bu dönemin özelliği kaliteli gazeteciye ve kaliteli bilgiye ihtiyaç olmaması. Katılır mısınız?

 

-Bence çok önemli bir soru. Gazeteciliğin en önemli konularından biri, gazetecinin soran, sorgulayan bir kişi olması. Günümüz gazeteciliğinde işin 'papağanlıkla' sınırlı kısmı, yani aktarma kısmı var. Tabii ki, söylenenleri gözünün önünde olanları doğru aktarmak gerekiyor ama soru sorma ya da sorgulama kısmı eksik bırakıldığında bir haberde geriye papağanlık kalır. 5N 1K'yı düşündüğümüzde "ne" olduğu yetmez, "neden" olduğu ve "nasıl" olduğu, kimlerin ne yaptığı, bütün bu soruların yanıtlarını aramakla mümkün olur. Aramadığında da geriye kalitesiz bir gazetecilik, sadece papağan gazeteciliği kalır. "Başbakan böyle dedi", "Putin şöyle dedi"...Maalesef böyle bir dönem yaşıyoruz. Soru sormak bile azarlanma nedeni haline geldi. Soru sormak cesaret işi haline geldi. Örneklerini gördük. Basın toplantılarında korkudan sesleri titreyen, kamuoyu adına soru sorması gereken gazeteciler soru soramıyor. Ya da korka korka soruyorlar. Ve azarlanıyorlar. Ucundan kıyısından sorabilenler de kahraman oluyor! Zaten yapmaları gereken bir iş için kahraman hale geliyorlar. Bu arkadaşlarımız hakaret etmiyorlar, saldırgan bir soru sormuyolar, efendiliklerinde bir şey yok ama sormaları gereken bir soru var. Sormayacaklar mı? O zaman nasıl gazetecilik yapacaklar?

 

-Bir de şöyle bir şey oluyor: Sen gazeteci olarak sorduğun, sorguladığın zaman otomatikman "muhalif" damgasını yiyorsun...

 

-Şunu unutuyoruz biz: Gazetecilik yazılmayan ya da yazılamayanı yazmaktır, gerisi teferruattır. Demin papağanlık dedim ama hakikaten yazılmayanı yazdığın zaman bu mesleğin içini doldurmuş oluyorsun. Gerçekten demokrasilerde dördüncü kuvvet olması gazeteciğin bu özelliğinden geliyor. Cesur insanlar kamuyu doğrudan ilgilendiren konularda güç sahibi insanlara karşı sıradan insanların haklarını gözetecek şekilde tavır alırsa basın 4. kuvvet olur. Dolayısıyla muhaliflik bu işin doğasında var.

 

ADAP VARDI...

 

-Peki, bu anlattığınız medya düzeninin yakında değişeceğine ilişkin bir umudunuz var mı?

 

-Bu mesele tümüyle AKP ile de ilgili değil sadece. Türk medyası hiçbir zaman güllük gülistanlık olmadı ama bir adap vardı, gazetecilik standartlarına daha geniş uyulabildiği bir iklim vardı, şimdi o iklim kalmadı. Arada fark olduğunu düşünüyorum, o zamanlarda da çalıştım ben. Ama o zamanlar medyanın manşetleri hükümetleri, bakanları istifa ettirebiliyordu. Demokrasi böyle işler zaten. Biri gider, diğeri gelir. Bizimkisi biraz pederşahi sistem. Bir tane baba ve evlatları var. Evlatları onun her dediğini yapacak, çalışacak, paralarını teslim edecekler, babaları istediği şekilde dağıtacak, itiraz edenin kafasına vuracak! Ben Türkiye'de böyle hissediyorum. Şükür ki, diktatörlük rejimlerindeki gibi evlerimize baskın yapılmıyor ama psikoloij olarak bu iktidarın kullandığı üslup böyle bir his uyandırıyor. Yediğin ekmek, içtiğin su, Kadıköy iskelesindeki insanların giydiği kıyafet, doğuracağın çocuk sayısı. Kimse zorla çarşafa sokmuyor, doğru ama psikolojik olarak üzerinde kurdukları bir baskı var. Zaten her şey bununla başlar! Bir üslup bu ve yanlış bir üslup. Gezi süresince bazı gazeteciler anlatmaya çalıştı, ben dahil. Siyasi bir takım kazanımlar için toplum kutuplaştırıldı, insanlar birbirlerine düşürülmeye çalışıldı. Türkiye'ye, laikliğine, yaşadığı deneyimlere yakışmıyor bu. Kalkıyorlar Suriye ile kıyaslıyorlar. Ben memleketimi ne Irak'la ne Suriye ile ne de İran'la kıyaslarım. Bütün eksikliklerine, hatalarına rağmen Türkiye Ortadoğu toplumlarının önünde, demokrasi ve çoğulculuk deneyimi olan bir ülkedir. Ama 2000'lerin başında bunun üzerine birileri çıktı, Avrupa Birliği süreciyle sanki daha ileri götürecekmiş gibi bir tablo çizdi. Sonra zamanla gerçek yüzünü ortaya serdi. Bir insanın kim olduğunu muhalefette anlayamazsınız. İktidar olduğunda, muktedir olduğunda yaptıkları karakterini ortaya serer. Ama hayatı sürekli 'niyet okuyarak' yaşamamak gerekir, toplumlara da böyle bakmamak gerekir diye düşünürdüm ben. Muhalefetteyken her türlü haksızlığı dile getiren, Türkiye'nin önünü açabilecek söylemleri de benimseyen bir iktidar gerçekten muktedir olduğunda bambaşka olabileceğini gördük bu süreçte. Sadece üslup meselesi değil. Bu üslubu sürdürmesini ve toplumu bu üslup üzerinden yönetip algılarını şekillendirecek mekanizmalardan biri de medyadır.
Mesela ben yerel seçimler öncesinde Kayseri, Konya, Mersin, Adana, Hatay dolaştım, sıradan insanlarla konuştum. Yolsuzluk iddialarından haberleri yok, duymamışlar inanılır gibi değil. Özellikle iktidar yanlısı televizyon kanallarının izlendiği aşikar muhafazakar yerlerde adam ortaya atılan iddianın ne olduğunu bilmiyor ki, vatandaş olarak değerlendirme yapabilsin. O medya ona sunmuyor ya da bambaşka bir algıyla sunuyor.
Bir örnek daha vereyim... Konya'da yaşlı bir amca, bastonlu, yakasında AKP rozeti var. "Amca kime oy vereceksin" diye sordum. Amca çoşkulu bir şekilde, "Ben Erdoğan'dan başkasına oy vermem" diye anlatmaya başladı. Sonra birden, öyle bir soru sormamama rağmen, "O istesin Suriye'ye de gireriz, oğullarımı savaşa gönderirim" demeye başladı. Bu arada, tam o gün Dışişleri'ndeki o meşhur toplantıyla ilgili kayıt iddiaları ortaya çıkmıştı Ben de, "Peki, bu kayıtları dinlediniz mi? İddiaya göre, askerimiz savaş çıksın diye türbeye roket atacakmış..." dedim. Adamcağız birden abandone oldu, "Olur mu öyle şey!  Vatan evladı kendi toprağını bombalar mı hiç" diye tepki gösterdi. Bu iddia doğrudur, değildir, manipülasyondur, bir gün çıkar ortaya, fakat amcanın bu iddiadan haberi bile yok. Haberi olsa tepkisi: Olur mu öyle şey! Televizyonların bu haberleri adam gibi vermemesi, kayıtları yayınlamaması ve sosyal medyaya yasak getirilmesi bu örnekle daha manalı oluyor. 

 

-İnternet medyasının rolünün artacağını düşünüyor musunuz?

 

-Ben artacağına kanaat getirdim. Dolmuşa biniyorum, yanımda bir kadın cep telefonundan haberleri ya da CNN Türk'teki "Dört Bir Taraf"ı izliyor. Hatta ben böyle bir fotoğrafı Twitter'da paylaştım. Twitter yoğun olarak kullanılıyor. Ama Anadolu'yu dolaştığım için biliyorum, bu dediğim daha çok büyük kentlerde. Ama böyle kalmayacak, teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki. Sosyal medya düşmanlığının anlamı yok, yasaklamalar sırasında gördük zaten...

 

TUTKU ŞART


-Genel olarak olumsuz bir tablo çiziyorsunuz...Peki biz genç gazetecilere, gazeteci adaylarına ne söyleyeceğiz?

-Zor soru...Gazeteciliğin temel ilkelerini iyi bellesinler. Yani, dürüstlük, anlama, doğru anlatma, sorgulama, nedenlerle ilgilenme, nasıllarla ilgilenme, hakikatin peşini bırakmama. Hakikatin birden fazla yüzü olabiliyor evet ama insanın hakikat arayışı da bitmiyor. O hakikat arayışını hiç bıkmadan devam ettirmek, hatalara düşseler de onlardan ders almak, aklıma ilk gelenler. Tabii, şunu da unutmamak lazım: Gazetecilik tarihe not düşmek ve not düşmeden duramamakla ilgili bir şey.  Gerçekten tutkuları varsa yapsınlar bu mesleği. Gördükleri, duydukları, öğrendikleri herhangi bir şeyi başka insanlarla paylaşmadan duramamak, herhalde gazeteciliğin mayalarından biri bu. Mesela ben çok kötü bir eylemciyim, ömrüm boyunca da öyle oldum. Eyleme gittiğimde aklımda onu başka insanlara aktarmak öne çıkar. Doğru düzgün slogan atamayı beceremem, ama eylemi yapan insanların -neyse dertleri-seslerinin başkalarına duyurulmasının aracısı olabilirim. Kısacası, tutku yoksa başka bir iş yapsınlar...


-Kişisel olarak nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

 

- Bazen bezdiğim oluyor tabii, işsizlik zor bir şey. Hani atıp tutuyorlar ya, "Elitistler... beyaz Türkler..." diye ama benim maddi anlamda öyle bir durumum yok. Çalışarak hayatımı kazanmak zorundayım. Dolayısıyla bazen, "Vazgeçsem yazmaktan, gitsem mesela turizm sektöründe çalışsam iyi para kazanırım"diye düşünüyorum ama bu benim yapabileceğim bir şey değil. Dediğim gibi öğrendiğini paylaşmakla ilgili bir şey bu. Direniyoruz, yazabildiğimiz yerde yazıyoruz. Ben küçüklükten beri dünyaya meraklıyım. Başka ülkeleri, oranın halklarını merak ediyorum, yönetimlerini ne yaptıklarını izliyorum. Dünyayı anlama ve anlatma derdindeyim. Türkiye'de pek revaçta bir şey değil! Mümkünse televizyon programı yapmak isterim rahmetli Mehmet Ali Bey'in (Birand) yaptığı gibi, muhabir gibi sahaya da giderek, eski 32. Gün tarzı... 

 

Cenk Başlamış

 

16.6.2014

 

Portre / Ceyda Karan


İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'ni bitirdi. Okul devam ederken ANKA'da, Cumhuriyet'te ve Anadolu Ajansı'nda staj yaptı. Sabah Dergi Grubu, Ekspres Gazetesi, Kanal D, Tek Tek Yapım Şirketi, 32. Gün, Radikal, Habertürk, Sky Türk'te çalıştı."Arap Baharı" sürecini yakından izledi. Şu anda yazıları Taraf ve diken.com.tr'de yayımlanıyor, ayrıca Rusya'nın Sesi Radyosu'na program yapıyor.